İNSANLIĞIN SON ADASI -OSMANLI

Osmanlı İnsanlığın Son Adası (1. Kitap), Mustafa Armağan

Osmanlı: İnsanlığın Son Adası

Mustafa Armağan

Ufuk Kitapları, 368. Sh. (2003)

Özetleyen: Osman Şimşek

Kitabın ve Özetin Takdimi :

Prooimoin:

Osmanlı Tarihi’ne Bakışlar:

1. Bölüm: Tarihi ve Coğrafyayı Yorumlamak:

2. Bölüm: Osmanlı Neydi?

3. Bölüm: Osmanlı Gerilemesi Masalı:

4. Bölüm: Bir Tarihin Sisli Yüzü:

5. Bölüm: Osmanlı Mucizesi’nin Sırları Aralanırken:

6. Bölüm: Son Baba’nın Portresi:

Kitabın ve Özetin Takdimi :

Mustafa Armağan Beyefendi, yıllardır üzerinde çalıştığı Osmanlı tarihini yeni bir gözle okuma serüveninin devamı olarak, bu kitabıyla, Osmanlı tarihindeki bazı klişeleşmiş hüküm ve rivayetleri sorgulamaya girişiyor: Kapitülasyonlar iyi bir şey miydi? Osmanlı toplumu erkek egemen miydi? Harem gerçekten de bir haz mekânı mıydı? Patrona Halil bir eşkıya mıydı yoksa halk kahramanı mı? Osmanlı’da demokrasi var mıydı? Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, bu ve benzeri soruları cevaplandırmaya yönelik bir okuma teşebbüsünün neticesi olarak yazılmış.

Yazar, Cemil Meriç’in “Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum” sözünden hareketle, “Ben de, bu kitapta, mazlum bir tarihin sesi olmak istedim.” diyerek kitabı yazmadaki maksadını ortaya koyuyor. Okul kitaplarından sözde Osmanlı’yı savunmak amacıyla yazılmış ideolojik kitaplara kadar itilen, kakılan, reddedilen, yeterince anlama çabası gösterilmeden mahkûm ediliveren ve sürekli kolaycı şablonlara göre yargılanan Osmanlı tarihinin bütün bu ideolojik ve siyasî boyalar döküldükten sonra görünecek olan gerçek dokusundan bazı kesitler çıkartmaya çalışıyor. Yeniçeri Ocağı’na atılan güllelerin gerçekte Osmanlı toplumunun tam kalbine düştüğünden başlayan ve “Osmanlı gerilemesi” diye bir şeyin olup olmadığına varan, yahut “Padişahlar güler miydi?” sorusundan yola çıkan ve kapitülasyonların “iyi” bir şey olduğuna dayanan pek çok “aykırı” sayılabilecek görüşü dile getiriyor. Şimdiye kadar bize gösterilmek istenilen tarihin perde arkasındaki yüzünü seçme ve bir yerde “inşa” etme gayreti gösteriyor.

***

Kitabın kapağındaki resimde, dağdağalı bir deniz.. denizin ortasında dimdik ve tek başına duran bir ada.. ve adanın burçları üzerinde dalgalanan Osmanlı Sancağı… görülüyor. Resmin üzerine de “Mazlumların Sığınağı” yazısı nakşedilmiş. Kitabın muhtevası adeta bu kapak resminde ve resim üzerindeki bu iki kelimede özetlenmiş.

Bugün ilkokul çağlarından itibaren gitgide dozu artırılarak, Osmanlı kategorize ediliyor ve hiç sorgulama fırsatı bile verilmeden yeni nesillere “Osmanlı’nın Kuruluş, Yükseliş, Duraklama, Gerileme, Çöküş” devrelerinden oluştuğu tezi benimsetiliyor. Fakat, genç beyinlere sunulan tez, zannedildiği gibi bir hilkat kaidesi ve tekvini emirlerin bir yanı zaviyesinden kabul edilebilecek kadar masum kalmıyor. Çünkü Osmanlı’yı kuranlar şanlı ecdad olduğu gibi onu yükseltenler de öyle. Fakat, bu tezde tarihin neredeyse yarısı ve ecdadın çoğunluğu ademe mahkum ediliyor: Onun duraklamasına sebep olanlar pürhata zavallılar. Geriletenler ahmak ve zevkperest. Çöküşün mimarları ise hain. Mustafa Armağan Bey, bu teze ve böyle bir taksime itiraz ediyor. Osmanlı’daki kırılmanın sadece insanlardaki keyfiyet kaybıyla açıklanamayacağını ve zaten Osmanlı çizgisinde zannedildiği ve öyle gösterildiği gibi bir kırılmanın olmadığını anlatıyor.

Yazar, yok sayılan döneme ait bir hadise anlatarak, Osmanlı çizgisinde kırılma olup olmadığının bu hadise üzerinden düşünülmesini istiyor: Yıl 1829. Osmanlı-Rus Harbi yeni bitmiş. Osmanlı ve Rusya Edirne Antlaşması imzalamış; Rusya işgal ettiği bazı Osmanlı topraklarından çekilmiştir. Çekilmiştir çekilmesine ama görülmüştür ki, Ruslar, Edirne ve çevresi dahil girdikleri topraklardaki bütün ekinlere, evlerdeki mal ve erzaka el koydukları gibi özellikle Rumeli’de yaşayan ve Rus korkusundan Anadolu’ya kaçamayan Bulgar ve Rum ahaliyi de Rusya topraklarına tehcir etmişlerdir. Gayeleri, Rusya’nın geniş ama insansız topraklarını iskan etmek ve üretimi artırmaktır.

II. Mahmud Edirne Antlaşması ile geri aldığı topraklarda önce tahrir (tespit) yaptırmıştır: Kimler gitti? Kalan reayanın zararı ne kadardır? Boş kalan evler, tarlalar hangileridir?

Bundan sonrası destansı bir vakıadır: Yapılan tespitler üzerine bu evler, tarlalar “sahipleri dönene kadar” kiraya verilerek gelirleri kayıt altına alınarak bir sandıkta biriktirilmiştir. Bu paralara el sürmek cür’etinde bulunanlar ise en ağır şekilde cezalandırılmıştır. Dahası, Rusya’ya nasihatçılar gönderilerek tehcire tabi tutulan insanlara evlerine dönmeleri hususunda telkinde bulunulmuştur. Tabii telkinlere mallarına dokunulmadığı, onların namıma işletilen mallarının gelirlerinin biriktirildiği ve kendileri geldiğinde toptan iade edileceği, hain muamelesi görmeyecekleri ve sorgulanmayacakları hususları da ilave edilmiştir. Neticede, 1830-1844 yılları arasında ahalinin önemli bir kısmı Osmanlı topraklarına dönmüştür. Bir Osmanlı belgesinde dendiği gibi, geri dönüp de Osmanlının bu civanmertliğini görenler, “memnunen ve mesruren yüzlerini yere sürerek” padişahlarının hayırlı ömürlerinin devamı için dua etmişlerdir.

İşte, bu kitap, kapağında resmedilen hususu bu türlü misallerle derinleştiriyor: Osmanlı’yı, dağdağalı dünya denizinde, dört bir yandan kıyılarına vuran haşin dalgalara rağmen, insanlara insanlık adına tavizsiz doğrularla muamele eden, tabiri caiz ise reelpolitik gözetmeyen tek medeniyet… olarak anlatıyor.

***

Kitap, Prooimoin (ön düşünceler) ve Osmanlı Tarihine Bakışlar başlıklı iki giriş yazısından sonraki altı ana bölümden oluşuyor.

Kitabın başında Cevdet Paşa’nın şu sözü aktarılıyor ki, kitabın isminin tesbitinde bu sözün tesiri de seziliyor: Şayet Avrupa bir ihtilalle alt üst olursa, namuslu insanların sığınacağı tek ada, Devlet-i Aliyye’dir.

Prooimoin:

Yazar, “şanlı tarih” avunmalarının, “kahramanlar geçiyor” kuruntularının, “ecdat neler yapmış” övünmelerinin ötesine geçmek gerektiğini üzerine basa basa vurguluyor; ama diğer taraftan da Osmanlı tarihini “kanlı bir antoloji”, Osmanı idaresini “bir savaş makinesi” ve o toplumu bir göçebe toplumu olarak görenlerin de saflarına katılmayı reddediyor.

Tarihi değerlendirirken geçmiş ile tarih arasındaki farkın dikkate alınması lazım geldiğini, hadiselerin bütüncül bir nazarla yorumlanmasının ehemmiyetini, vakıaların arka planlarına bakmak gerektiğini ve şahısları da o zamanki şartları dikkate alarak değerlendirmek icap ettiğini anlatıyor.

Yazara göre; tarihe bırakılan her belge ile de ayrı ayrı hesaplaşmak zorundayız. Bu hesaplaşma, ne o belgeye gözü kapalı bir teslimiyet şeklinde olmalıdır ne de bir kalemde red şeklinde. Tarihte bizi doğrulayacak pek çok belge bulmak zor değildir ve bu yüzden de tarih her zaman suiistimale açıktır. Görevimiz, zor da olsa heyecandan ve tarafgirlikten uzak kalarak gerçeğin konuşabilmesi için şartları hazırlamak olmalıdır.

Bazı kimselerin, Osmanlı Devleti ve toplumunda iyi olan hemen her şeyin ya Bizanstan ya da daha sonraki devirlerde Avrupa ülkelerinden alındığına kâil olduklarını anlatan yazar, onların, Osmanlı tarihinin bir bölümünü Osmanlıların eseri kabul etseler de, son 350 yılının başkalarının eseri olduğuna, kuruluş ve yükseliş dönemlerinde fâil/özne Osmanlı iken, son yüzyılların tarihini yapan öznenin Avrupa’da ya da daha genelde Batı’da aranması gerektiğine inandıklarını naklediyor. Sonra da bu konudaki kendi hükmünü ortaya koyuyor: Tarihin yarısına övünmek için, son yarısına da dövünmek için bakanlar gerçekte tarihe değil, kendilerine bakmaktadırlar. Başka bir deyişle, içinde bulundukları kendi zilletkâr halet-i ruhiyelerini tarihin yüzüne yansıtmaktadırlar.

Müellif, Osmanlı tarihinin Avrupa tarihi ile karşılaştırmalı okunmasının gerçekleri anlamada çok faydalı olacağını ifade ediyor. Ona göre, Avrupa, hatta Avrasya ölçeğinde yapılacak karşılaştırmalar Osmanlı araştırmalarına ışık tutacaktır. O zaman görülecektir ki, Osmanlı’nın gerilemesi ve yıkılmasına sebep gösterilen pek çok husus Avrupa söz konusu olunca fazilet olarak anlatılagelmiştir. Mesela, iltizam sistemi (yani, devletin, açtığı ihale sonucunda bir timarı, en yüksek bedelle işletecek kişilere veya firmalara devretmesi) Osmanlı’nın yanlışlarından biri olarak anlatılırken, Fransa ve İngiltere’de de aynı dönemlerde kullanılan benzer uygulama onların ilericiliği olarak ifade edilmektedir.

***

Osmanlı, gerçekten de insanlığın son adası mıdır? Bu söz ve kanaat objektif mi? diye soranlar olabileceğini belirten yazar, objektif tarih olup olamayacağı sorusuna cevap arıyor:

Yazara göre; eğer objektifliği tarih alanında da mesela fizik veya kimya alanlarındaki objektiflik gibi algılamaya çalışırsak yanılırız. Eğer objektifliği bilim adamının araştırdığı nesneye karşı mesafeli duruşu olarak tanımlayacak olursak bir fizikçi veya yer bilimcinin objektifliğini tarih alanında çalışan birinden beklemek yanıltıcı olacaktır; çünkü burada tarihçinin, ait olduğu toplumun kültür ve değerlerinden arındırılması diye bir şey söz konusu olamayacaktır.

Bilim felsefesindeki terimlerle dile getirecek olursak, tarihteki objektifliği, “buluş bağlamı”nda değil de “doğrulama bağlamı”nda aramamız lazımdır. Yapılan çalışmada kullanılan kanıtların, açıklamaların, varsayımların, başkalarının değerlendirebileceği, eleştirebileceği ve doğrulayıp yanlışlayabileceği biçimde ortaya konulması objektifliğe açık olmak demektir. İşte metnin bu doğrulanabilme veya yanlışlanabilme özelliği, yani söylenenlerin dogmatik veya gayri ciddi mi, yoksa eleştirilebilir nitelikte mi olduğu, tarihte objektifliğin aranması gereken noktadır.

Kitabın bu manada objektif olduğunu, düşüncelerin “müdellel” bir şekilde ortaya konduğunu söyleyen yazar şöyle diyor: Asırlar boyunca haksızlıklara uğramış bir toplumun veya boynu bükük durmak zorunda bırakılmış bir neslin mensubu olarak –kimse kusura bakmasın– incelediğim nesneye bir avuç kükürte bakar gibi bakamam. Üstelik de mensubu olduğum medeniyet, yeryüzü yağmacılarına karşı şerefli bir direnişi gerçekleştirmiş ve bu süreçte hem dışarıdan hem de bizzat kendi evlatları tarafından haksızlıklara uğramışsa bu konuda tarafsızlığın objektiflik anlamına gelmeyeceğini, gelemeyeceğini söylemek zorundayım. Tam tersine bu tarafsızlık, zaten adaletsiz bir şekilde bizim aleyhimize tutulan terazinin adaletsizliğine katkıda bulunmak anlamına geleceğinden aydın namusu ile bağdaşmayan bir tavır olurdu.

Müellif katiyen inanmaktadır ki, Osmanlı insanlığın son adasıdır ve bu kanaatinin bir manada objektif olduğunu belgeli misalleriyle ortaya koymaktadır.

Kitapta serdedilen misallerde, Osmanlı Devleti’nin kendi içinde farklı adalara bölündüğü ve her adada çeşitli hayat tarzlarına kendini idame etme hakkı tanıdığı, hatta bu adalardan birine sığınmak isteyenlere de her zaman ama her zaman kapıyı sonuna kadar açık tuttuğu görülüyor. Evet, Osmanlı, 1492’de başları sıkışan Yahudilere topraklarını açtığı gibi, Macarların milli devrimcilerinden Lui Koşut ve Ruslara Poltava’da mağlup olan İsveç Kralı Demirbaş Şarl’a kadar tarih boyunca başı derde giren hemen herkesin güvenilir sığınağı olmuş; en zor zamanlarında bile kendisine sığınanları emanet olarak kabul edip başkalarına teslim etmemiş, bu uğurda gerekirse savaşmayı bile göze almıştır: Nitekim, Osmanlı Devleti, 1849’da Tuna Nehri’ni aşarak kendi topraklarına sığınmış olan Koşut reisliğindeki yaklaşık onaltı bin mülteciyi iade etmemiş, Avusturya ve Rusya ile ilişkilerin bozulacağı ve hatta savaş açabilecekleri tehdidine aldırmadan, barış kanallarını açık tutmakla beraber, savaş hazırlıklarına başlamış ama her şeye rağmen o mültecileri misafirperverlikle karşılayıp bağrına basmıştır.

Yazara göre, tarihte Roma İmparatorluğu “kavimler federasyonu” gibi yeni bir form geliştirmiş, bu formunda yabancı olanı kendine mal etme ama yanı zamanda onun yabancı olarak kalmasında mahzur görmeme tavrı sergilemiştir. Kapsayıcılık, kuşatıcılık ve yabancı olanı içine alma tavrı, Roma’yı Osmanlı’ya benzer kılan taraflarıdır.

Osmanlı Devleti, İslam’ın bütün insanlığı kuşatan değerlerinden yola çıkarak, Türk ve Fars kültüründen önemli unsurları da bünyesine katarak zamanla Romalıları da aşan bir kalıba bürünmüştür. Osmanlı, bir şemsiye gibi hükümranlığı altındaki cemaatler ve kavimleri ortak bir meşruiyet temelinde Osmanlı Barışı’nda buluştururken hiçbirinin kendi kimliğini ve var olmak hakkını elinden almamış, hatta buna saygı duyulmasını diğer kavimlerden istemiş ve zaman zaman onları buna zorlamıştır. Bu açıdan, Osmanlı muhayyilesi, kendisini yeryüzünde mazlumların sığındığı son kale olarak görmekteydi.

Bu bölüm Şarklı bir Piskopos’un şu sözü etrafındaki yorumlarla tamamlanıyor: “Mesele sadece bizim, Sultan’ın idaresi altında sahip olduğumuz mükemmel hürriyet ve rahatlıktan memnun olmamız değil, aynı zamanda bizim için bundan başka bir alternatifin de bulunmadığı meselesidir.”

(Dipnotlarda, aslında isim değil sıfat olan Osmanlı kelimesinin galat olarak yalnız başına da kullanıldığı, aslında bunun çok isabetli olduğu; çünkü, Osmanlı kelimesinin necip bir milletin kimliğini dile getiren bir şemsiye terim haline geldiği ifade ediliyor.)

***

Osmanlı Tarihi’ne Bakışlar:

Yazar bu bölüme “Kendimize nereden bakıyoruz? Mirasçısı olduğumuzu iddia ettiğimiz tarih ve coğrafyadan mı yoksa bize ait olmayan dışarıdaki bir noktadan mı?” sorusuyla başlıyor.

Sağ ve milliyetçi kesimin temsilcilerinden saydığı Mümtaz Turhan, Erol Güngör ve Yılmaz Özakpınar ile popüler sol ve liberal çizginin temsilcileri dediği Çetin Altan ve Erdoğan Aydın’ın düşüncelerinden misaller veren yazar, diğer konularda taban tabana zıt fikirlere sahip olan bu insanların, kendi tarihlerine sıra geldiğinde ağız birliği yapmışçasına meselelere hep dışarıdakilerin ve yabancıların gözüyle baktıklarını anlatıyor. “Dışsallaşma” sözüyle ifade ettiği bu halin, kendi tarihini, Öteki’nin, daha doğrusu Osmanlı’yı kendi ötekisi ilan eden Avrupalıların gözünden okumak gibi bir garabet sergilediğini söylüyor. Bunların, tarihi konuşturmak dururken, tarihin yerine konuşmakla ve bağlı oldukları ideolojilerin sözcülüğünü yapmakla yetindiklerini belirtiyor.

Müellif, sadece muhafazakar cephe ile sol-liberal cephe arasında değil, İslamcı ve Kemalist çizgiler arasında da başka konularda muhalif düşünürken Osmanlı’ya dışarıdan bakma hususunda ve Osmanlı tarihini yorumlamada, mesela Tanzimat aleyhtarlığı gibi mevzularda, benzerlik, hatta akrabalık bulunduğuna dikkat çekiyor. Bunun en çelişkili misali olarak da Necip Fazıl’ın Yeniçeri adlı kitabı ile Yalçın Küçük’ün Aydın Üzerine Tezler’indeki düşünceleri serdediyor.

Yılmaz Öztuna’nın tarihinin de ideolojik sakatlıklarla dolu olduğunu onun ifadelerinden birkaç misalle anlatmaya çalışan yazar, bu bölümü şu sözlerle bitiriyor:

Mümtaz Turhan, Çetin Altan, Necip Fazıl, Yalçın Küçük ve Yılmaz Öztuna.. Farklı kesimler, farklı diller, farklı beyinler… Paylaştıklarından çok ayrıldıkları noktalar var sanılır ama yanıltıcıdır bu. Osmanlı tarihinin genel yorumunda farklı düşüncelere sahip olmakla beraber Yeniçerilik ve Vak’a-yı Hayriye gibi bu tarihin kritik bir kesiti hakkında benzer yanlarının ayrıldıkları yanlardan fazla olduklarını tesbit etmiş bulunuyoruz. Necip Fazıl da dahil, yobaz ve softa, mürteci, gerici, hain, melun gibi yaftalar dillerinden düşmemiştir yazarlarımızın. Çünkü, kimisi düşüncelerini, kimisi de siyasi ve ideolojik bakışını doğrulatmak için yöneldiler tarihe ve hepsi de bir şekilde tarihten olumlu cevaplar aldılar.

1. Bölüm: Tarihi ve Coğrafyayı Yorumlamak:

Bu bölüm, genel olarak tarihi nasıl yorumlamak gerektiği üzerinde duran farklı makalelerden oluşuyor. Yazar, tarihin nesilden nesile bir kere daha yazıldığını, adeta “ayarlandığını” ve sonradan yazılan tarihlerin pek çok katkı maddesi barındırdığını ve bu zenginleştirmenin aslında bir nevi matlaştırma sayılabileceğini, çünkü tasvirler zenginleşirken hadiselerin şeffaflıklarının kaybolduğunu anlatıyor. Buna misal olarak da, İstanbul’un fethini anlatan iki metne yer veriyor. Birinci metin, feth-i mübine bizzat şahitlik eden Oruç Beyin tarihinden, ikinci metin ise ondan yüzyıl sonra yazılmış olan, 16. yüzyıl tarihçilerinden Hoca Sadettin Efendi’nin Tâcü’t-Tevarih’inden.

Dipnotlarda tarihteki ayarlamacılığa başka bir misal olarak, Haçlılar döneminde yaşayan tarih yazıcılarının Frank Şövalyeleri arasındaki insan eti yeme (yamyamlık) vakıasını en ufak bir utanç duymadan söz konusu etmelerine karşılık, 19. yüzyıldan itibaren Avrupalı tarihçilerin bu yamyamlık uygulamasından dem vurmamaya başladıkları anlatılıyor.

Bu bölümdeki düşünceleri şu sözlerle özetleyebiliriz: Dünyevî varoluşumuzu sadece bugünü itibariyle değerlendirecek olursak yanılır ve kendimizi büyük ölçüde sınırlamış oluruz. Çünkü, geçmiş iki açıdan geçmemiştir: Bir: Sürekli olarak yeniden keşfedilmektedir. Bu yüzden tarih bilgisinde -bir manada- son yoktur. İki: Geçmiş, yakın geçmişte kurulu olarak bize intikal ettiği için, yani Avrupa merkezli olarak ve ilerlemeci ideoloji canibinden yazıldığı için bu ideolojinin tarihin yüzüne geçirdiği maskeleri indirme mücadelesi devam edeceğinden geçmiş geçmemiştir. Maalesef, oryantalistlerin tesirindeki kimseler, Batı tarihini tarihin öznesi, kendi tarihini yani Biz’i Batılı öznelerin oyuncağı yapmışlardır, bütün geriliğimizi Garp medeniyetini yeterince anlayamadığımıza bağlamaktadırlar. Zira, oryantalizm sadece Doğululara çarpık bir doğu tarihi sunmaz; aynı zamanda Batı’nın nasıl anlaşılması gerektiğini de öğretir ve Batı tarihini de imajlaştırarak çarpıtır. Üstelik yalnız tarihi değil, coğrafyayı da çarpıtır.

Coğrafyanın nasıl çarpıtıldığını da anlatan Yazar, haritaları misal veriyor. Ali Mazrui’nin Afrikalılar kitabında, Afrika’nın haritalarda neden hep aşağıda ve Amerika ve Avrupa’nın yukarıda bulunduğunu sorguladıktan sonra 16. yüzyılda Gerhard Mercator’un (Mercator izdüşümü tekniğiyle) çizdiği ve bugün de kullanılan haritalardaki bir çarpıklığa dikkat çekiyor. Buna göre, kuzey yarımkürede yer alan ülkeler harita üzerinde güneydekilere göre daha büyük gösterilmiştir. Modern dünya haritalarında bile Kuzey Amerika kıtası, Afrika’dan 1,5 kat büyük çizilmiştir. Oysa gerçek yüzölçümlerine bakıldığında Afrika kıtası Kuzey Amerika’dan tam 6 milyon kilometrekare daha büyüktür. Grönland Adası Afrika’nın üçte biri büyüklüğünde çizilmektedir; oysa Grönland, Afrika’nın 15’te biri kadardır, bir ülkesi büyüklüğündedir.

Mazrui, haritalardaki bu ideolojik çarpıtmayı, Afrika’yı yağmalayanların, onun gerçek büyüklüğünü gözlerden saklamak, böylece onun koca bir sömürge olduğu gerçeğini örtbas etmek istemelerine bağlıyor.

ABD ve Sovyetler Birliği’nin, soğuk savaş yıllarında kendi ülkelerini odağa alan ve olduğundan büyük gösteren haritalar yapmaları da dünyaya egemen olma gayretiyle ideolojik harita yapma teşebbüsüne misal olarak aktarılıyor. Yazar bu konudaki ilk makalesini, “Peki bizim haritamız var mı?” sorusuyla ve Martin Heidegger’in şu cümlesiyle bitiriyor: Bilmeliyiz ki “Modern çağın temel hadisesi, dünyanın resim olarak fethidir.”

Bu bölümün sonundaki düşünceleri de şöyle özetleyebiliriz: Dünya tam bir küre olmadığı, elipsoid olduğu için mükemmel bir dünya haritası yapmak mümkün değildir. Dolayısıyla her haritanın ya ölçüsü çarpıktır ya da şekli. Bu işin teknik yanıdır. Bir de ideolojiler devreye girince, Harley’in sözüne kulak vermek icap eder: “Haritalar, en az toplar ve savaş gemileri kadar emperyalizmin silahları olagelmiştir.” İdrisî’nin haritasında kuzey kutbu altta, güney kutbu üsttedir. Avrupa’nın aslında Asya’nın burnu iken müstakil bir kıta gösterilmesi, hele Avrasya denilerek Asya’nın önüne geçirilmesi ne kadar bilimseldir? Kendi sözde kıtasının toplam nüfusundan çok daha kalabalık bir ülke olan Hindistan’ı yarımada gören Avrupalı kendi toprağı bir yarımada iken onu kıta sayıyor. Ya dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip Çin.. neden bir ülkedir sadece? Çünkü, modern haritalarda Orta Çağ Hristiyan Avrupasının nabzı atmaya devam etmektedir.

2. Bölüm: Osmanlı Neydi?

Yazar’a göre; Devletin yarı ömründen fazla bir müddeti ihtiva eden 350 senelik gerileme dönemini sanki hiç yaşanmamış saymak veya bu süre zarfında kayda değer herhangi bir başarı üretilememiş gibi düşünmek ve ona göre yorum yapmak büyük yanlıştır. En başta bir gerilemenin nasıl olup da devletin yarı ömründen uzun bir müddet sürebildiği açıklanamaz. Oysa tarihimizin ve bugünümüzün şifresi asıl bu suskun 3.5 asır içinde saklıdır. Ancak onun gizli ilmiklerini çözmeyi başardığımızda bugünümüzü ve yarınımızı hazırlayan ipuçlarını deşifre edebileceğiz.

Bu bölümde, tarihimizin maruz kaldığı muamele karşısında yazarın ne kadar muzdarip ve mahzun olduğu görülüyor. Çünkü, 200 yıl boyunca Avrupalı emperyalistlerle dişe diş bir mücadele içine girmiş ve hükmettiği toprakları sömürgeleştirmemek için canını dişine takarak mücadele etmiş insanların torunları, kendi tarihlerini gözlerini kırpmadan sömürgeleştiriyorlar; sömürgecilerin mantığına layık bir tarzda yorumluyorlar. İçine düştükleri fikri yetersizlik ve stratejik fukaralığı aşamadıkları yerlerde ise faturayı Osmanlıya kesmek gibi bir kolaycılığın üzerine balıklamasına atlıyorlar. Bunun sebebi aydınımızın düşünme tembelliğinden başka bir şey değildir. Külfetsiz çözümlere yatkınlığıdır. Verilenle yetinme hastalığıdır. Böyle bir entelektüel hayat ancak bir sömürge ortamının eseri olabilir.

Yazara göre; Osmanlı devletinin nasıl bir cihan devleti olduğunu anlayabilmek için Fatih ve Kanuni dönemlerine, yani tarihimizin şanlı sayfalarına gitmek şart değildir. Osmanlı’nın içinde bulunduğu dünyada nasıl bir azamete ve dört bir yandan kuşatılmış olmasına rağmen nasıl bir direniş gücüne sahip olduğunu, 18. asra hatta 19. yüzyıla daha dikkatle ve insaf nazarıyla bakarak da keşfetmek mümkündür.

Yazar bu düşüncesini 1768-1774 yıllarındaki Rus savaşını misal vererek ve aslında o zaman İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya ile birden savaş yapıldığını belirterek teyid ediyor. Ve soruyor: Bugün aynı kudrette dört büyük gelişmiş devletle her şeye rağmen başa çıkma gücümüz ve imkanımız mevcut mudur? Her şeyden önce de o moral ve ruh gücüne sahip miyiz? İki ekonomik krizde kökünden sallanan ve “Yabancı sermaye girmezse mahvoluruz!” edebiyatına sığınan aydınlar, geçmişleri hakkında konuşurken çok daha dikkatli olmalıdırlar. Evet, Osmanlı Devletini yönetenler öyle zannettiğimiz gibi üç beş başarısızlığa pabuç bırakmamışlardır. Büyük devlet olma bilincini hiç yitirmemiş ve yenilgileri bizim yaptığımız gibi mutlaklaştırmamışlardır.

“Osmanlı Neydi?” sorusuna cevap arayan bu bölümde anlatılanlar zaviyesinden bakılınca, en az bizim kadar ekonomiden anlayan, toprak ve savaş stratejisini de buna göre yönlendiren Osmanlı halkı, aynı zamanda tüccar devletin mensuplarıydı. Osmanlıyı savaş meydanlarında gerçek bir özne olarak yerleştirmenin yanında, onu ekonomi alanında eksik akıllı görme anlayışı artık rafa kaldırılmalıdır. Mesela, Bursa’nın uzun zaman başkent yapılmasının arkasında büyük bir ekonomi ve ticaret anlayışı vardır. Osmanlı o günün şartlarında en iyi olanı yapmış, Bursa’yı Doğu Batı ticaretinin kilit noktası ve Akdeniz’in ticaret merkezi haline getirmiştir. Osmanlı’nın bu konudaki dehasını görmek için de tarihe Osmanlı merkezli bakış lazımdır. Osmanlı aynı zamanda bir hukuk devletidir. Osmanlı Barışı ile devletin bünyesindeki pek çok millet ve dinin, mezhep ve kültürel grubun yüzyıllar boyu saflıklarını bozmadan bir arada yaşamasının altında hukuk devleti gerçeği vardır.

Yazar, “Osmanlı’da bir Demokrasi Tecrübesi ve Bilinmeyen Voltaire (Volter)” ve “Osmanlı Demokrasisi” başlıklı iki makalesinde Osmanlı devleti’nin 19. yüzyılda içindeki milletlerden çoğulcu bir birlikte yaşama projesine doğru kararlı adımlar attığını anlatıyor ve Osmanlıların Lübnan’da 1861’de kurdukları bir demokratik tecrübeyi misal olarak serdediyor. 1860 yılında vuku bulan kanlı iç savaşlara çözüm olarak Osmanlı idarecileri tarafından geliştirilen Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı’nın başına nüfus ekseriyeti göz önünde bulundurularak Hristiyan bir vali seçilmiştir. Vali, Babıali tarafından atanacak ve ona karşı sorumlu olacaktır. Her dinî ve etnik grup, teşkil edilen parlamentoda sahip olduğu nüfus miktarına göre temsil edilecektir. Osmanlı Devleti bir bakıma Lübnan’ı iç işlerinde serbest bırakmakta, 20. yüzyılda gündeme gelecek olan yerinden yönetimin ilk örneklerinden birini tesis etmektedir. Bu yüzden 1877’de seçilen ilk Meşrutiyet Meclisi’nin bir tür erken Birleşmiş Milletler gibi çalışmış olmasına şaşılmamalıdır. Osmanlı parlementosu, Batıdaki emperyalist mukabillerinden farklı olarak çoğulcudur. Dahası azınlıkların temsili açısından son derece köklü bir yönetim geleneğine sahiptir.

Yazar bu konudaki ikinci makalesinde, Volter’in şahsiyetsizliğini ve aslında onun Aydınlanma dönemindeki bütün filozofların halini yansıttığını, hepsinin kafasının çok karışık olduğunu ve sürekli yer değiştirdiklerini, çoğu zaman da Hristiyanlığa ve dine düşmanlıklarını İslam üzerinden açığa vurduklarını anlatmaktadır. Bir manada devrinin Selman Rüşdî’si olan Volter, Papa’ya beğenilmek ve Akademi’ye girebilmek için yazdığı piyesinde İslam’a hakaret etmesine rağmen, daha sonraki kitap ve yazılarında İslam’ın, müslümanların ve Osmanlıların güzelliklerine dair ifadelere yer vermiştir. Volter’in “Osmanlı despotizmi” kavramının yanlışlığına dikkat çeken satırlarını iktibas eden yazar, onun “Osmanlı Devleti bir demokrasidir” sözünü zikrettikten sonra şöyle der:

“Volter’den ne İslamı ne de Osmanlı’yı öğrenmeye ihtiyacımız var. Fakat bazen insan Osmanlı tarihine bakarken yerli kalemlerin gaflet perdelerinin yıkılması için Volter’i okumalarının yararlı olacağını düşünmeden edemiyor. Baksanıza, bugün bile Osmanlı mirası üzerine oturan günümüz Türkiye’sinin bazı sözde aydınları hâlâ Osmanlı despotizminden dem vuruyorlar yüzleri bile kızarmadan. İnsan Volter’den utanır yahu!.”

“Osmanlı’da Tarikatlerin Gizli Tarihi” başlığıyla Osmanlı’da tasavvuf, tekye ve tarikatlere de değinen Yazar, bu konuda yaptığı bir röportajdan iktibaslarda bulunarak konuyu ele alıyor. Neredeyse 72 milleti ve ondan da fazla sayıda cemaati, locayı, tarikatı, sosyal ve askeri grubu yöneten Osmanlı devleti tam da bu çeşitlilik sayesinde ayakta durmakta, her türlü çeşitliliğin toplum içerisinde yasal olarak temsil edilmesi sayesinde varlığını idame ettirebilmekteydi. Devlet bunu başarabilmek için üstüne düşen güvenlik ve asayiş gibi görevleri yerine getirmekle yetiniyor ve bunların dışında kalan hizmetleri bu arada eğitimin de önemli bir kısmını cemaatlerin inisiyatifine bırakıyordu. Toplumda akışkanlığı ve hareketliliği sağlayacak ve çeşitli kesimler arasındaki iletişimi kurup sürdürecek kurumlar olarak da vakıflar, tarikatler ve tekkeler özellikle serbest bırakılmış ve bir politika olarak teşvik edilmişti Osmanlı tarihinde.

Tekkelerin öyle zannedildiği gibi, “miskinler tekkesi” falan değil, kültür aktarımı ve üretimine vazgeçilmez katkıları olan gayri resmi eğitim kurumları olduğunu belirten Yazar, bu konuya Muallim Naci’nin şu paragrafını da iktibas ederek derinlik kazandırıyor: Tekkeler eskiden edebiyat, musiki, ve tarih ocaklarıydı. Hayatın ızdırabını dindirmek ihtiyacında olanlar onlara koşarlar, nefis bir ahengin şelalesi altında ruhlarını yıkarlar, tesellikâr sözlerle ve tarihi menkıbelerle yeniden canlanırlardı. Hâsılı tekkeler, yeis ve mahrumiyet ile canına kıyacak insanların yeniden tamir gördüğü yerlerdi

Yazar, Osmanlı “erkek egemen” miydi? sorusuyla başladığı diğer makalesinde Osmanlı’yı kadınları kafes arkasına kapattığı için eleştirenlerin de, bundan dolayı onu tavsip edenlerin de şu noktada hem fikir olduklarını söylüyor: Yaklaşık olarak kesintilerle bir asır devam eden Valide Sultanların (Kösem Sultan, Hatice Turhan Sultan vb.) sarayda bir tek ordunun başına geçmediklerinin kaldığı bu dönemdeki aktif rolleri, devleti zaafa uğratmış ve “kanun-i kadim”deki bozulmayı hızlandırmıştır.

Bu dönemde kadınların iktidara ortak olmaları hadisesini inceleyen en vukuflu çalışmanın Amerikalı araştırmacı Leslie P. Pierce’e ait olduğunu söyleyen yazara göre, Pierce sonuç olarak Osmanlı haremindeki ana gerilimin “cinsiyet farklılığı”ndan çok “kuşaklar arası iktidar rekabeti”nden kaynaklandığını savunuyor. Burada önemli olan, iktidarın “kimlere” devredileceğidir ve bu da kadın veya erkek olmaktan öte bazı “üst” çıkarların varlığı, dahası, bu çıkarlar uğruna mücadele eden hiziplerin mücadelesi demektir. Ona göre, dışarıdan görünenin tersine -bir yönüyle- Haremin bile egemeni değildi padişahlar!. Harem, Valide sultanların gelecek planlarını yürüttükleri bir bürokratik makam gibiydi.

Tarihimizle gergin bir ilişki içinde olduğumuzu ve adeta ondan kaçtığımızı ama biz kaçsak da onun peşimizi bırakmadığını, bırakmayacağını söyleyen Yazar, bunu şöyle bir misalle destekliyor: Osmanlı Devleti denilince dünyanın neresinde aç ve açıkta kalmış bir halk varsa yardımına koşma yolunda daha Osman Gazi zamanında koyduğu kurala son yıllarına kadar sadık kalmayı başarmış bir siyasi yapı akla gelmelidir. Nitekim Sultan Abdülmecid zamanında Osmanlı yönetimi İrlanda’da kıtlıktan binlerce insanın öldüğünü haber alınca 1000 pound para ve 5 gemi gıda maddesi göndermiştir. Hem de İngiliz Kraliçesinin muhalefetine rağmen. 1847’deki bu yardıma tam 150 yıl sonra İrlanda Hükümeti teşekkür etmiş ve o yardım gemilerinin yanaştığı limandaki belediye binasına 1997 senesinde bir teşekkür plaketi çakılmıştır.

3. Bölüm: Osmanlı Gerilemesi Masalı:

Mustafa Armağan Bey bu bölümde, ilim adamından sokaktaki vatandaşına, sağcısından solcusuna, İslamcısından Kemalistine kadar bütün toplum kesimlerinin, yekvücut olarak Osmanlının belli bir tarihten itibaren bozulduğu, gerilediği ve sonunda yıkılıp gittiği noktasında inanılmaz bir mutabakat içinde olduğunu; Osmanlı için bir Altın Çağ bulunup bunun da Kanuni dönemine mıhlandığını, sonra da onu takip eden dönemlerin Celal Nuri’nin deyimleriyle tereddi, tedenni, inkıraz ve izmihlal olarak peşinen mahkum edildiğini vurguluyor. Osmanlı’nın gerilemesinin ve yıkılışının Oryantalistlerce şişirilip anlatılan bir masal olduğu hükmüne varıyor.

Yazar, bu bölüme “Nasıl oluyor da 6,5 asra yakın sürmüş bir imparatorluğun ömrünün yarısından fazlasını, yani Kanuni Sultan Süleyman’ın ölüm yılı olan 1566’dan sonrasını gerileme ve çökme şeması içinde basitçe silikleştirebiliyoruz?” sorusuyla başlıyor. İlk makalesinde New York State Üniversitesi’nden Rıfat Ali Ebu’l-Hac’ın iki kitabından bahsediyor ve onun, Oryantalizmin Osmanlı tarih yazımına dayattığı “gerileme” söylemini kıyasıya eleştirdiğini anlatıyor. Yazar, Koçi Bey gibi insanların nasihatnamelerindeki eskiye övgülerin 16. yüzyıldan itibaren oluşmakta olan modern devlet biçimine tepki ihtiva ettiğini söyleyerek, bugünkü kıstaslarla ifade edilecekse Koçi Beyi Birinci Cumhuriyetçiler’den sayıyor.

Yazar, Birmingham Üniversitesi’nden Rhoads Murphey’nin Osmanlı’nın gerilemesini kültürel sebeplere bağlamak yönündeki yaygın tavırdan uzaklaşarak meselenin ekonomik ve uluslararası faktörlerine eğildiği bir yazısına da değiniyor ve onun, yaygın söylemin aksine Osmanlıların Batı’ya kapanmadıklarını iddia ettiğini anlatıyor. Ona göre: Osmanlı Devleti, Batı’yı dışlayan değil, kapitalist dünya sistemince dışlanan, ablukaya alınan, ambargo uygulanan ve köşeye sıkıştırılan taraftır. Osmanlılar, Papa’nın başını çektiği bu abluka ve ambargoyu kırmak için çeşitli yollar denemiş, hatta sistemdeki bazı ülkelerle uzlaşarak diğerlerini saf dışı bırakmaya çabalamış; ama bütün olumsuzluklara ve yalnızlıklara rağmen, bir yenilgi psikozuna kendini asla kaptırmamıştır.

Osmanlı tarihinde vuku bulan neredeyse bütün isyanların çapulcu sürülerinin, ahmakların, mecnunların, cahil cühelanın, “erâzile tâifesi”nin işledikleri anlamsız cürümler olarak yorumlandığını ama hakikatin öyle olmadığını anlatan yazar, bu konuda Patrona Halil İsyanını misal veriyor. Kemal Karpat’a göre bu isyan, Müslüman orta sınıfın palazlanması karşısında mutazarrır olan esnaf locaları ile diğer halk kesimlerinin meşru tepkileri şeklinde değerlendirilmelidir. Lale devri de, aslında Osmanlı devleti idarecilerinin devletçi tutumlarını değiştirerek Avrupa sermayesi ile bütünleşme imkanlarını aradıkları ve serbest teşebbüse biraz olsun imkan tanımaya yöneldikleri bir dönemdir, sanıldığı gibi sırf zevk u safa ile geçen âtıl yıllardan ibaret değildir.

Yazar, Columbia Üniversitesi’nden Karen Berkey’in 17. yüzyıldaki eşkiyalık hareketleri karşısında Osmanlı Devleti’nin “eşkiyanın kökünü kazıma” hareketlerine girişmeyip düzenli bir biçimde eşkiya ile pazarlık masasına oturduğuna dikkat çektiğini ve bunun bir zaaf olarak telakki edilmemesi gerektiğine, Osmanlının ince bir siyaset güdüp eşkiyayı bile devlet hesabına kullandığına inandığını anlatıyor. Barkey’in ulaştığı sonuç, eşkiyalığın bizzat devlet eliyle icat ve imal edildiğidir. Yani gerektiğinden kullanılan ve işe yaramaz hale geldiğinde de ortadan kaldırılan bir tür “kontrgerilla”. Bu tesbite katıldığı intibaını veren ve mesela Celali isyanlarına devletin uzun süre seyirci kalışında bunun da payı olduğunu ifade eden Yazar, Osmanlı devletinin muhalefeti kanla bastırarak değil, sistemin bir parçası yaparak, yani muhalifini bünyesine katarak etkisiz kılma politikası güttüğünü ifade ediyor.

Barkey’in makalesi, geç dönem Osmanlı isyanlarının devletten ayrılmak, onu bölmek veya yıkmak gibi bir niyetlerinin bulunmadığını, aksine âsilerin isyanlarını bir nevi taleplerini ifade biçimi olarak kullandıklarını ortaya koyuyor. Yazara göre ise isyanlar, kamuoyunun henüz oluşmadığı ve iletişim eyleminin bugünkü kadar gelişmediği bir ortamda merkeze yaklaşmak ve iktidarın nimetlerinden pay almak isteyen kesimlerin seslerini duyurma aracı olarak iş görmekteydi.

Yazar bu konuda William Griswold’un Anadolu’da Büyük İsyan adlı kitabının da önemli bir kaynak olduğunu söylüyor ve onun değerlendirmelerine hak veriyor. Griswold; zannedildiği gibi bu isyanların devletin gerilemesinin başlangıcını temsil etmediğini, aksine o dönemde hemen bütün Avrupa’yı içine alan ve mesela İspanya gibi bir önceki yüzyılın haşmetli bir devletini silip süpüren büyük kriz dalgasının Anadolu’ya akseden boyutu olduğunu ve Osmanlı Devletinin bu isyanları bastırmakta zaafiyet göstermek bir yana, isyanlar sırasındaki tutumuyla neredeyse yok olup gitmesine yol açabilecek bir siyasi ve iktisadi çöküşle başa çıkmakta çok büyük başarı gösterdiğini dile getiriyor.

Osmanlı’nın gerilemesinin bile ancak “muhteşem” kelimesiyle anlatılabileceğini söyleyen yazar, Osmanlının yükselişi ne kadar harika bir başarı idiyse, 200 yılı aşkın bir süreyi kapsayan Avrupa’dan geri dönüşünün de o kadar büyük bir başarı olduğunu ifade ediyor ve bu kanaatinin dayanağı olarak Mehmet Genç’in Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi adlı kitabını nazara veriyor.

Mehmet Genç’ten yaptığı iktibaslara göre; Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyıldan itibaren önce duraklayıp sonra gerilediği yolunda yorumlar bir efsaneden ibarettir. 1700’den 1921’e kadarki 200 yılı aşkın zaman dilimi, Avrupa içlerinden “geri dönme”nin tarihidir ve en az –hatta daha da fazla– Avrupa karşısındaki genişlemenin tarihi kadar muhteşemdir. Bu adım adım gerilemenin arkasında muazzam bir direncin gizli olduğunu anlamamak mümkün değildir.

Genç’in hesaplamalarına göre, Osmanlı devleti yükselirken yılda 3000 km2 toprak kazanarak büyümüş, geri çekilirken ise yılda 4000 km2 toprak kaybederek küçülmüştür ve aradaki fark %25-30 gibi cüz’i bir miktardır. Fakat, ilerlerkenki Avrupa’ya kıyasla dönüşte birkaç misli gelişmiş, adeta devleşmiş, nüfus bakımından Osmanlıdan on kat daha büyük bir Avrupa vardır. Dünyada sömürgeleştirmedik bir yer bırakmayıp süper güç olmuş bir Avrupa karşısında Osmanlı’nın nasıl bu kadar uzun süre direnebildiğine hayret edilmelidir.

Yazar, kitap boyunca defalarca temas ettiği timardan iltizama geçiş meselesine bir kere daha değiniyor. Bazı tarihçilerin Osmanlı Devleti’nin bozulma sebepleri arasında saydıkları timardan iltizama geçişi aslında bir tür özelleştirme sayan yazara göre, bu uygulama, Osmanlı’nın sisteme esneklik kazandırarak neredeyse bütün Avrasya’yı sarsan bir büyük dünya bunalımından sağ salim çıkmasını temin eden reformlardan biridir. Osmanlı Devleti, 17.-18. yüzyıllarda bazı devlet görevlerini ve arazilerini açık artırma yoluyla iltizama vermiş ve bu yolla büyük bunalım karşısında mali dengelerini düzeltme imkanı bulmuştur.

Yazar, bu kanaatini, New York Üniversitesi Profesörlerinden Ariel Salzman’ın bir makalesinden iktibaslarla derinleştirmektedir. Salzman, “iş teorisi”ne göre düşünüldüğünde, belli toprak parçalarını önce üç yıllığına, sonra da ömür boyu tasarruf hakkını alan mültezimlerin, yani “paşa kapısı”nın aslında “imparatorluğun her yanına dağılmış bulunan ve himaye altında bulunanlar, köleler, müdürler, mali mümessiller ve taşeronlardan oluşan geniş ağa dayalı bir firma” olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Bir başka deyişle, mültezimler her zaman astığı astık kestiği kestik ağalar veya paşalar değil (içlerinden böyle olanlar çıksa bile) aslında birer ticari firma patronlarıdır.

Yazar, kitabının pek çok yerinde Halil İnalcık’tan istifade etmiş; ondan çok etkilendiğinin izleri görülüyor. Ayrıca, kitapta Halil İnalcık Farkı başlıklı müstakil bir makaleye de yer veriyor. 1916 doğumlu Halil İnalcık’ın kendisini bütünüyle Osmanlı Tarihine adadığı, Doğu ve Batı kaynaklarını eş zamanlı olarak kullandığı, arşivlere ulaşmasını iyi bildiği, fakat uzun yıllar yurtdışında kaldığı için makale ve kitaplarını İngilizce kaleme aldığından “öz yurdunda” olması gereken ölçüde yankı ve tesirinin bulunmadığı üzerinde duruyor. Onun, tarihçilerin genellikle burun kıvırdıkları efsaneler ve menkıbeler başta olmak üzere halk zihniyetini yansıtan edebi eserleri ve rivayetleri de ciddiye aldığını ifade ediyor.

Daha sonra Yılmaz Karakoyunlu’nun Hayali Tarihi başlığı altında başka bir makaleye yer veren yazar, onun yazdığı tarihin çoğunlukla yanlış ve hayal ürünü olduğunu Patrona Halil misali üzerinden anlatıyor. Yazar, Patrona gemisinde çalıştığı için bu lakapla anılan Göriceli (Arnavut) Halil’in tarihte çok yanlış aksettirildiğini kitabın muhtelif yerlerinde defalarca zikretmenin yanı sıra, bu makalede ondan daha uzunca bahsediyor. Yazara göre, gerçek Patrona Halil’in Karakoyunlu’nun anlattığından da Reşat Ekrem Koçu ve Aptullah Ziya Kozanoğlu gibi tarihi romancıların kitaplarındaki uydurmalardan da çok farklıdır. Kitapta bu konuyla ilgili özetle şunlar söyleniyor: Patrona İsyanı, Türkiye’de ilericilik gericilik tartışmalarının kozlarından biri olagelmiştir; “ilerici” Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, “gerici” ise Patrona’dır. Aslında Patrona bu savaşta gericiliğe karşı kullanılan savaş baltası olmuştur. Oysa Patrona Halil, şehrin asayişine ehemmiyet veren, çapulculara şiddetle mukabele ettiğinden yağmacılığa mani olan, kendisine teklif edilen para ve mevkileri elinin tersiyle iten ve Padişah’tan, halka çok ağır gelen vergilerin kaldırılmasından başka bir şey istemeyen bir insandır.

Sonraki makalenin adı Lale Devri Masalı. Yazar, Lale devrinin abartıldığını düşünüyor. “Lale Devri” tabirinin 90 küsür yıllık bir geçmişi bulunduğunu ve onun tarihçi Ahmet Refik ile Yahya Kemal’in 1910’larda icat ettiği bir dönemlendirme olduğunu ifade ediyor. Lale devrindeki insanların lale çılgınlığına, zevk u sefaya, gezip eğlenmeye, Fransız modasına kapıldığı yollu genel anlayışın çok mübalağalı olduğunu ve artık ciddi tarihçiler arasında kabul görmediğini belirtiyor. Lale devrine dair düzeltilmesi çok zor görünen bir sürü hata, hatta efsane bulunduğunu söyleyen yazar, lale soğanlarının her birinin binlerce altına satıldığı şayiasını misal olarak veriyor. Bazı meraklıların ürettiği nadide lale cinslerine mükafat olarak bir kere padişah ya da saray halkı mükafat vermişse hepsinin ondan ibaret olduğunu, yoksa öyle bir lale soğanı piyasasının mevcudiyetinden bahsedilemeyeceğini anlatıyor.

4. Bölüm: Bir Tarihin Sisli Yüzü:

Yazar, bu bölüme, “Cevdet Paşa’ya Göre Kanunî Kırılması” başlıklı makaleyle başlıyor. Ahmet Cevdet Paşa’nın (1822-1895) sadece bir saray vakanüvisi değil önemli bir fikir adamı ve Târih-i Cevdet’in de çözülmesi gereken pek çok şifreyle dolu on iki ciltlik dev bir eser olduğunu söyleyen Yazar, Ahmet Cevdet Paşa’nın söz konusu “bozulma”yı bir beşeri toplumun geçirmesi gereken tabii “tavır değişikliği” şeklinde anlattığını belirtiyor. Cevdet Paşa, Kanuni dönemine kadarki Osmanlı tarihini bir yükselme ve genişlemeden çok, bedevilik dönemi özelliklerinin korunduğu özel bir dinamizmin eseri olarak görmektedir. O, bedevi terimini, göçebe ve yörükten çok, medeniyetin lüks ve nimetlerine dalmayan, salabetini muhafaza eden bir siyasi tip anlamında kullanmakta ve İbn Haldun’un bedevilik hadarilik mülahazalarından ilham almaktadır. Kanuni dönemi ise, asayiş ve huzurun sağlandığı devletin genişleyip memleketin günden güne mamur hale geldiği, hazinelerin dolup taştığı bir dönemdir. Bedevilikten medeniliğe “mecburen” geçilen bu zirve noktada, toplumun bünyesine bir çok bozulmanın tohumları da atılmıştır. Zirve ona göre bir yükselişin nihayeti değil bir dönüşümün başladığı noktadır.

“Ah Bir Matbaa Erken Gelseydi” başlıklı makalede, “Niçin Geri kaldık?” sorusunun cevabında sıralanan unsurlardan birinin matbaanın gecikmesi olduğu ve bu konudaki düşüncelerin çoğunun asılsız ve dayanaksızlığı anlatılıyor. Maalesef, her kesim ve inançtan pek çok insanın, matbaanın din adamları veya ulema yüzünden geç geldiğine, ilk matbaanın, kitaplar geniş kitlelere ulaşırsa otorite ve tekellerinin sarsılacağına inanan din adamlarının tepkisiyle karşı karşıya kaldığına, orada ancak dini kitaplar dışındaki yayınlara izin verildiğine ve ilk kitabın basımından kısa bir süre sonra patlak veren Patrona Halil İsyanı (1730) sırasında yeniliğe düşman grupların harekete geçip matbaayı tahrip ettiklerine, dolayısıyla mevcut geriliğimizin temelinde matbaa konusundaki direnişin ve onun doğurduğu gecikmenin yattığına inandıkları esefle dile getiriliyor. Yazar, mezkur iddiaların aslında iki Katolik Macar Karacson ile Szernak tarafından ilk kez dile getirilip daha sonra bizim tarih ve ders kitaplarımıza girecek kadar yaygınlaştığını; fakat aslında bu konudaki iddiaların gerçeği yansıtmadığını bilhassa Cevdet Paşa’nın Tarihi’nden iktibaslarla nazara veriyor. Din adamlarının değil lonca teşkilatlarının hattat ve müstensihlerle alâkalı bazı endişeleri söz konusu olmuşsa da, bunun katiyen bir yasaklamaya sebebiyet vermediği üzerinde duruyor. Özetle şunu söylüyor: Matbaanın geç gelmesi, asla dini bir problem değildir. Böyle bir gecikme teknik, ekonomik ve siyasi sorunlarımızdan ayrı ele alınamayacağı gibi toplumsal karakterimize ilişkin kökler de göz ardı edilmemelidir.

Bu konudaki ikinci makalesinde yazar, Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan “Osmanlı’yı Hattatlar Batırdı” başlıklı yazıyı eleştiriyor. İspanya’nın matbaayı icat edilir edilmez 1474’te kurup kullandığı halde 18. yüzyılda nasıl olup da çöktüğünü sorguluyor. Bu arada, 18. yüzyılda İstanbul’da doksan bin hattat yaşadığı rivayetini de çok abartılı bulduğunu, bu rakamın tarihi gerçeklerle ve o zamanın İstanbul’unun nüfusu ile katiyen uyuşmayacağını söylüyor.

Yazar, daha sonra Yeniçerilerle alakalı iki makaleye yer veriyor. Genelde yeniçeri denilince akla şunların geldiğini söylüyor: İlk zamanlarda askeri ve ahlaki yücelikle dolu olan bu ocak zamanla bozuldu. Askerliği unutup esnaflaştı. Eşkiyalığa, ihtilalciliğe, zorbalığa başladılar. Patona Halil, Kabakçı Mustafa gibi âsilerin önderliğinde melanetler yaptılar. Sonunda 2. Mahmut’la memleket bir haşerat sürüsünden kurtuldu. Yazar, hem sağ hem de sol kesimin genelde bu şekilde düşündüğünü, Merhum Necip Fazıl’ın bile Yeniçeri hakkında çok acımasız davrandığını anlatıyor. Yeniçerilerin bir döneme dek devşirmelerden seçilmesinden onların esnaflık yapmalarına kadar çok meselenin hep bir yönüne bakıldığını, mesela, Yeniçerinin esnaflık yapmasının barış zamanı onca insana bakma zorluğundan kaynaklanan bir devlet politikası olduğunu söylüyor. 1942 senesinde Fevzi Çakmak’ın Necip Fazıl’ın önüne bir kitap uzatıp onu tercüme ettirmek istediğini aktarıyor; çünkü kitapta yeniçeriliğin kaldırılmasıyla Osmanlıların ne kadar büyük bir hata yaptıkları oysa yapılması gerekenin tehlikelerini bertaraf ettikten sonra yeniçeriliği ıslah etmek olduğu anlatılmaktadır. Yazar, yeniçeri mevzuuna da kitapta tekrar tekrar yer veriyor ve özetle: Yeniçeri isyanlarının mantıksız ve lüzumsuz eşkiyalık olmadığını, 1826’da Yeniçeri ocağının binlerce insan (resmi kayıtlarda 6 bin) öldürülerek ve yirmi binden fazla insan sürülerek kanlı bir şekilde ortadan kaldırılmasının altında öyle asayişsizlik gibi basit zabıta vakalarının değil, bu ocağın 2. Mahmut’un yeni merkeziyetçi politikalarına engel teşkil etmesinin yattığını, Patrona Halil’i arkasındaki kabarmış sosyal dalganın başa geçirdiğini ve esnaftan yeniçeriye, ulemadan halka kadar pek çok kesimin sözcüsü olduğu için bir iktidar darbesi yapabildiğini anlatıyor.

Bu bölümün son iki makalesi kapitülasyonlara ayrılmış. Tarihe, yükseliş ve çöküş kalıbından bakmayı alışkanlık haline getirenlerin, kapitülasyonları Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hazırlayan büyük bir hata olarak görüklerini söyleyen yazar, aslında kapitülasyonların sadece sonraki dönemlerde değil, Orhan Gazi’den Kanuni’ye kadar da hep uygulanageldiğini ve Osmanlı ekonomisi için pozitif katkıları olduğunu anlatıyor. Mektep kitaplarında yıkılışın sebebi olarak anlatılan ve Kanuni’nin Fransa’ya vermiş olduğu “idam fermanımız” olarak vurgulanan kapitülasyonların aslında bugünkü yabancı sermayeye verilen teşvikler ve ekonominin ayakta durması için fevkalade yararlı tedbirler cümlesinden olduğunu dile getiriyor. Ona göre; Kanuni’nin Fransa’ya verdiği Kapitülasyonlar, bir yandan İmparator Şarlken’in etrafında yeniden örgülenen Katolik Haçlı güçlerini bölmeye ve Fransa’yı kendi safına çekmeye veya en azından tarafsız kalmasına yönelik bir teşebbüsken, öbür yandan da Ümit Burcu’nun keşfiyle başlayan yeni deniz ticaret hattı karşısında körelmeye yüz tutacak Akdeniz limanlarını canlandırmaya yönelik “akılcı” bir tedbirdi ve her iki açıdan da pekala işe yaramıştı. Yazar; Halil İnalcık’ın da kapitülasyonlar politikasının Osmanlılar için biri siyasi biri de mali iki amaca dayandığına inandığını aktarıyor. Mali amaç; Osmanlı topraklarından transit geçen ve ülkeden ihraç edilen mallardan vergi alarak hazineye ciddi bir gelir sağlamaktı. Siyasi amaç ise; Osmanlıların Avrupa’da güvenliklerini sağlamak ve çıkarlarını korumak gayesiyle Batılı devletlere imtiyaz vererek onlardan bir veya birkaçını gerektiğinde yanına çekmek ve yine gerektiğinde birini diğerine karşı kullanabilmekti.

5. Bölüm: Osmanlı Mucizesi’nin Sırları Aralanırken:

Yazar bu bölüme, Cemal Kafadar’ın California Yayınları’ndan çıkan Beetween Two Worlds (İki Cihan Arasında) adlı kitabındaki “Osmanoğullarının nasıl olup da 1,5 asırda bir aşiretten cihangirane bir devlet düzeyine yükseldiğinin sırları” hakkındaki fikirleriyle başlıyor. 1980’lerde Osmanlı arşivlerinin açılışına kadar bu konuda şu üç tezin meşhur olduğunu anlatıyor: 1916’da Herbert A. Gibson, Osmanlıların, Hristiyan asıllı bir “dönmeler” çoğunluğunun idaresinde başarıdan başarıya koştuklarını, Asya’ya ait değil Avrupaî bir ırk ve din temelinde filizlenme imkanı bulduklarını iddia ediyordu. Onun bu tezine tepkiyi de dile getiren Fuad Köprülü’ye göre, Osmanlının siyasi kültürünün hemen bütün unsurları Orta Asya ve Ortadoğuda devşirilen ve Selçuklularla olgunlaşan Türk-Müslüman mirasına atfen açıklanabilirdi. Paul Wittek’e göre ise, Osmanlı Devleti ne Gibson’un iddia ettiği gibi ihtidaların eseridir ne de Köprülü’nün söylediği gibi etnik bir kimliğin (Türklüğün) başarısına hasredilebilecek kadar dar bir fenomendir. Osmanlı fütühatının ilk dönemleri için söylenebilecek tek şey, onları idare eden ruhun “gazâ” ideolojisi olduğudur. Cemal Kafadar’ın ulaştığı neticeye gelince; tarihi sadece ideolojik bir ruh yönlendiremez, aynı zamanda ekonomik ve maddi güçlerin de işbirliği gerekir, dolayısıyla da meseleye daha geniş bakılmalı; tarihin tek boyutlu, sığ ve dar bir çerçevede anlaşılmasının doğuracağı mahzurlar bertaraf edilmelidir. Bu itibarla, Osmanlı devletinin içinde doğduğu çevrenin sosyal ve siyasi yapısına olduğu kadar kültür ve ahlaki yapısına da (ethos: toplum düzeni/ruh) bakılarak daha uygun bir anlaşma vasatına erişilebilir.

Yazar, Osmanlı’nın sırlarını anlayabilmek için, daha o zaman başka dillerden Türkçe’ye çeviriler yaptıran Fatih Sultan Mehmed’in Homeros okuyan portresi ile atını denize süren portresinin beraberce görülmesi gerektiğini söylüyor. İmam Gazali ve İbn-i Rüşd’ün Tehafüt’lerini okuyan Fatih ile harita merakı yüzünden Floransa ve Venedikli matbaacıları peşinden koşturan Fatihi ve İstanbul’un Fethini Roma’nın fethiyle taçlandırmak isteyen Kayser-i Rum portresini bütüncül olarak göz önünde bulundurmak icap ettiğini vurguluyor.

Yazar bu bölümü, tarihimize ne kadar önyargılı ve Batı gözlüğüyle nazar edildiğini anlatma sadedinde Çetin Altan’ın Tarihin Saklanan Yüzü kitabıyla alakalı eleştirilerini sıralayarak bitiriyor. Kitabını “Osmanlı ailesinin, insanı dehşete düşüren kanlı bir antolojisi” olarak takdim eden Çetin Altan’ın bu takdiminin bile onun objektiflikten ne kadar uzak ve doğruyu arama merakından ne denli mahrum olduğuna delil sayılabileceğini söylüyor. Altan’ın çelişkilerine misaller verirken onun “kulluk” meselesindeki hatasına da temas ediyor. Çetin Altan’ın kulluğu kölelik olarak algıladığını ve Sultan ile halk arasındaki münasebeti efendi köle münasebetine indirgediğini, oysa buradaki kulluğun kölelik anlamında bir sosyal kategori değil, yönetilen manasına bir siyasi-hukuki kategoriden ibaret olduğunu ifade ediyor.

6. Bölüm: Son Baba’nın Portresi:

Yazar, bu bölümde, Sultan 2. Abdülhamid hazretlerinin, onun iktidarında yaşamış Osmanlı aydınlarının kâh bilinçlerinde kâh bilinçaltılarında mutlak iktidar sahibi bir “baba” otoritesini temsil etmekte olduğunu anlatıyor ve aynı mevzuun farklı yönlerini ele alan beş makaleye yer veriyor. Sultan Abdulhamid’in Cevdet Paşa, A. Midhad Efendi ve Tunuslu Hayreddin Paşa gibi birkaç istisna dışında anlaşılamadığını, hemen bütün cephelerden oğullarının eleştirilerine maruz kaldığını, başka mevzularda anlaşamaz görünen kesimlerden farklı insanların ona muhalefette birleştiklerini dile getiriyor; ona karşı olanlar arasında Hazreti Üstad, M. Akif ve Tevfik Fikret’i de sayıyor. Yazara göre; henüz ondokuz yaşındayken bir bakıma bu kudretli babanın baskısından Paris’e kaçan Yahya Kemal de, ancak Baba iktidardan indirildikten sonra evine dönebiliyor; bu oğulun Paris’te müzmin muhaliflerin etkisiyle bilenen bilinci de, Sultan’ı, annesi olarak kabul ettiği vatana gayr-i meşru olarak el koymuş bir gâsıp gibi görmeye sevkediyor.

Yazar, 2. Abdülhamid Han Hazretlerine en hafifinden “müstebid” diyenlerin bile Jön Türk, İttihad ve Terakki istibdadını yaşadıktan ve imparatorluğun 7-8 yıl içinde nasıl darmadağın olduğunu gördükten sonra kafalarındaki kudretli “baba” imajının yeniden canlanışının en güzel delili olarak da Rıza Tevfik’in “Sultan Hamid’in Ruhaniyetinden İstimdat” adlı şiirini işaret ediyor.

Bu konuda, Fethullah Gülen Hocaefendi Kırık Testi’de şöyle buyuruyor:

“O gün İttihatçıların dümen suyunda giden birisi, Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesinden kısa bir müddet sonra, Devlet-i Aliye’ye tâbi toplumların, imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi darmadağınık olduğunu görüp bin pişmanlık içinde, “Abdülhamit’in Rûhâniyetinden İstimdat” dilenmiş ve ‎pişmanlığını şöyle ifade etmişti:

“Nerdesin şevketli Abdülhamid Han?/ Feryadım varır mı bârigahına?

Ölüm uykusundan bir lâhza uyan, / Şu nankör milletin bak günahına.

Tarihler ismini andığı zaman / Sana hak verecek ey koca sultan!

Bizdik utanmadan iftira atan / Asrın en siyasî padişahına.

‘Padişah hem zalim, hem deli’ dedik, / İhtilale kıyam etmeli dedik,

Şeytan ne dediyse biz ‘belî’ dedik, / Çalıştık fitnenin intibahına!.

Divane sen değil, meğer bizmişiz. / Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz

Sade deli değil, edepsizmişiz! / Tükürdük atalar kıblegâhına!”

İşte, filozof ünvanıyla o gün ihtilalin ideologluğunu yapan şair, iş işten geçtikten sonra bunları söylüyordu. Merhum Ahmet Kabaklı, bu türlü hadiseleri naklederken “ba’de harâbu’l-basra” derdi. Bunu söylerken Arapça dil kaidelerine uymaz, bu sözdeki terkibi “harabi…” değil de “harabu…” şeklinde telaffuz ederdi. Zannediyorum, onun iğrab hatasında ayrı bir espri vardı; ona göre mesele o kadar tersti ki, orada izafet bile ismi cer etmiyordu. Evet, iş işten geçtikten sonra yapılanların yanlışlığı anlaşılmıştı ama maalesef fitne uyarılmış ve toplum içinde kamplar oluşmasına zemin hazırlanmıştı.”

Bu bölümdeki makalelerin birinde 2. Abdülhamid Hazretlerinin Filistin hassasiyeti üzerinde duruluyor. Siyonistlerin Filistin’den toprak satın almak için yaptıkları cazip teklifleri elinin tersiyle iten Merhum Sultan’ın bu konuda daha pek çok tedbire başvurduğu ve bilhassa siyonizmin ve aslında İsrail devletinin kurucusu ve teorisyeni kabul edilen Theodor Herzl’in sunduğu cazip fırsatlar karşısında mü’mince ve dik durduğu vurgulanıyor. Yahudileri kendi ülkelerinden tard ve ihraç edip bir Osmanlı toprağına monte etmek suretiyle onu Osmanlıya karşı bir baskı ve fitne unsuru kılmak isteyen Batılıların planlarını çok iyi kavrayan ve tedbirler alan Sultan tahtta kaldıkça, İsrail devletini kuramayacaklarını anlayan Siyonistlerin, bu defa onu düşürmeye çalışan Jön Türklere destek oldukları ve 1909’da Abdülhamid Hazretlerinin tahttan indirildiğini bildiren heyete Emanuel Karaso’yu dahil etmeyi bile başardıkları anlatılıyor.

Kitabın son bölümü “Abdülhamid’in Halkçılığı” başlıklı bir makale ile bitiriliyor. Yazar, bu yazıda önce Merhum Necip Fazıl’ın Ulu Hakan Abdülhamid Han adlı kitabından şu cümleyi hatırlatıyor: “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak demektir.” Yazara göre; Osmanlı Devleti’nin “93 Harbi” dediğimiz 1877-78’de Rusya ile girdiği savaştan ağır yaralar alarak çıkması sonucunda Abdülhamid, bir yandan Tanzimat’la başlayan yeniden yapılanma sürecini hızlandırdı ama öbür yandan Tanzimat’ın sosyal bünyede açtığı yarayı yani reformların merkezi idareyi halktan koparmakta olduğu gerçeğini görerek halkla kaynaşmanın, reformları halka benimsetmenin çareleri üzerinde düşündü ve mesaisini bu yöne teksif etti. İşte onu hem sadık bir Tanzimatçı yapan hem de Tanzimat’ı epeydir ihmal edilmiş bulunan dini millli değerlere göre yeni baştan yapılandırıcı bir restoratör konumuna oturtan bu karmaşık vizyonunu tam olarak anlayamadığımız içindir ki Abdulhamid’e uygun bir yer veya sıfat biçemiyoruz.

Kitabın en sonunda Okuma Parçaları diye müstakil bir bölüm bulunmakta ve bu bölümde üç yazıya yer verilmektedir. 1. metin, Osman Gazi’nin oğlu Orhan’a vasiyeti, 2. metin Kanuni Sultan Süleyman’ın Bâli Bey’e Mektubu ve 3. metin Sultan Mehmet Reşad’ın Ordu’ya Beyannamesi’dir. Biri kuruluş, diğeri yükselmenin zirvesi ve sonuncusu da bir manada yıkılış devirlerine ait olan bu üç metin aslında Osmanlı’da zihniyet açısından büyük bir kırılmanın vuku bulmadığına, her zaman niyetlerinin Hak rızası, dertlerinin i’la-yı kelimetullah ve topraklarının da mazlumların sığınabileceği en güvenli kale olduğuna bir delil sadedinde serdediliyor.

Meşhur akıncı ailesi Malkoçoğulları’na mensup olan Gazi Bâlî Bey, Mohaç Meydan Muharebesi’nden sonra Semendire sancakbeyliğine tayin edilmiş. Onlarca kale fethetmiş, muharebelerde fevkalade cesaretler göstermiş olan Bâlî Bey, sancakbeyliği alameti olarak kendinde mevcud olan iki tuğun üçe çıkarılmasını rica için 1532 yılında Kanuni Sultan Süleyman’a bir mektup yazmış. Kanuni Sultan Süleyman’ın Semendire Beyi Bâlî Paşa’ya yazdığı emr-i şerifte şu ifadeler dikkate şayandır:

Ey Gazi Bâlî Bey, daha bir tuğ zamanı değildir. Gerçi sen bize bu hizmeti ve iyiliği eyledin. Biz dahi senin iyiliğin karşılığında sana üç iyilik ettik: Birincisi sana “Emirü’l-mü’minin” hitabıyla hitab eyledik. İkincisi; sana ‘hil’at-ı fâhire’ gönderdik. Üçüncüsü ise sana Hazret-i Resul-i Ekrem sallAllahü aleyhi vesellem Efendimiz’in tuğunu verdik. Sen dahi bu iyiliklerin şükrünü yerine getirmeye gayret eyleyesin ve her işi Allah‘tan bilesin ve zinhar nefsine gurur getirmeyesin. ‘Kendi kılıcım ile bu kadar memleket fetheyledim!’ demeyesin. Memleket Allah‘ındır. İkinci olarak Hazret-i Peygamber’indir. Üçüncü olarak Cenab-ı Hakk’ın izni ile ben halifenindir.

Ve bey olmak iki kefeli bir terazidir. Bir kefesi cennet, bir kefesi cehennemdir. Şunlardan ola gör ki gözleri uyur ise de kalpleri uyanıktır. Her işin başı adalettir. Adaletli ol ki her günün ibadete sayılsın. Serasker olman ve beyliğin hasebiyle, hükmünün geçtiği yerlerde olan zulüm için mahşer günü bize sual olunur ise, senin yakana yapışırım. Ola ki o günde mahcup olmayıp yakanı benden selametle kurtarasın.

Eğer beyler ve vekiller iyi insan olsa halkın hakkı ve hali iyi olur. Halk beylerin çerağı gibidir. Her kim çerağına bakmazsa hali yaman olur. Bazı kimseler vardır ki, gündüz oruç tutar, gece namaz kılarlar. Amma putperest odur ki mala muhabbet ede. Halkı mal sevmekten başka hiçbir şey azdıramaz.

İmdi sen dahi fani olan şeye meyl ve muhabbet eylemeyesin. Nimetleri Allah‘ın kulları üzerine harcayasın. Kerem elini açasın. Hased üzere olmaktan uzak durasın. Mal eksilir diye huzursuz olmayasın. İhtiyaç ve zaruret hasıl olunca buraya bildiresin. Mevcut olan hazineden sana üç dört yüz kese harçlık vermeye aczim yoktur. Fetholunan kalelerin mallarının tamamını beytülmal için almayasın. Zinhar rıza-yı hümayunum yoktur. Beytülmal için beşte birini alıp gerisini İslam askerine dağıtasın.

O diyarlarda seyyidlerden yaşayan var ise ismi ve resmi ile tarafımıza arz edip bildiresin. Devlet tarafından maaş tayin olunup Resulullah’ın evlatlarına bir vechile sıkıntı çektirmeyesin. Reaya fukarasının, vergi olarak alınan zahirelerden başka yarım akçelik bir vergi ile dahi olsa rencide olunmasına katiyyen rızam yoktur ki, bizim reayamızın rahat halini kafirlerin reayası görüp gıbta eylesinler. Meyl ve muhabbetleri bizim tarafımıza olsun.///Mümtaz kadılardan fazilet sahibi Mevlana Mustafa Efendi’yi ordu kadısı tayin edip gönderdim. Vardığında en güzel şekilde Şer’-i Şerıf’e itaat edesin. “Ulemanın eti zehirlidir.” beyanı gereğince hatırını rencide eylemekten çokça sakınasın. Zira “Alimler peygamberlerin varisleridir” Bazı köyleri vakfetmeyi murad etmişsin, Allah‘a yemin ederim ki fetholunan köylerin cümlesini vakfedersen de makbulümdür.

İmdi ey Gazi Bâlî Bey! Sen dahi canla başla çalışıp din-i mübin uğrunda gayret sarf edesin. “Ni’me’l-mevla ve ni’me’n-nasir” zikrini tekrardan hali olmayıp zahir ve batın erenlerinin himmetlerini yoldaş kılıp “Üd’û rabbekum tazarru’an…” ayetini boynuna hamail edip ve benim hayır duamı alasın. Hakk Sübhanehü ve Teala uğrunu açık, kılıcını keskin eylesin ve din düşmanları üzerine seni İslam askeri ile daima muzaffer kılsın! İki cihanda yüzün ak olsun!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s