BİLİNMEYEN OSMANLI

Bilinmeyen Osmanlı

Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ

Doç Dr. Said Öztürk

 

“bilinmeyen OSMANLI ”  kitabı ,hayatımda  kısa sürede bitirdiğim en kalın ve kapsamlı  bir kitaptı.Kayıp kıta “OSMANLI” sözünün doğruluk payını bu kitapla keşfetmiştim .yıllların getirdiği yanlış ve eksik bilgilerin ve tarihimizdeki güzellikleriyle bereber aynı zamanda hatalarında kayıtlandığı ,çok akıcı bir dile sahip olan bu kitabı herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum.Kitapta aynı zamanda osmanlı yönetim sistemi , yapılan hatalar ,yanlışlıklar ,yönetimsel davranışlar ,alınan kararların yıllar a hatta yüzyıllara olan etkileri gibi herbiri ders olan birçok konu işleniyor.Aşağıdaki özet te bu kitabın incelenerek bazı bölümlerin özetlerini barındırmakta olup kitap hakkında bir bilgi verebileceksede mutlaka kitaplığınızda  bulunmalıdır diye tavsiyede bulunuyoruz.

istifadeli olması dileğiyle..

***

Kitabın ve Özetin Takdimi

Rahmetli Adnan Kahveci, Maliye Bakanı olduğu ilk günlerde Ahmet Akgündüz Hoca’yı Ankara’ya çağırmış; eğitim hayatında Osmanlı Devleti ile ilgili doğru bilgileri öğrenememiş olduğunu; aleyhte öğrendiği bilgilerin yanlışlığını ve tarihimizi toptan inkârın zararlarını ise ancak Amerika’daki tahsil hayatında anladığını; Türkiye’de, Osmanlı’yı batıran kurum olarak bahsedilen ‘iltizam’ usulünü, Amerika’nın vergi toplamada kullanmak istediği modern bir iktisat teorisi olarak mastır derslerinde görünce şaşırdığını ve tekrar Osmanlı’yı incelemeye başladığını anlatmış; “Osmanlı Kanunnâmeleri gibi hacimli eserleri herkesin okuması mümkün değil. Keşke Osmanlı devleti ile ilgili önemli soruların cevaplarını 500 sayfa halinde özetleseniz ve adını da “BİLİNMEYEN OSMANLI” koysanız, ben de en az 500.000 adet bastırıp bütün meraklı insanlara dağıtsam.” demiş.

Benzer istekler üzerine, Osmanlı’nın kuruluşunun 700. yılı kutlamalarını da vesile ittihaz ederek “Bilinmeyen Osmanlı” kitabını yazmaya başlayan Prof. Dr. Ahmed Akgündüz, bu projenin çok yönlü ve zor olduğunu görünce, İktisat Tarihçisi Doç. Dr. Said Öztürk’ten de -özellikle Dördüncü Bölümdeki Osmanlı İktisadı konularında- yardım istemiş ve kitabı beraberce tamamlamışlar. Osmanlı Araştırmaları Vakfı’nca basılan bu eser, tarih, hukuk, kültür, medeniyet ve iktisat tarihi gibi çeşitli alanlarda, Osmanlı Tarihi ve Devleti ile alâkalı olarak sorulan veya bazı kesimler tarafından kasden ortaya atılan 303 sorunun cevabından müteşekkildir ve 528 sayfadır.

Yazarın kitabın tamamındaki fikirleri tek paragrafla özetlenecek olursa, şöyle denebilir: Osmanlı Devleti’ni teşkil eden fertler ma’sûm ve günahsız değillerdir. İçlerinde I. Murad, II. Murad, Fâtih, Yavuz ve II. Abdülhamid gibi “veliyyullah” denilen şahsiyetler bulunduğu gibi, içki ve benzeri günahları irtikâb eden şahısların bulunması da muhtemeldir. Osmanlı’nın, nazarî plânda İslâm’ın bütün düsturlarını kabul ve tatbik ettiği bir gerçektir; ancak tatbikatta bu esaslara muhalefet edenlerin bulunduğu da bir vâkı’adır. Her ikisini de inkâr etmek mümkün değildir. Her ferdin ya da şahs-ı manevinin olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin de hem çok iyilikleri vardır hem de bir kısım hataları. Ancak 600 küsur sene boyunca hasenâtı seyyiâtına ağır bastığı içindir ki, kader-i İlâhi bu uzun süre zarfında İslâm’ın bayraktarlığı unvanını Osmanlılara ihsan etmiştir. Seyyiâtı hasenâtına ağır basınca da, bu şerefli unvan yine kaderin hükmüyle ellerinden alınmıştır. Osmanlıların, en kötü zamanlarında bile, içki gibi İslâm’ın açık bir hükmüne muhalefet etmemekle beraber, içtihadî meselelerde dahi şer’î hükümlere ri’âyet etmek için elden gelen gayreti gösterdiklerini, sayıları milyonları bulan arşiv belgeleri isbat etmektedir. Fakat, maalesef, Osmanlı Tarihi bilinmemektedir; bu konuda ciddi araştırmalara dayanan güvenilir eserler yazılamamıştır; Batılıların yazdıkları ise çoğunlukla mübalağa, çarpıtma, yalan ve iftiralarla doludur.

Hemen her mevzuya bu açıdan yaklaşan Kitab, dört bölümden müteşekkildir. Birinci Bölüm’de, Osmanlı Devleti’nin Siyasi Tarihi; İkinci Bölüm’de, Osmanlı Devleti’nde Sosyal Hayat ve Harem; Üçüncü Bölüm’de, Osmanlı Hukuk Sistemi ve Devlet Teşkilâtı; Dördüncü Bölüm’de ise, Osmanlı İktisadı ve Mali Hukuku ile ilgili önemli soru ve cevaplara yer verilmektedir. Ayrıca Birinci Bölüm’de padişahların hayatlarıyla alâkalı kısa bilgiler serdedilmekte; herbirinin eşlerinin, cariyelerinin ve çocuklarının isimleri zikredilmekte ve -mesela, Fâtih anlatılırken Kanunnâmesinde yer alan kardeş katli ve Yavuz anlatılırken ona isnad edilen Alevi ve Kürt Katliamı iddiası gibi- o dönemin tartışmalı mevzuları da ele alınmaktadır. Bu arada her devrin büyük devlet adamlarının, maneviyat büyüklerinin ve menfi ya da müsbet iz bırakan kimselerin adları da sıralanmaktadır.

Üst üste yüzlerce isim ve tarih zikredildiği, muhtevada itham ve iftiralara karşı savunma havası hakim olduğu ve yüce bir devletin altı yüz senelik hayat serencamesi 500 küsur sayfaya sığdırılmaya çalışıldığı için okunması ve özetlenmesi oldukça zor olan kitapta, en çok kardeş katli, saltanatın verasetle intikali ve bir de cariye meselesinin izahında zorlanıldığı görülüyor.

Kitabı, genellikle Yazar’ın kendi ifadeleriyle özetlerken, bazen birkaç soruyu cem’ edip cevapları ona göre aktaracak ama elden geldiğince günümüzde tartışma mevzuu olan konuların hemen hepsini birkaç cümleyle de olsa hatırlatmaya çalışacağız. “M. F. Gülen:” şeklinde başlayıp italik yazıyla devam eden cümlelerin Muhterem Hocamıza ait ifadeler, onlardan önceki italik yazılı sözlerin takdim sırasında Hocamıza sorduğumuz sorular ve düz metinlerin de hazırladığımız özetin aslı olduğunu hatırlatarak istifadeli olası dileğiyle arz ederiz.

BİRİNCİ BÖLÜM OSMANLI DEVLETİ’NİN SİYASİ TARİHİ

Osmanlıların şeceresi (soy ağacı) ile ilgili kısaca bilgi verebilir misiniz? Osmanlı’ların Türk olmadıkları söylentilerine ne denilebilir?

Bazı batılı yazarlar, Osmanlı Devleti’ni kuran Osmanlı Hanedanı’nın aslen Türk olmadıklarını, belki Moğol neslinden olabileceklerini ileri sürmüşler ve hatta kimi tarihçiler, Müslümanlıklarının dahi Anadolu’ya geldikten sonra gerçekleştiğini söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir.

Yazar, bu türlü iddiaları tek tek serdettikten sonra, özetle şunları söylemektedir: Osmanlılar Türk’türler; ancak büyük devlet olmalarını, sadece kendi kavimlerinden verâsetle aldıkları kuvvet ve kudrete değil, aynı zamanda İslâm’dan aldıkları ve Osmanlı adı altında aynı potada eritmeye muvaffak oldukları din ve dünya görüşüne borçludurlar. Sözün özü Ahmed Cevdet Paşa’nın şu ifadeleridir:

“Devlet-i Aliyye, başlangıçta, her ne kadar bir küçük hükümet şeklinde idi; lakin Türklüğe mahsus olan üstün sıfatlar ile İslâmî şecâ’at ve dindarlığı kendisinde toplamış bir kabile olduğundan, kendisinde İslâm milletinin birliğine vesile olmak gibi bir kabiliyet vardı. Bu Devlet-i Aliyye, diğer devletler gibi, imtiyazlı bir toplum içinden ortaya çıkıp da hazır millet ve memleket bulmuş bir devlet değildir; belki yeni topraklar feth ederek, kendine yer edinmiş ve teşkil ettiği Osmanlı Milleti dahi, dilleri farklı, tavır ve ahlakları ayrı ayrı çeşitli milletlerin en güzel edeb ve tavırlarından seçilmiş üstün ve güzel bir topluluktur. Bunların dedeleri de, çok eski zamanlardan beri Türkistan’da dahi han ve sultan olarak el-hakk asîl ve soylu bir Türk hanedanıdır”.

Osmanlılar, 400 atlı diye ifade edilen küçük bir aşiret olmalarına rağmen, Karamanoğulları ve Germiyanoğulları gibi büyük Anadolu beylikleri de varken, Koca Bizans’a nasıl karşı koyup cihan devleti haline geldiler? Aşiretten cihan devletinin çıkmasını ne ile izah edebiliriz?

Bu soruya da bilhassa Batılıların çarpık görüşlerini sıralayarak başlayan yazar, kendi değerlendirmelerini özetle şöyle dile getiriyor: Asıl mesele; Osmanlıların devlet kurma ve idare etmedeki Hak vergisi kabiliyetlerinin yanında, doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e layık doğruluğu yaşamaları ve ilk fetih yıllarında İslâm’a olan bağlılıklarının sonra da tam olarak devam etmesidir. Evet, etrafını kuşatan onca düşmana rağmen, asırlarca hayatını ve varlığını devam ettiren Osmanlının sırrı, Kur’ân’dan alınan şu fikirde saklıdır: “Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim.” Bu ruhla Osmanlı Devleti’ni kuran Osman Bey ölüm döşeğinde aynı ruhu oğlu Orhan’a bir kere daha hatırlatmakta, “Oğlum, mesleğimiz Allah yoludur, kuru kavga değildir” demektedir. Kosova Muharebesi’ne çıkan Murad Hüdavendigar, “Yâ Rab! Beni din yolunda şehid, ahirette said et” demiş ve istediği olmuştur. Bu ruh ile şahlanan şanlı ecdadımız, aşk u şevk ile koştuğu cihad meydanlarında ölümün yüzüne gülerek bakmış; Avrupa’yı daima titretmiştir.

Evet, Osmanlıların hem Allah’ın kendilerine ihsan ettiği karakter özellikleri, hem İslâm Hukuku’nun hükümlerini doğru bir şekilde uygulamaları ve hem de bulundukları mevkiin her açıdan fetih ruhuna uygun olması, kuruluş ve gelişmelerinde mühim rol oynamıştır.

Bu arada müslümanlara düşman olan Bizans’ın yıkılma noktasına gelmesi, varlığını devam ettirebilmek için vergi ve idare açısından kendi vatandaşlarına zulmetmesi, Ortodoks olan Sırplar ve Bulgarlar yüzünden bazen Avrupa’dan destek yerine köstekle karşılaşması da bu vetireyi hızlandırmıştır.

Osmanlı Devleti, başka dinlere ve milletlere ait olsa da, İslâm’a aykırı düşmemekle beraber insanlığa yararlı olan müesseselerin ve kanunların iktibas edilmesinde veya vatandaş olan gayr-i müslim tebaanın kendi inanç ve âdetleriyle başbaşa bırakılmasında hiçbir mahzur görmemiştir.

Bütün bunlara maneviyât erenlerinin gayretleri de ilave edilince, yedi düvele karşı cihad yürüten Osmanlı Devleti’ni durdurmak mümkün olmamıştır.

Devşirme sistemi nedir? Hıristiyan ailelerin çocukları zorla ve zulümle mi alınmıştır?

İslâm’a göre savaş esirleri ganimetlerden sayılmaktadır. Ganimetin beşte biri ise, Kur’ân’ın emriyle devlete aittir. Devlet, bu beşte birlik hakkında, kamu yararına uygun olarak, istediği gibi tasarrufta bulunur. Osmanlı hukukunda devletin Kur’ân’la sabit olan bu beşte birlik hakkına Farsça olarak penç-yek (1/5) ve halk dilindeki ifadesiyle “pençik” adı verilmiştir. İslâm Hukuku’na göre, savaşlarda elde edilen esirler hakkında yapılacak muamele hususunda Müslüman devlet idaresi, en azından şu seçimlik haklara sahiptir: 1) Savaş hukukunun gereği devlet reisi onları öldürtebilir. 2) Müslümanlara hizmet etmeleri için onları köle olarak kullandırabilir. 3) Onlarla zimmîlik anlaşması yapabilir. 4) Hanefi mezhebinde tartışmalı olmakla birlikte, bedel (fidye) karşılığı onları salıverebilir.

I. Murad Hüdâvendigâr, büyük hukukçu Karamanlı Rüstem’in teklifi ve Çandarlı Kara Halil Efendi’nin meşruiyetini izah etmesi üzerine, harpte esir alınan erkeklerden beşte birini devlet hesabına ve asker ihtiyacını karşılamak üzere almayı kanun haline getirmiş ve bu tarihten sonra, bu usule yanlış telâffuzla pençik adı verilmiştir. Devlet, askerliğe elverişli olmayanlardan da pençik resmi (vergisi) almıştır.

İhtiyaca göre üç beş senede bir ve bazen daha uzun fâsılalarla Hıristiyanlardan 14-18 yaş arasındaki çocukların gürbüz ve sağlam olanları alınırdı. Çocukların en asilleri, papaz çocukları, iki çocuğu olanın biri, birkaç çocuğu olanın en güzeli ve sıhhatlisi seçilirdi. Ailenin tek çocuğu alınmazdı. Alınacak olanların boy posuna ve sağlıklı olmasına dikkat edilirdi. Yahudiler hiç alınmazdı. Rus, Çingene ve Acemlerden oğlan devşirmek katiyen yasak idi.

Becerikli ve seviyeli olanlar saray için, gürbüzceleri Bostancı Ocağı için ayrılır, öbürleri Anadolu ve Rumeli ağaları vasıtasıyla Türk köylülerine dağıtılırdı. Buna Türk’e vermek denirdi. Orada muayyen bir müddet hizmet ettikten ve hem İslâm’ı ve hem de Türkçe’yi öğrendikten sonra eşkâli yoklanıp Acemi Oğlanı yazılırlardı. Acemi Ocağı’nda askerî ve meslekî eğitim görenler, kabiliyetlerine göre Yeniçeri Teşkilâtı’na, Enderun Mektebi’ne veya başka yerlere alınırdı. Bunlardan sadrazam, paşa, Sancakbeyi ve benzeri mülkî ve askerî makamlara yükselenler çoğunluktaydı.

Bu devşirmeden kasıt, rızâsı dairesinde kalmak şartıyla önce Müslüman Türk ailelerin yanına verilerek Müslümanlaştırmaktır. Ancak bunun zorla ve cebirle yapıldığına dair bir şikâyet söz konusu değildir. Aksine, devşirmeye tâbi olmayan Yahudi, Rus ve Rumların “Neden bizden de almıyorsunuz?” şeklinde sitemli arzuları vardır. Avrupalıların anlattığı tarzda, küçük çocukların ana ve babalarından zorla alındığı iddiası yalandır; 14-18 yaşları arasındaki delikanlılar alınmaktadır. Devşirme yoluyla Acemi Ocağı’na çocuğunu veren gayr-i müslimler belli vergilerden mu’âf tutulduklarından, kendi elleriyle ve hile yaparak ve hatta devşirme memuruna rüşvet vererek çocuğunu Acemi Oğlanı yapmaya çalışanlar olmuştur. Bütün bunların yanında insan unsurunun girdiği hiç bir işte suiistimal olmaması mümkün görülmediğinden, bu konuda da bazı suiistimaller olmuş olabilir. Nitekim, gerileme döneminde bazı devşirmecilerin türlü türlü zulümler yaptıkları anlatılmaktadır.

(Soru: Devşirme sistemi genel olarak bakılınca yararlı mı zararlı mı bir müesseseydi?

M. F. Gülen: İyi organize edildiği, insanların güzel yetiştirildiği, bir taraftan mükafatlandırıldığı, bir taraftan da kontrol edildiği dönemde yararlı olmuş. Kuvveti ellerinde bulundurduklarından ve bir de kökleri itibarıyla o ayrılık duygusunu tamamen yok edemediklerinden dolayı ta baştan itibaren hükümdarlarına karşı çıkmalar da vuku bulmuş. Fatih de rahatsız edilmiş, Yavuz da rahatsız edilmiş yer yer, Çaldıran’da Yavuz’un çadırına ok atmış yeniçeri.

Soru: Şöyle bir mülahaza var: Anadolu insanı idari kadrodan uzaklaştırıldı, hep Balkanlardan kalan devşirme idari kadroda yer aldı?

M. F. Gülen: Yok öyle değil, o biraz mübalağa. “Az değildir” sözüyle ifade etmek daha uygundur. Kaç tane insan gösterirsin, diyelim Sokullular, Çandarlılar falan.. Anadolu insanı, Türk onlar yani. Sokullu ihanet etmemiş, fakat Çandarlılar Fatih’i de rahatsız etmişler, II. Bayezıd’ı da rahatsız etmişler. Kestirip atmak çok zor.

Hacı Bektaş-ı Veli kimdir ve Bektaşilik nedir?

Osmanlı kaynaklarının kabul ve naklettiklerine göre, Hacı Bektaş-ı Veli diye meşhur olan zat, büyük velilerden biridir. Aslen Şi’îlerin 12 İmam kabul ettikleri şahsiyetlerden İmam Musa Kâzım yoluyla Peygamber’in nesline dayanmaktadır. Horasan’daki Nişâbur şehrinde 645/1247’de doğmuştur. Osmanlı Devleti’nin ilk nüvelerinin atıldığı günlerde Anadolu’ya gelmiş ve Kayseri’ye yerleşmiştir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Ahmed Yesevî ile buluştuğu ve hatta Sultân Murâd ile yeniçeri meşvereti için bir araya geldiği şeklindeki rivayetler tamamen yanlıştır ve asılsız iddialardır.

Hakkında anlatılan çoğu menkıbeler, sağlam kaynaklara dayanmamaktadır. Eserleri, onun Ehl-i sünnete aykırı olmadığını göstermektedir. Bu yönüyle yeniçeri teşkilâtının manevi ilham kaynağı olmuş olabilir. Ancak müntesipleri zamanla, onu Kur’ân ve Sünnet’ten uzak ve tamamen amelden mahrum bir tarikat şeyhi haline getirmişlerdir. Zamanın Bektaşi dervişleri, baştan başa namazdan ve oruçtan uzak, mezheplerinin ne olduğu belli olmayan bir bölük ortada gezenden ibarettir. Hacı Bektaş-ı Veli’ye intisapları sadece sözleriyledir; fiil, amel ve inanç itibariyle onunla alâkaları yoktur. Onun için de bu müridlerini nazara alan halk, Bektaşi ismine akla ve hayale gelmeyecek manaları yüklemiştir.

Bu arada dillerde dolaşan, Sultân Orhan veya Sultân Murad’ın Hacı Bektaş-ı Veli ile bir araya geldiği, Hıristiyan asıllı gençlerden yeni teşkil olunan askere onun eliyle börk giydirildiği, hayır dua edildiği ve hatta yeniçeri adının da Hacı Bektaş tarafından verildiği tarzındaki açıklamalar tamamen asılsızdır. Kisve olarak onun elbisesi tercih edilmiş olabilir. Bu tercihte, onun evladından olan Timurtaş Dede’nin tesiri bulunduğundan ve bazı yeniçeriler de ocaklarını onun manevi himayesinde gördüğünden, yeniçerilere tâife-i Bektaşiyân ve ağalarına da Ağayân-ı Bektaşiyân denmiştir. Sonradan, bu Horasan erenlerinden olması halini kötüye kullananlar ve meseleyi saptırılan Bektaşilik mecrasına çevirmek isteyenler elbette olmuştur. Zaman zaman aldatılan yeniçeri bölükleri de ortaya çıkmıştır. Celâlî isyanlarında bu anlayışın büyük etkisi vardır. Hatta sonradan Yeniçerilerin ahlaken bozulmalarında da bu anlayışın etkisi vardır. Bu menfi etkilerin izlerini Yeniçeri Kanunnâmesinde görmek mümkündür. İşte bu olumsuz yansımalarından dolayı, 1826 yılında II. Mahmûd Yeniçeri Teşkilatı ile beraber, Bektaşi dergahlarını da kapatmıştır.

M. F. Gülen: Merhum N. Fazıl, yazdığı Yeniçeri adlı kitapta Osmanlı askerî tarihini hep kaynayan kazan şeklinde gösterdi. Ve hassaten Yeniçeri’yi yerin dibine batırdı. Halbuki bu tip tarih değerlendirmelerinde insafı elden bırakmamak lâzım. Son dönemlerinde olmuş -keşke olmasaydı- birkaç ciğer-sûz hâdiseyi nazara vererek, koskoca bir tarihi karalamaya gitmemeli. Rica ederim. 600 yıllık o tarih içinde kaç tane kazan kaldırma olayı gösterebilirsiniz? Osmanlı’yı ve Yeniçeri’yi bu açıdan eleştirenler, kendi tarihlerine baksınlar. 50-60 yıl içinde 600 senede meydana gelen isyanların, başkaldırmaların birkaç katını müşahede edeceklerdir.

Osmanlı Padişahlarından içkiye mübtelâ olanlar bulunduğu ve hatta Saray’da gayr-i meşru eğlence sofraları düzenledikleri söylenmektedir. Bunlar hakkında ne dersiniz?

Osmanlı Devleti’nin son on yılına kadar, bütün Müslüman Türk Devletlerinde, İslâm’ın içki için tesbit ettiği ceza aynen tatbik edilmiştir. Bunu şer’îye sicillerinde görmek mümkün olduğu gibi Osmanlı Kanunnâmeleri’nde de görmek mümkündür. Osmanlı padişahları, hem fiilen ve hem de kavlen İslâm’ın getirdiği içki yasağına uymuşlar ve bu yasağa uyulması için gerekli hukukî tedbirleri almışlardır. Bazı sultanlar hakkında söylenen “sarhoş” ve “aile hayatı berbat” gibi ithamlar, tamamen iftiradır ve belli bir vesikaya dayanmamaktadır. Maalesef, Osmanlı tarihi ve edebiyatında geçen bazı tabirler, Osmanlı Devleti’nde içkinin tamamen serbest olduğu mâ’nâsına gelecek şekilde te’vil ve izah edilmek istenmektedir. Ezcümle; “îş ü işret”, bu tabirlerin başında gelmekte ve tarihlerdeki “padişah, îş ü işreti severdi” tarzında geçen ifadeler, içki ve sefâhet hayatı yaşardı şeklinde yorumlanmaktadır. “Sâkî” ve “Şarap” kelimeleri de manası çarpıtılan kelimelerdendir.

Bununla beraber, Yıldırım Bâyezid devrinde içki yasağına karşı hassasiyetin biraz gevşediğini kaynaklar yazmışlardır. I. Bâyezid Han, II. Selim ve IV. Murad’ın gençliklerinde bazen içki kullandıkları, bir kısım Osmanlı kaynaklarında açıklanmaktadır. Hatta bazı kaynaklar, Yıldırım Bâyezid’in Sırbistan Kralı Lazar’ın kızı Marya (Despina) Hanım ile evlendikten sonra, az bir süre için de olsa, içki kullandığını söyleseler de içtiğinin şer’an isbâtı hemen hemen mümkün değildir. Bütün bunlar, Çubuk Ovasındaki Ankara mağlubiyeti sebebiyle ileri sürülen tenkidler kabilinden de olabilir. Mağlubiyetin bir hatadan doğduğu noktasından hareket edilerek, “bu sebep de dinî, siyasî veya malî konulardaki gevşekliktir” şeklinde izah edilmiş olunabilir. Her musibet, bir cinayetin neticesi ve bir mükâfatın da mukaddimesidir. Dolayısıyla Ankara mağlubiyeti elbette ki bir musibettir. Bunda kader-i ilahiye fetva verdirten hatalar mutlaka vardır. Ancak esir alınan Emir Sultân ve Molla Fenari’nin, manevi alemde, Osmanlı Devleti’nin 30-40 sene sonra yeniden şahlanacağını müşahede ettiklerinden, Timur’un “Semerkand’a gidelim” teklifini kabul etmediklerini Osmanlı kaynakları önemle kaydetmektedir.

Soru: Koruk konusuna yer verilmemiş burada?

M. F. Gülen: Evet, verilmemiş. İslam’da, Hanefi fıkhında -Serahsi’nin Mebsutu’nda ifade ettiği gibi- koruk içmek içkiden ayrı tutulmuştur. Devr-i Risalet Penahi’de şarap neyden yapılıyor idiyse, Hanefi fukahası ona asıl şarap diyor. Diğer maddelerden yapılan içeceklere gelince, onlar sekir verdiği zaman ve sekir verecek kadarı mahzurlu sayılıyor; dolayısıyla kimilerine göre o türlü içeceğin bir bardağı mahzurlu olmayabilir. Bir fıkhî temeli var bunun. Eğer bazıları dendiği gibi yapmışlarsa, ihtimal böyle bir koruk içme sözkonusudur. II.Selim, Sarı Selim, Kanuni’nin oğlu, Hürrem’in oğlu, Yıldırım için de bu böyle. Zannediyorum Üstad Necip Fazıl’dan da dinlemişimdir: Yıldırım Han Bursa’daki camiyi yaptırtıyor; Emir Sultan hazretleri diyor ki “Bir eksiği var, dört köşesinde dört tane meyhane olması lazım.” Ondan sonra da -bunlar menkıbe- “Senin yaptığın binanın dört köşesinde olmuş ne mahzuru var, asıl sen Beytullah olan kendi mahiyetini, kalbini kirletiyorsun.” Tabi bunlar sağlam kaynaklara dayanmayan şeyler. Hele bazıları vardı ki, bahsetmiştim daha önce; 58-59’lu yıllarda Reşat Ekrem Koçu diye saygısız bir insan, Osmanlı padişahları için demediği şeyi bırakmıyordu. Osmanlı tarihi yazıyor, görenler görmüşlerdir, herkese bir şey isnad ediyor. O mevzuda, içki mevzuunda, sigara mevzuunda çok hassas, çok titiz, kılı kırk yarar tarzda yaşayan IV. Murad –cennet-mekan– için çok kötü, yakışıksız şeyler söylüyordu, kasıtlı bunlar. Bir taraftan Asya’dan gelen Timur, Osmanlı’yı karalamak için yaymış olabilir böyle şeyleri; çünkü tahribattan başka bir şey yapmamış; adam, gelmiş bir devleti yıkmış, İstanbul’un fethini elli sene geciktirmiş. Evet, bir taraftan onlar yapmışlar, bir taraftan da oryantalistler oynamışlar bu meselelerde. Oryantalizmin tarihini böyle iki-üç asra götürüyorlar da, bir Arap müellifi yazmıştı, sekiz yüz sene öncesine dayanıyor onlar. Haçlı seferlerini müteakip bu defa ilmi, fikri, düşünce olarak, batılı düşüncenin İslam’ın içine sokuşturulması, İslam’a iftiraların, tezvirlerin yaygınlaştırılması, Müslümanlara karşı o kin ve nefretin bir de böyle köpürtülmesi, kabartılması için, lüzumlu görmüşler bunları ve bizdekiler de almışlar, onları yazmışlar.

Yıldırım Bâyezid’in intihar ettiği söylenmektedir. Halbuki intihar dinimizde haram değil midir?

Yıldırım’ın intiharı iddiası, muteber yerli veya yabancı kaynaklarda yer almamaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Fuad Köprülü’nün, bazı zayıf rivayetleri zorlama yorumlara tabi tutarak, bu iddiayı gündeme getirmesinden sonra bu mesele alevlenmiştir.

M. F. Gülen: Tarihte, bizde okutulan resmi tarihte vardır, intihar etti diye. Aslında ona lüzum yok; bakın daha dün Zeynülabidin Ali saltanatı kaybedince adam felç oldu. Yıldırım çok onurlu bir insan, çok güçlü bir insan, iyi bir erkan-ı harb. Orada kendi tayfasının ihanetine maruz kalıyor. Topal Timur, Seyyid Şerif Cürcani ve Saadettin Taftezani gibi dev insanların birini bir yanına almış, öbürünü diğer yanına almış; bunu gören Anadolu’daki değişik kabileler Yıldırım’ı bırakıp karşı tarafa geçmişler. Erkan-ı harbin de esasen başa çıkamayacağı bir şey. Merzifonlu’nun Viyana’da bozguna uğratıldığı, Girayhanlar tarafından arkadan hançerlendiği gibi cephede ardından hançerlenen, terkedilen ve mağlubiyet yaşayan bir insan kahrından ölebilir, beyin kanamasından gidebilir.

Soru: Yıldırım Han’ın aile efradına çok küçük düşürücü muamelede bulunduğu da tarih kitaplarında var, belki onlar da çok onur kırıcı olmuş olabilir?

M. F. Gülen: Uydurma onlar, bizim resmi tarihe inanmamak lazım. Resmi tarihi okumak lazım, ne diyorsa, çoğunlukla doğru onun tersidir.

Tarihçilerin çoğu, Yıldırım gibi dindar bir Padişaha, haram olan böyle bir günahın isnad edilmesinin tamamen iftira olduğunu açıkça beyan etmişlerdir.

Eski ve yeni, yerli ve yabancı tarihçilerin ekseriyeti, Yıldırım Bâyezid’in şiddetli sıtma, nefes darlığı ve keder dolu hayatın tetiklediği çeşitli hastalıkların bir araya gelmesinden vefat ettiğini açıkça ifade etmektedirler ki, yazarın kanaatine göre de doğru olan budur.

Şeyh Bedreddin kimdir? Bir alevî şeyhi mi yoksa ilk komünist midir? İslâm’a aykırı görüşleri bulunan Varidat adlı eserin müellifi olduğu doğru mudur?

Şeyh Bedreddin meselesi, Osmanlı tarihi açısından tam bir bilmecedir. Üzerinde çok söz söylenmiştir. Bir kısım peşin hükümlü tarihçiler Şeyh Bedreddin’i, Osmanlı döneminin Cumhuriyetçisi ve ihtilalcisi diye başlarına tac etmişlerdir.

M. F. Gülen: Daha ziyade sosyalistler, komunistler sahip çıkarlar. Hapishanedeyken de komünistlerle beraber bir arada kaldığımız dönemde, ‘Yav hocam, Karl Marx’tan şu kadar sene evvel, beş-altı asır evvel Varidat’ında ne der.’ diye söze başlar takdir ederlerdi. Varidat’ta esas, materyalizm ve maddecilik nazara veriliyor, hem de komünistçe bir sistem tavsiye ediliyor. Fakat Varidat onun mudur? Hasan Ali Yücel tarafından erken dönemlerde tercüme edilmiş kitaplardan birisidir Varidat. Hatta Niyazi Mısri gibi bir insan iki mısrası aklımda benim “Dini ihya etti Muhiddin’le Bedreddin; Menbaıdır fütuhat, müntehası Varidat” gibi bir şey söylüyor. Niyazi Mısri Osmanlı döneminde yaşamış bir Sofi. Üstad da bazı alıntılarda bulunuyor, yanık bir şair diyor onun hakkında.

Hatta, komünizm’in revaçta olduğu günlerde, “kadın hariç her şey ortaktır” dediğini iddia ederek, tarihin ilk Türk komünisti diye Nazım Hikmet’e manzum medhiye bile yazdırmışlardır. Bazı Alevîler ise, Osmanlı Devleti’ne isyan eden alevi dedesi Börklüce Mustafa ve yahudi dönmesi Torlak Kemal ile irtibatına bakarak onu bir Alevî Dedesi olarak görmüşlerdir; hatta kendilerine rehber edinenler bile çıkmıştır. Bunun yanında, Osmanlı tarihçilerinin mühim bir kısmı, başlangıçta Şeyh Bedreddin’in büyük bir İslâm âlimi ve hukukçusu olduğunu, ancak sonradan Şeyh’likten şahlığa heveslendiğini ve devlete isyan ettiği için idam edildiğini ifade etmişlerdir. Bazı samimi araştırmacılar ise, Şeyh Bedreddin’in başından beri Bâtınî fikirlere sahip bir ehl-i dalâlet olduğunu hükme bağlamışlardır.

M. F. Gülen: Sanki bu üçüncü şık daha kuvvetli gibi. Anadolu’da nerede gezmişse hep öyle yapmış. Her yerde hususiyle Ege’de filan.. Simavna’da kadılık yapmış, Simavna kadısı derler.

Asıl adı Mahmûd olan bu zatın babası İsrail, bir Osmanlı emiri, bir gazi ve 1361’de Edirne fethedildikten sonra ele geçirilen Dimetoka’ya bağlı Simavna veya Samavna denilen beldenin de ilk kadısıdır. Burada kadılık yaparken oğlu Mahmûd dünyaya gelmiş ve ona İbn-i Kâdî-i Simavna veya Simavna Kadısı oğlu denmiştir. Bunun Kütahya Simav ile ilgisi yoktur.

Önemle ifade edelim ki, Şeyh Bedreddin aslında alevi falan değildir. Bunun en büyük delili, hem neslinin ortada oluşu ve hem de telif ettiği eserleridir. Bunlarda Bâtınîlik, Alevîlik veya materyalist bir vahdet’ül-mevcudculukla alakalı tek bir cümle yoktur. Bunun tek istisnası tasavvufa dair Varidat adlı eseridir ki, bunun gerçekten onun tarafından yazılıp yazılmadığı da tartışmalıdır.

M. F. Gülen: Munis gibi görünüyor orada büyük ölçüde, o açıdan da sadece Karl Marx’a ekonomide, iktisatta, sosyal hayatta rehberlik yapmasının ötesinde, aynı zamanda Hegel’den çok evvel monizmi ileri süren bir insan olması açısından da anılır.. vahdet-i mevcud mülahazası.. Varidat öyle yani. Şimdi bunları söylerken de arkadaşları merak sarar, ‘bir alıp Varidat’a bakalım..’ diye.. gerek yok.. özeti bu.

Bu kitabın ona ait olmadığı ve hatta onu isyan için kullanan bazı bozuk fikirli insanlar tarafından uydurulduğu, ileri sürülen iddialar arasındadır. Bu kitapta, Şeyh Bedreddin’in öteki eserlerine aykırı olarak, İslâm’ın temel esaslarına ters düşen ve insanı tamamen dinden çıkarabilecek hususlar bulunmaktadır. Eğer bu eser, Şeyh Bedreddin’e ait ise, İslâmiyetin telkin ettiği şekliyle Allah, Peygamber ve ahiret inancı olmayan, eskilerin tabiriyle kadınlar dışında her şeyin insanlar arasında ortak olduğuna inanan İbâhiyye mezhebinin mensubu bulunan bir zındık ve mülhid karşımızda demektir.

Yazar bu mesele üzerinde uzunca durduktan sonra şu hükmü vermektedir: Osmanlı kaynaklarından ve Ebüssuud’un fetvasından anladığımıza göre; Şeyh Bedreddin, büyük bir İslâm âlimidir; alevî değildir; Kazvin’de Bâtınîlikden etkilenmiş olması kuvvetle muhtemeldir; ama Vâridât’ın böyle bir âlimin eseri olmasını akıl kabul etmemektedir. Gerçek olan, Şeyh’in şahlığa heveslenmesi, fesad grubunun içinde yer alması ve Sultân Mehmed’e isyan edenlerin manevi reisi durumuna düşmesidir. Osmanlının kargaşa döneminde tahriklere aldanmış ve isyancı Alevîlerin ve hatta Alevîlerin de kabul edemeyeceği vahdet-i mevcudcu bir dalalet grubunun dairesine girmiş ve neticede kamu düzeni gereği isyanı sebebiyle idama mahkum edilmiştir.

M. F. Gülen: Çok tekellüfe de girmemek lazım. İnsan başta kadı olabilir, sonra bozulabilir. Hep bahsediyorum; Nail Kubalı sarıklı, saçlı, sakallı bir insan.. Ömer Nasuhi Hoca’nın Sırat-ı Fıkhiyye kamusuna takrizler yazmış. Sonra Cumhuriyet döneminde saçını, sakalını kesmiş; 27 Mayıs ihtilalinde Sıddık Samioğlu ile beraber o da var. Ord. ünvanlarının olduğu dönemde ord.du bunlar. Bu insanlar ‘60’lı yıllarda 70’li insanlar. Osmanlı nesli sayılır bunlar. Sarıklarını tutmuş atmış, sakallarını traş etmişler. -Hafizanallah- insan için o kadar çok aldanma yolu vardır ki!.. “Bedreddin ille öyle değildi, böyleydi” demeye de lüzum yok. Kur’an-ı Kerim’in işaret ettiği fakat menkıbelerde ifade edilen Bel’am ibn-i Baura, Bersisa gibi insanlar.. Seyyidina Hazreti Musa aleyhisselamın arkasında Samiri gibi buzağı yapan insanlar.. Karun gibi mal kenz eden, ondan sonra da zekatını vermeyen, yerin dibine batırılan insanlar.. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in dizinin dibinde oturup vahiy dinleyen, Müseylimetü’l-Kezzab’ın ordusunda müslümanlara karşı savaşan, ama sonra irtidat etmiş insanlar… bunların sayısı az değildir. Yani meseleyi çok ilzam etmemek lazım. Her zaman dua etmeli. Bir arkadaşımız vardı, akşam dedi ki, “Hocam endişe duyuyoruz, aşkımızı şevkimizi kaybediyoruz, bize bir dua öğret.” Ben de dedim ki: Rabbena la tuzi’ kulubena ba’de iz hedeytenâ.. Her zaman onu söyleyin. Kur’an’da Al-i İmran suresinde. Akıbetinden emin olanın akıbetinden endişe edilir. Bir kimse korkmuyorsa “kafir olarak giderim” diye!.. Belli olmaz.. kafir olarak gideceğinden çok korkmalı, her defasında günde elli defa bu duayı okumalı. Elimizde değil o mesele, kayma yolları çok. Hafizanallahu ve iyyaküm.

Ahmet Akgündüz Bey’i talebeliğinden tanırım, çok zeki bir arkadaştır. O Kanunnameler de harika eserlerdir. Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu nasıl önemliyse, Kanunnameler de tarihi vesika olmaları açısından o kadar önemlidir. Bir keresinde o, ben ve merhum Kabaklı beraber uçak yolculuğumuz olmuştu. Kabaklı orada Akgündüz Beye bir sürü methiye dizdi. “Yahu biz hep diyorduk ki, ‘Osmanlı dönemi hep kanunlarla hareket ediyor, ama bu mevzuda ele avuca gelir bir vesika yok ortada.’ Senden Allah razı olsun, bunları telif ettin.” On ciltlik kitap telif etti kanunnamelerle alakalı. Kim bilir o mahdut şeyler arasında daha neler var.

Osmanlı Devleti’nde kardeş katli, bazı tarihçiler tarafından vahşet ve saltanat uğruna insan katliamı olarak anlatılmaktadır. Kardeş katli meselesinin dayanağı olan Fatih Kanunnâmesindeki madde ve işin aslı nasıldır?

Kanunnâmenin ihtilâfa yol açan ve farklı fikirlerin doğmasına sebep olan asıl maddesi, kardeş katli meselesi ile alâkalı şu maddedir: “ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem için katletmek münâsibdir. Ekseri ulemâ dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar.”

M. F. Gülen: Hazreti Üstad gayet veciz olarak “adalet-i mahza esastır” diyor; adalet-i mahza Raşit halifeler döneminde ancak mümkün olmuş, onun kullanılması mümkün olmayan yerde adalet-i izafiyeye başvurulur. Bu adalet-i izafiyedir; nizam-ı alem ve umumun selameti için hususi şahısların hukuku nazar-ı itibara alınamaz esprisine bağlı. Adalet-i izafiye, hakiki adalet değil bu, izafi adalet.

Hanefi ve Hanbelî hukukçularının çoğunluğu, maslahat-ı âmme ve nizâm-ı âlem gerektirdiği takdirde, ta’zîr yoluyla idam cezasının verilebileceğini kabul etmişlerdir ki, buna “siyâseten katl” denmektedir. Meselâ, fiilen isyan etmese bile isyana hazırlandığı her halinden belli olan bir insanın, âmme maslahatı ve âlemin nizâmı düşünülerek, ta’zîr yoluyla idam edilebileceğini, Hanefi hukukçuların çoğunluğu kabul etmektedir. İşte Fâtih Sultân Mehmed’in “ekseri ulema tecviz etmişlerdir” diyerek ifade ettiği durum budur.

Diğer taraftan, Osmanlı hukukçuları, padişahın meşru emirlerine yapılan her çeşit itaatsizliği, umumi huzuru ve nizâm-ı âlemi ihlal edecek olan her türlü isyanı ve memlekette anarşi çıkarma hareketlerini, bağy suçu kabul etmiş ve buna sebep olanları da bâği olarak vasıflandırmışlardır. Bu isyan suçunun cezasının da idam cezası olduğunu fetvalarında açıklamışlardır.

M. F. Gülen: Kur’an-ı Kerim ifade ediyor onu, bağyin cezası idamdır; devlete başkaldırma, isyan…

İsyan eden, Padişahın kardeşi de olsa, şer’î hüküm değişmeyecektir. Meselâ Yavuz Sultân Selim’in, birisi Şi’îlerle ve bir diğeri de eşkiya ile ittifak ederek devlete isyan eden ve bağy suçu işleyen kardeşlerine karşı olan tutumu, tamamen şer’îdir. Ayrıca, Padişahların ister kardeşlerini isterse de sadrazamlarını katletmede, keyfe mâyeşâ hareket edemediklerini; Osmanlı Devleti’nde mahkemeden i’lâm ve Şeyhülislâmdan fetva alınmadan idam cezasının uygulanmadığını ve Osmanlı tarihindeki kardeş katilleri ve idamların yarıya yakınının, bir had cezası olan bağy suçuna sokulduğunu verilen fetvalardan anlıyoruz.

Ne var ki, nazariyat bu olmakla beraber bazen bağy denilen had suçunun şartları teşekkül etmediği halde, araya giren jurnalcilerin tahriki ve yalancı şahitlerin beyanıyla, Şeyhülislâmlardan bağy suçu imiş gibi fetva alındığı da görülmüştür.

M. F. Gülen: Olur olur.. mesele öyle kompoze edilip öyle sunulunca Şeyhülislam ne yapsın?!.

Yazar bu bahsi çok uzun ele almakta; Osmanlı tarihi boyunca meydana gelen katilleri sıralamakta ve herbirinin tahlilini yapmaktadır: Misal olması için üç tanesini kısaca nakledeceğiz:

1) II. Murad’ın amcası Mustafa Çelebi (II. Düzmece Mustafa), uzun süren saltanat mücadelesine girişmiş ve hatta Osmanlı ülkesinin Bizans ile paylaşılmasını da göze alarak imparator Manuel ile gizli ittifak dahi kurmuştur. Uzun mücadelelerden sonra yakalanarak bâği muamelesi görmüş ve idam edilmiştir. Bu bir had cezasıdır. II. Murad’ın küçük kardeşi Mustafa Çelebi de, Karamanoğulları ve Germiyanoğullarının tahrikiyle Bursa’ya yürümüş ve had cezası olarak idam edilmiştir.

2) Kanunî Sultân Süleyman, rakipsiz sultan olduğu için, kardeş katli mevzubahis olmamıştır. Ancak Kanunî, kendi çocuklarının idamına karar veren Padişahlardandır. Karısı Hürrem Sultân ve çevresinin tahriki ile, kendisini tahttan indirmeye azmettiği ve Padişah olmak isteği ile isyan ettiği şayiasına inanarak, bâğî vasfıyla Şehzade Mustafa’yı idama mahkûm eylemiştir. Bu idam kararı, görünürde bağy suçunun cezası olarak had cezasıdır. Ancak -yazara göre- bu meselede hem fetvayı veren müftünün, hem kararı veren kadının ve hem de bunları tasdik edip icrası için emir veren Kanunî’nin, yanıldıkları veya yanıltıldıkları bir vâkı’adır.

M. F. Gülen: Allahu a’lem… Oğluyla kendi arasında nazmen muhavere vardır.

3) Yazara göre, III. Mehmed, bu konuda en pervasız ve şer’î hükümlere aykırı davranandır denilebilir. Zira fitneye dair kuvvetli deliller olmadığı halde, siyâseten katl müessesesini suiistimal ederek, 19 tane erkek kardeşini ve basit jurnaller yüzünden kendi oğlu Şehzade Mahmûd’u, günahsız bir şekilde idam ettirmiştir. Bunun şer’î bir izahını yapmak mümkün değildir. Zira herhangi bir isyan söz konusu olmadığı gibi, fitne ve fesadın vukuu da tahakkuk safhasında değildir.

M. F. Gülen: İhtimal vermiş. Yanılma başka şey.. garazı varsa Allah’a hesap verir.

İşte görüldüğü gibi tatbikattaki durum farklıdır. Bir kısmı, tamamen şer’î hükümlere uygun olarak bağy suçunun had cezasını tatbik etmekten ibarettir. Bunlara siyaseten katl demek hatalıdır ve meseleyi bilmemekten ileri gelmektedir. Zira Padişah istemese de bu ceza mukadderdir. Devlete isyan edenin cezası elbette ki idamdır. Bir kısım uygulama ise, siyaseten katl müessesesine yani Fâtih’in Kanunnâmesinde “ekseri ulemâ tecviz etmişdür” dediği usule uygundur ve fıkıh kitaplarında şartlarına uyulmak kaydıyla açıklanmıştır. Bir diğer grup ise, ne şer’î hükümlere ve ne de Fâtih’in Kanunnâmesinde ifade ettiği, fıkıh kitaplarında da tecvîz edilen siyaseten katle uymaktadır. Elbette ki bu uygulamalar, gayr-ı meşrû’dur.

Bazı kardeş katli rivayetleri de vardır ki, bunlar doğru değildir, Batılıların iftiralarıdır: Ezcümle, pekçok tarihçiye göre, Fâtih Sultân Mehmed’in küçük yaştaki kardeşi Ahmed’i daha 11 aylıkken katlettiği iddiası bir iftiradan ibarettir. Bazı kaynaklar da, olayı doğrulamakla beraber, Şehzade Ahmed’i haksız olarak katledenin Evrenos-zâde Ali Bey olduğunu ve bu sebeple Fâtih tarafından idam ettirildiğini kaydetmektedirler.

Hasılı; Osmanlı Devleti’ni tehdid eden en büyük tehlike, yabancılara sığınan şehzade veya diğer hanedan mensuplarının, tahtın mirasçısı olduklarını iddia etmeleri ve başta Bizans ve İran olmak üzere, düşman ülkelerin de bu fırsattan yararlanmak arzusudur.

M. F. Gülen: Cem Sultan işte.. gitmiş, Roma’ya sığınmış, Memlüklüler’e sığınmış bir dönemde. Biz Saint Pierre Kilisesi’nin karşısında bir otelde kalmıştık. Eski, beşyüz küsur senelik bir otel. Kapıdan girişte sağ tarafta büyükçe bir posteri asılıydı Cem Sultan’ın. Vatikan’ın takdirine mazhar olmuş, çünkü Cem Sultan gitmiş, oraya sığınmış. O resim çok dikkatimi çekmişti benim. Sen ülkende ol, ne işin var senin orada? II. Bayezıd kardeş katli yapacak bir insan da değil.

İslâm dinini dünyanın her tarafına yaymayı gaye edinmiş ve kendilerini ilây-ı kelimetullâhın en büyük temsilcisi kabul etmiş olan Osmanlı sultanları, böyle bir fitneyle ülkenin parçalanabileceğinin, bunun düşmanların işine yarayacağının ve i’lây-ı kelimetullâh hizmetinin sekteye uğrayacağının farkındaydılar. İşte, böyle bir duruma fırsat vermemek için, Şeyhülislâmdan aldıkları fetvalarla, kardeşlerini bile feda etmişlerdir. Binaenaleyh, kardeş katli meselesini, keyfî iradeyi hâkim kılmak şeklinde değil, nizâm-ı âlemi devam ettirmek için şer’î hükümlerin tatbiki tarzında değerlendirmek icabeder. Bu arada vatana ihanet suçunun her hukuk nizâmında idamla cezalandırıldığını da unutmamak gerekir.

Fâtih Sultân Mehmed zehirlendi mi? Onu zehirleyen Yakub Paşa’nın Yahudi olduğu söyleniyor. Bu doğru mu?

Neşrî, Lütfi Paşa, Âli, Solakzâde, Âşıkpaşa-zâde gibi Osmanlı tarihçileri, Fâtih’in zehirlendiğine dair herhangi bir kayıt düşmezler. Fakat bazı tarihçiler, Hekim Yakub Paşa Fâtih’i tedaviye devam ederken, onun vezir olmasından rahatsızlık duyan Karamanî Mehmed Paşa’nın kasıtlı olarak Hekim Larî Acemî’yi devreye soktuğunu, verilen ilaçlar neticesinde fenalaşıp kurtulma ihtimali olmayınca Hekim Yakub Paşa’nın da müdahale etmediğini ve Karamanî Mehmed Paşa ile Hekim Lari Acemî’nin kasden Fâtih’in vefatına sebep olduklarını ifade etmektedirler. Bunlara göre Hekim Yakub Paşa’nın öldürme kasdı mevcut değildir.

M. F. Gülen: Bugün acaba onları alsalar, adlî tıbba gönderseler, kriminolojik olarak zehirlendi mi, başka türlü mü öldü, -çünkü tahnid edilmiş, aynı zamanda vücutları çürümeden duruyor- belli olur mu acaba? Bu türlü tarihi şahsiyetlerde bence hiçbir mahzuru yoktur, meseleyi kesip atmak için o da yapılabilir. Mesela Yavuz için şir-pençeden, çıbandan dolayı öldü diyorlar. Ama öyle civanmert bir insan basiretli, öyle ufuklu, öyle engin bir insan.. O, Devlet-i Aliye Şiiler tarafından kuşatılacakken, Şii yayılmacılığının olduğu dönemde Safevî devletini bertaraf etmiş, Anadolu’yu temizlemiştir. Onlar her türlü hileye başvururlar. O Hasan Can’dan da şüphem var. Şah İsmail’in yanında bir insan. Yavuz cennetmekan vefat ederken de bir lafı var, bana dokundurma gibi geliyor. “Allah’a gidiş var” diyor. Yani belli değil, o da çıkarılıp bakılabilir. Arseniğin kullanılması meselesi de çok eski, Roma tarihinde Hristiyanlara karşı kullanmışlar, eskilere dayanıyor. Neye yarar bu? Fatih’i geri getirir mi, getirmez mi? Ayrı bir mesele de, sen burada hüküm verirken daha kat’i hüküm verirsin. Niye olmasın ki, Turgut Özal nasıl öldü, hala konuşuluyor. Bülent Ecevit nasıl öldü, hala konuşuluyor bunlar. Akıldan uzak değil.

Tam aksine diğer ikilinin tam bir planı vardır. Hekim Yakub Paşa, başlangıçta Sultânın hekimi olarak göreve başlayınca, Yahudidir ve bir süre Müslüman olmamıştır. Ancak sonradan Müslüman olmuş ve vezirlikle taltif olunmuştur.

Buna karşılık, bazı tarihçiler de, Hekim Yakub Paşa’nın bir Yahudi dönmesi ve İtalyanların veya Venediklilerin ajanı olduğunu, Fâtih’in İtalya’ya kadar uzanmasından korkan Avrupa’nın ona böyle bir suikast hazırladığını ifade etmektedirler. Bu iki ihtimalde de Fâtih, zehirlenmiş olmaktadır.

M. F. Gülen: Benim kanaatim de öyle.. çünkü Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem Müstedrek’teki İstanbul’un fethedilmesiyle ilgili hadis-i şerifi gibi, başka bir yerde gördüm, “Roma da fethedilecektir” diyor. Onun için Osmanlı’nın gözü oradaymış. Fatih -Cennetmekan- öyle bir sefere hazırlanırken, durup dururken ölüyor. Aşağı yukarı 56-57 yaşında; tam donanımlı olduğu bir dönemde. Devlette birlik ve beraberliğin sağlandığı bir dönemde.

Fâtih döneminden itibaren Osmanlı Padişahları hür kadınlarla evlenmeyi neden terk etmiş ve Cariyelerle aile hayatı yaşamayı neden tercih etmişlerdir? Böylece Türk olmayan unsurlar Osmanlı Sarayına girme fırsatı elde ederek Türkler dışlanmamış mıdır?

Fâtih Sultân Mehmed’den sonra, nasıl devlet ve kapıkulu kadroları, devşirme erkeklere bırakılmışsa, Harem’deki kadınlar saltanatı da devşirmelere ve dışarıdan satın alınan değişik milletlere mensup cariyelere terk edilmiştir. Fâtih devrinden Osmanlı Devletinin yıkılışına kadar, kahir ekseriyetle Osmanlı Padişahları, nikâh akdiyle ve hür kadınlarla evlenmeyi terk etmişlerdir; bunun yerini cariyelerle ve nikâh akdi yapmadan karı-koca hayatı yaşama usulü almıştır.

M. F. Gülen: Zannetmiyorum ben onu. Yıldırım cennetmekan da Bizans’tan kadın alıyor, Olivera ve Despota. Bizans’ın içini, o saraydan aldığı kadınlarla okuma adına ona ihtiyaç duyuyor. İstanbul’u fethetme sevdası var. Adam iki defa orayı kuşatıyor. O Anadolu belası başına açılmasa İstanbul’u fethedecek, o şeref kendisine ait olacak. Yani bu mülahazaya bağlanabilir bunlar. Diyelim Hürrem Sultan, Beyaz Rusya’dan alınıyor, orayı okumanın yolu odur belki. Yani böyle makul bir mahmil varsa şayet, bence, meseleyi ona bağlamak daha doğrudur. Ben de arkadaşlarıma diyebilirim; “Bir ülkede onlarla akrabalık bağı kurmak suretiyle insanların ruhlarına nüfuz imkanı varsa, -arkadaşlarımız ona katlanabilirler mi, katlanamazlar mı- evlilik bağları kursunlar. Afrika’da o siyahlarla evlensinler. Ailelelerinin içine girsinler, akraba olsunlar onlarla. Bazılarının zararları da olabilir. En çok kötülük yapan Kösem sultan derler, Mahpeyker.. o cami yaptıran, pek çok hayırlı işe ön ayak olan kadın. Ama insan.. hırsı var.

Yazara göre, bunun bazı sebepleri şunlardır:

1- Bugün Türkiye’de ve başka dünya devletlerinde, devletin başını en çok ağrıtan hadise devleti yönetenlerin ailesi ve hanedan söylentileridir. Dünyada bazı başbakanların eşlerinin adları, Mafya liderlerinin isimleriyle birlikte telaffuz edilmektedir. Böyle olmasa bile, yakınlarının işe karıştığı ve devlet pastasından pay talep ettikleri, bir vakıadır. Osmanlı Padişahları, devleti, kayınbiraderlerden, yeğenlerden, dayılardan ve amcalardan korumak için böyle bir riske girmemeyi tercih etmiştir.

2- Osmanlı Devleti’nin sınırları bir zamanlar 24 milyon km2yi bulmuştur. Böylesine geniş bir ülkeyi idare etmek devlet sırlarının dışarıya sızmamasını gerektirmektedir. Bunun için de Padişah’ın ailesinin taşra ile alakasının olmaması lazımdır. Bunun da yolu aile hayatını Harem’den başka varacağı yer olmayan cariyelerle devam ettirmektir.

3- Birden fazla evli olan Osmanlı Padişahlarının nikâh ve düğün yapmamalarında, devletin bütçesini sarsacak düğün ve nikâh masraflarından ve yapılacak israflardan kaçınma düşüncesi de tesirli olmuştur. Bunun en acı misâli, I. İbrahim’in Telli Haseki ile yaptığı evliliktir ve maalesef devlet para darlığı içinde olmasına rağmen, düğün için en az bir sefer masrafı kadar masraf yapılmıştır. Lale devrinde yapılan düğünlerin çoğu bu denilenleri teyit edecek mahiyettedir.

4- Bu arada, çevrede beylik ve fethedilecek memleketin kalmaması, yakın devlet olarak İran gibi Osmanlıların sevmediği sülalelerin bulunması da, eski bey ve kral kızları ile evlenme âdetini ortadan kaldıran sebepler arasında sayılabilir.

İslâm Hukukuna göre, cariyelerle nikâh akdi ile evlenmek caiz ise de, nikâh akdi yapmadan istifrâş hakkını kullanarak yine karı-koca hayatı yaşamak mümkündür. Padişah, başka bir erkekle evli olmayan bir cariyesi ile herhangi bir nikâh akdi olmadan karı-koca hayatı yaşayabilir. Efendi’nin istifraş hakkına dayanarak cariyesi ile karı-koca hayatı yaşamasına teserrî de denmektedir. Osmanlı Padişahları bir kısım cariyeleri ile nikâh akdi yapmasına karşılık, istifraş hakkı bulunan bir kısım cariyeleri ile de teserrî yani nikâh olmadan karı-koca hayatı yaşamıştır. Kitabın sonunda anlatılan Harem bahsi münasebetiyle bu mevzu ileride detaylıca ele alınacaktır.

Osmanlı Hukukunda afyon, esrar ve kokain yasak mıdır? II. Bâyezid’in, gençliğinde esrar ve benzeri keyif verici maddeleri kullandığı ve içki içtiği doğru mudur?

Ebussuud Efendi ve benzeri Osmanlı Şeyhülislâmları, çok sayıda fetvalarıyla, bene (haşhaş), berş (afyonlu şurup), afyon, ma’cûn ve esrar adıyla bilinen bütün uyuşturucu maddelerin, açıkça haram olduğuna dair fetvalar vermişlerdir.

II. Bâyezid’in uyuşturucu kullandığı ve içki içtiğine dair olan söylentiler, olaylar tahkik edildiğinde, delilsiz isnâdlar şeklinde kalmaktadır.

II. Bâyezid döneminde, İspanya ve Portekiz’deki Katolik devletler tarafından katliama ve sürgüne maruz bırakılan Yahudilerin Osmanlı topraklarına yerleşmeleri nasıl olmuştur?

Endülüs’te, Emevilerin kurdukları İslâm Medeniyeti sayesinde tam bir hürriyet içinde ve emân altında yaşayan diğer din mensupları arasında Yahudiler de vardı. Yahudiler de zimmî sayılıyor ve İslâm Ülkesi olan Endülüs’te huzur içinde yaşıyorlardı. Ne zaman ki, Endülüs’te bulunan Müslüman devlet 1492 tarihinde yıkıldı ve yerine tamamen Roma zihniyetine hâkim Hıristiyan kuvvetler hâkim oldu; o zaman Hıristiyanlık dışındaki din mensupları büyük bir zulme maruz kalmaya başladılar. Yahudiler de bu zulümden paylarını aldılar ve hatta vatanları olan İspanya’dan sürgün edildiler. Herkes bunlara sırtını dönüyordu. Yahudi olsalar da o dönemde mazlum durumuna düşen bu insanlara bir Müslüman devlet olan Osmanlı kucak açtı. Bunu yapan da II. Bâyezid idi. Kemal Reis komutasındaki Osmanlı donanması, katliama maruz kalan Yahudi ve Müslümanları, gemilerle daha emin bölgelere taşıdı ve özellikle de Yahudileri Osmanlı ülkesine getirdi.

M. F. Gülen: Bazı tarihçiler derler ki; II. Bayezıd döneminde donanma esas müslümanları almak için gitti oraya, fakat müslümanlar katledilmiş veya dağa, bağa kaçmışlardı. Hala, günümüzde bile o dağların tepelerinde, zirvelerinde yaşayan bedevileşmiş insanlar var, o dönemde, Ferdinand zulmünden kaçan insanların torunları. Sonra donanma oradan boş dönmemek için Yahudileri aldı Türkiye’ye getirdi ve uzun zaman da problem olmadı Yahudiler. Devlet zaafa uğrayınca, o Galata bankerleri filan derken problemler çıktı… Kim bilir belki Duyun-u Umumiye’ye ve devletin ekonomik açıdan yıkılıp bütünüyle sarsılmasına sebebiyet verenler de onlardı. Bu konularda da meseleleri bir vakanüvis gibi tespit etmediğimizden kestirip atmak çok doğru değil. Ama istisnaları olmakla beraber Katoliklerin müslümanlara karşı tavrı hala devam ediyor. İlk açıldığımız yerlerden birisi eski İspanya, orada Kurtuba’da bir üniversitede bir şeylere teşebbüs edildi, bırakmadılar. Arkadaşlar “burada ne yapılabilir” diye çok düşündüler ama çok katılıkla karşılaştılar.

Osmanlı, o dönemde Endülüs’te olup bitenlerden haberdârdı ama içeride şehzadeler arasında kavgalar vardı. Korkut bir tarafta, Ahmet bir tarafta, Yavuz cennetmekan bir tarafta.. bir de Cem gailesi… Böyle askeri oraya sevketme, müslümanlara sahip çıkma, orada bir cephe oluşturma.. o günün şartlarına göre, gemilerle gidilecek, donanma-yı hümayun oraya sevkedilecek. Çok da gelişmiş değil donanma.. Kanuni döneminde gelişiyor. O değişik kaptanlar, Piri Reisler, Barbaroslar falan, Kanuni döneminde, korsanlık yaparken devlet-i Aliyye vesayetine giriyor, orada emir oluyorlar. O günkü şartları nazar-ı itibara alarak mümkün müydü, değil miydi?!. Kendi başının derdine düşmüşsün, iç gaileler var.

Erdebil Şeyhleri’nin torunu Şeyh Cüneyd, oğlu Şeyh Haydar ve bunların halifelerinden olan Şah Kulu isyanlarını nasıl açıklarsınız? Bunların evlâd-ı Resul oldukları da iddia edilmektedir. Halbuki ilk Alevî isyanını çıkartan ve Anadolu’yu Şiileştirmeye çalışanların bunlar oldukları söylenmektedir. Şah İsmail fitnesi nasıl başlamıştır? Yavuz Sultân Selim’in Alevî katliamı yaptığı söylenmektedir. Bu doğru mudur?

Erdebil, eskiden Azerbaycan beldelerinden olan Tiflis, Baku ve Şiraz arasında mühim bir ticâret merkezi olduğu gibi, bir zamanlar bütün İran’a hâkim olan Şiî Safevî sülâlesinin de taht merkezidir. Şia’nın siyâsî âleti olana kadar, bu aile, Erdebil’de ehl-i ma’rifetin mercii ve melcei olmuştur.

Şeyh Safiyyüddin’in torununun torunu ve 5. Şeyhi olan Şeyh Cüneyd (1447-1460), Şii mezhebine geçerek bu mübarek neslin itibarını siyâsete alet etmeye başlamıştır. O, şeyhliğine şahlık katmak istemiş ve ancak muvaffak olamayarak 1460 yılında katledilmiştir. Yerine geçen oğlu Şeyh Haydar da aynı gayeyi devam ettirmiş ve Anadolu’yu Şiîleştirmek metodunu kullanarak şahlığını pekiştirmek istemiştir. Yerine geçen Şah İsmail ise, Erdebil Sofuları veya Halifelerini Anadolu’ya göndererek, Anadolu’yu hem  Şiîleştirmeyi hem de hâkimiyeti altına almayı hayatının gayesi edinmiştir.

Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran ve hem şeyhliği hem de şahlığıyla Anadolu üzerine yürüyen Şah İsmail, halifeleri vasıtasıyla Anadolu’yu tam bir anarşiye sürüklemiştir. Bu arada Antalyalı Hasan Halife ve oğlu Şahkulu veya Osmanlı tarihçilerinin ifadesiyle Şeytan Kulu eliyle Anadolu’daki Alevileri Osmanlı Devleti aleyhinde teşkilâtlandırmaya başlamıştır. Antalya’dan Manisa’ya dönen Şehzade Korkut’un hazinesini vuran Şahkulu, bununla da yetinmeyerek Antalya’yı basmış, baş kâdı ile birlikte çok sayıda insanı katletmiştir.

İşte 918/1512 yılında Anadolu’yu Şi’a tehlikesinden kurtarmak isteyen Yavuz Cennetmekan, Şah İsmail’in üzerine gitmeden evvel, zikredilen bu hadiseleri biliyordu ve Anadolu’daki Şii Türkmenlerin binlerce insanı katlettiklerinin de farkındaydı. Bu yaraya parmak basmak için, meseleyi müzâkere etmek gayesiyle bir Divan toplantısı yapmış ve başta İbn-i Kemal olmak üzere büyük âlimlerin de katıldığı bu toplantıda Kızılbaşlarla ilgili neler yapılması gerektiğini kararlaştırmıştır. Tabii ki, mü’eyyed min indillah denecek kadar maneviyâtı yüksek olan Yavuz’un dinin yasakladığı katliamı ve hem de Müslümanım diyen bir gruba karşı yapmış olması mümkün değildir. O, İbn-i Kemal gibi bir âlimden de gerekli fetvayı aldıktan sonra, Anadolu’yu kasıp kavuran ve Kızılbaş adı altında her yerde Osmanlı Devleti’ne karşı kıyam eden bu insanların teftiş ve tahkik olunarak, uslanmayanlarının katledilmelerini ve uslanması muhtemel olanlarının ise hapsedilmelerini emretmiştir.

Bunların sayıları bazı tarihçilere göre yaklaşık 40.000 kişidir ve bunlardan ne kadarının öldürüldüğü de kesin belli değildir. Ancak bu isyancı grupların bastırılmaması halinde, Şah İsmail’in üzerine gitmenin tamamen yararsız olduğu da gün gibi ortadadır.

Yavuz’un Kürtleri katliama tâbi tuttuğu ve hatta onlar hakkında ağza alınmayacak ifadelerle dolu olan bir dörtlüğü olduğu doğru mudur?

Bu iddianın tam tersi doğrudur. Yani Yavuz olmasaydı, bugün Doğu Anadolu’daki ehl-i sünnet olan Kürtler, Şî’a’nın tasallutu altında olurlardı. Osmanlı Devleti’nin Doğu Anadolu ile alakası, 15. yüzyıla kadar uzanır. Ancak bölgenin Osmanlı Devleti’ne iltihakı, 1514’de kazanılan Çaldıran Zaferi’nden sonradır.

Henüz Trabzon Sancakbeyi iken Şia tehlikesini fark etmiş ve babasını İstanbul’da ikaz dahi eylemiş olan Yavuz Sultân Selim, Padişah olunca, şuurlu âlim İbn-i Kemal’in de yerinde ikazlarıyla, hem İslâm birliğini bozan ve hem de Doğudaki Sünnî Kürt ve Türkmen aşiretlerini rahatsız eden Safevî tehlikesini bertaraf etmeye azmetti. Allah’ın yardımıyla 1514 tarihinde kazanılan Çaldıran Zaferi ile, Şah İsmail’in Anadolu üzerindeki siyasî ve dinî emellerine son verildi. Bu mühim zaferin kazanılmasında tamamen Sünnî olan ve gazada Yavuz Selim’in yanında yer alan Sünnî Kürt ve Türkmen aşiret beylerinin de büyük rolü vardı. Bu bölgenin kendi başına kalmasının mahallî halkın güvenliği açısından tehlikeli ve Osmanlı Devleti’ne katılmanın siyasi, hukuki ve İslam birliği gibi her açıdan çok karlı olacağını idrâk eden Kürt ve Türkmen Beyleri, kendi meyil ve arzuları ile, Osmanlı Devleti’ne itaat etmenin zaruretini anlamışlardı. Büyük âlim İdris-i Bitlisî tarafından Padişah’a yapılan telkinler neticesinde, Doğu ve Güneydoğu bölgesinin tamamı, bir iki ay içinde Osmanlı Devleti’ne iltihâk etti. Yavuz Sultân Selim, bu büyük âlimi taltif etmek üzere kendisine bir ferman göndermiş, mektubunun başında Diyarbekir Vilâyeti’nin sulh ile fethine vesile olduğu için İdris-i Bitlisî’ye teşekkür etmiştir.

M. F. Gülen: Tarihte onların Şeyh Bitlisî ile bir anlaşması olduğu söylenir. O anlaşma dört asır da arızasız devam etmiş. Doğu ve Güneydoğu’da Batılılar halkın kafasını karıştıracakları ve yeniden fitneyi alevlendirecekleri güne kadar tam bir sulh ve huzur hakim olmuş.

Kanunî Sultân Süleyman’a Kanunî denmesinin sebebi nedir? Bazı kimseler, şer’-i şerifi terk ederek Avrupa’dan kanunlar almasından dolayı bu isimle yâd edildiğini söylemektedirler. Bu iddianın aslı nedir?

Sultân Süleyman’a “Kanunî” unvanının verilmesinin asıl ve birinci sebebi; Osmanlı Hukuk tarihinde, sınırlı yasama yetkisini kullanarak en çok ve en muntazam kanunların, Sultân Süleyman zamanında tedvîn olunmasıdır. Bir diğer sebep de, O’nun döneminde, kanunların hiçbir fark gözetilmeksizin herkese âdil bir şekilde tatbik edilmesidir.

Kanunî Sultân Süleyman, şerîata aykırı kanunlar hazırlatmamıştır; ancak şer’îliği tartışmalı olan bazı meselelerde, Ebüssuud gibi, büyük İslâm hukukçularının fetvalarına dayanarak ve İslâm Hukukunun kendisine tanıdığı sınırlı yasama yetkisini kullanarak, kanun hükümleri ortaya koydurtmuştur. İslâm Hukukunda râcih kavil vardır; mercûh kavil vardır. Sultân Süleyman, bazı konularda, asrın maslahatlarını da göz önüne alarak, Ebüssuud gibi âlimlerin kanaatiyle, mercûh yani zayıf olan görüşü, râcih yani kuvvetli olan bir görüşe tercih yolunu ihtiyar eylemiştir.

Bütün bunları yaparken de, şerîata karşı muhalefet olmaması için titiz davrandığı; manevî mes’ûliyetten kurtulmak gayesiyle, vefatı anında Ebüssuud’dan aldığı fetvaların kendisiyle beraber defnedilmesini vasiyet eylediği

M. F. Gülen: O menkıbedir ama, Kanuni gibi böyle şuurlu bir insanın yapabileceği türden bir şeydir. Yoksa o kağıtların orada manası olmadığı gibi Münkir-Nekir’in o kağıtları alıp okuyacak halleri de yok.

ve en önemlisi de kendi devrindeki kanunları kendisi değil, zamanındaki Ebüssuud gibi İslâm âlimlerinin hazırladığı da bilinmelidir. Bununla beraber, sayıları 200’ü geçen bu Kanunnâmeler, Osmanlı Hukuk sisteminin tamamı değildir. Belki %10’u bile değildir. Zira Osmanlı Hukuk sisteminin %90’ı, fıkıh kitaplarında ifadesini bulan şerî hükümler yani şeriattır. Kanuni döneminde de durum böyledir.

Mimar Sinan’ın Ermeni olduğu söylenmektedir. Mimar Sinan kimdir?

M. F. Gülen: Olsun ya, ne olacak.. siz Süleymaniye Camii’nde Ermenilik görüyor musunuz? Elli tane öyle eseri var.. Erzurum’daki Lalapaşa Camii de onun eseri, Lalapaşa tarafından ona yaptırtılmış. Edirne’deki Selimiye Camii, dünyada eşi-emsali olmayan bir şey.. M. Sinan ihtida etmiş, müslüman olmuş ve hayatının sonuna kadar bir arpa boyu ihanet etmemiş. Ecdad itibarıyla, bizler neymişiz eskiden; Şamanist mi Animist mi belli değil, ama elhamdulillah müslüman olmuşuz.

Farklı rivayetlere yer veren Yazar neticede kısaca şöyle diyor: Bize göre doğru olan, Sinan’ın, bir devşirme olduğu ve aslen Hıristiyan bir aileden gelse bile, sonradan Türkleşip samimi bir Müslüman haline geldiğidir. Er-Risâlet’ül-Mi’mâriyye’de Sinan-ı Kayserî diye anılmaktadır. 1585 tarihli Sinan’a ait bir vakfiyede ise, kardeşlerinden birini Kayseri’den getirdiği ve Müslüman yaptığı kaydolunmuştur. II. Selim’in, Karaman ve Kayseri’deki gayr-i müslimleri Kıbrıs’a nefyetmesi ile alakalı bir fermanı üzerine, Ağırnas Köyü mensuplarının bu karardan istisna edilmeleri için, Mimar Sinan, Padişah’a müracaat etmiş ve bu dilekçesi kabul edilmiştir.

1538 Kara Boğdan seferinde Prut Nehri üzerinde 13 günde bir köprü inşâ edince Padişah’ın takdirini kazanmış ve 1539 yılında da mimar-başı seçilmiştir. 35 yıl bu vazifede kalan Sinan, Osmanlı Devleti’nin her bölgesinde, şaşılacak bir sür’at ile sayısız eserler meydana getirmiştir. Kaynaklar, Mimar Sinan’ın 80 küsur Cami; 80 küsur Mescid; 57 Medrese; 22 Türbe; 7 Dâr’ül-Kurrâ; 17 İmaret; 3 Dâr’üş-Şifâ; 7 Su yolu kemeri; 8 Köprü; 35 Saray; 20 Kervansaray; 6 Mahzen ve 48 Hamam inşâ ettiğini çok az farklarla nakletmektedirler.

Hasılı; Sinan’ın nesli nereden gelirse gelsin, o kabiliyete sahip çıkarak onu “Koca Sinan” yapan Osmanlı Devleti’nin ilme ve teknolojiye saygı duyan zihniyetidir.

M. F. Gülen: Masanın başında oturup sadece proje üretseniz, yine de bunları yapamazsınız. Fakat Sinan bizzat nezaret etmiş. Bir de eskiden beridir arz ediyorum, şimdi statikle alâkalı elde hiçbir yazılı metin mevcut değil. Bu nasıl bir dehadır ki, bütün projeler kafasında. O Sultan Selim Camii’ne bakacak olursanız; o kadar geniş kubbe, kenarlarda sadece sütunlar vardır, merkez-kaç her zaman mukadderdir. Ayasofya’yı yapanlar bunu tam hesaplayamamış olacaklar ki, Mimar Hayreddin gelmiş, takviyede bulunmuş. Evet, insan M. Sinan’ı anlamakta zorlanıyor, adamın kafası makine gibi bir şey, o projeler yazılı değil, hepsi kafasında.

Celâlî isyanları hakkında bilgi verebilir misiniz? Sizce bunların sebepleri nelerdir?

Celâlî, Celâl’e mensup demektir. Yavuz Sultân Selim zamanında Bozok’ta 1519 yılında isyan eden Kızılbaş Şeyh Celâl’in isyanı üzerine, daha sonra meydana gelen isyanlara hep Celâlî isyanları ve âsilere de Celâlîler denmiştir. O halde, celâlîliği, geniş anlamda, devlete isyan yani bağy veya “hurûc ales-sultân” diye de isimlendirebiliriz.

Celâlî isyanlarını iki ayrı safhada incelemek mümkündür: Birinci safhada, Safevi Devleti’nin himayesinde, bir mezhep mücadelesi tarzında başlayan ve daha ziyade İran’ın tahrikleri sonucu Osmanlı Devleti’ne fırsat buldukça isyan eden Şi’î Türkmenlerin hareketleridir. Bunlara Alevî veya Kızılbaş isyanları da denmektedir. Bu manada en önemli isyan II. Bâyezid devrinde Antalya taraflarında başlayan Şahkulu isyanı idi. Çaldıran Zaferi bu tip isyanları ortadan kaldırmaya yetmedi ve 1519’da Yavuz tarafından bastırılan Şeyh Celâl isyanı ile, artık memnun olmayan kitlelerin hareketine adını veren olay meydana gelmiş oldu.

İkinci safha ise, Osmanlı Devleti’nin hukukî, sosyal ve iktisadî hayatının bozulması ve bunun neticesinde devlet teşkilâtında kayırmaların, baskıların, zulümlerin ve rüşvetin artması üzerine, bu sebeplerden biriyle devlete kırgın olanlar ile daha evvel Celâlî isyanlarının temelini teşkil eden mezhep mücadelesinin birleşmesi safhasıdır. İşte bu noktada devletin idaresinden hoşlanmayan gruplar, bu öfkelerini ortaya koymak üzere bir çıkış yolu aramışlar ve maalesef devlete baş kaldıran her reisin arkasında yer almaya başlamışlardır. Bunlara Safevi devletinin tahriklerini ve seferlerde alınan kötü neticeleri de ekleyince, Osmanlı Devleti’nin en az 200 yılına damgasını vuran Celâlî isyanları ortaya çıkmıştır.

Kuyucu Murâd Paşa kimdir? Neden Osmanlı tarihinde zulmün kötü misâli olarak gösterilmektedir?

Peçevî, bu büyük devlet adamını, “Bu ol vezir-i azamdır ki, Memâlik-i Âl-i Osman’ı eşkıyadan temizlemişdir ve 500 yıl önce Şeyh-i Ekber Hazretleri (Muhyiddin-i Arabî) “Kuyucu Koca” diye ona işaret ile kitabına yazmıştır” şeklinde kısaca anlatmakta ve daha fazla izahın gerekli olmadığını ilave etmektedir.

Aslen Hırvat olan bu devlet adamı, Anadolu’daki eşkıyayı katletmiş ve katlettiği eşkıyayı kuyuya attırdığı için de Kuyucu lakabını almıştır. 90 yaşına kadar istikametli bir hayat yaşamış ve Padişah’ın Baba iltifatına mazhar olmuştur. Bir asra yakın Osmanlı Devleti’ni alt üst eden Celâlî isyanlarını Murad Paşa sona erdirmiştir. Tarihlerin kaydettiğine göre, Kuyucu Murad Paşa’nın üç sene süren bu eşkıya temizleme hareketi sırasında, 50.000 küsur eşkıya öldürülmüştür. Elbette ki bunlar arasında masum olanlar da vardır ve bulunabilir. Ancak aleyhteki ithamlar tamamen, mezhep taassubundan kaynaklanan ve tek taraflı olan abartmalardır.

M. F. Gülen: Resmî tarih de öyle diyor; onu zalim, gaddar, hattar, önüne geleni öldüren, sonra kuyulara atan bir adam olarak anlatıyor. Sanki şimdilerin anti-terör timi, Güneydoğu’daki faili mechuller, asit kuyuları filan… Maalesef…

Farklı bir anlatım tarzı olmuş Bilinmeyen Osmanlı.

Soru: Kitapın sistematiğinde, hep böyle şüpheli, netameli sorular ve konular alt alta getirilip arka arkaya sıralanınca, nsanların zihninde olumsuz bir şey bırakma ihtimali de olabilir mi? Arada olumlu mevzular da sıkıştırılabilir mi kitabın sistematiğine?

M. F. Gülen: Olumsuz şeylere cevap veriliyor; Risalelerden çok nakillerde de bulunuyor, risale felsefesi var Yazar’da. Aslında bâtıl çok tasvir edilmeden, öbür şeylere hafif işarette bulunduktan sonra, mesela diyelim Yavuz, II. Bayezıd cennetmekan, bir Kanuni.. yaptıkları şeyleri, adam 46 sene devletin başında.. cihan devleti.. yabancıları bile imrendiriyor. Bu güzel şeyler anlatılabilir. Bir de kitabın içine değişik hadiseler sıkıştırılınca, diyelim burada 20 tane negatif hadise var, biz bunların hepsini birden görünce ‘Osmanlı devletinde de böyle kargaşa varmış…’ demeden kendimizi alamayız. Oysa ki bilmiyoruz, günümüzde bir haftada dağda bu kadar hadise oluyor. Birleşmiş Milletler içinde, silahlı kuvvetler olarak kaçıncı sıradasınız, mekanize birlikleriniz var, uçaklarınız var, fakat bir sürü hadise oluyor. Zannediyorum, bugün cereyan eden hadiselerin bir haftalığı, bütün Osmanlı dönemindekilere denktir. Üstad bir yerde işaret ediyor; değişik zamanlarda atılmış tükürüklerin hepsine birden bakınca insanın midesi bulanır. Oysa ki bir asırda bir tane adam bir yere bir tükürük atmış.. Osmanlı döneminde bir tane mi, iki tane mi recm olmuş zinadan dolayı. Şimdi altı asırı düşünecek olursanız… Günümüzde aile, hassasiyet, mahremiyet, kıskançlık falan yüzünden her gün o kadar oluyor, o kadar kadın-erkek ölüyor. Televizyonu her açtığınızda, -bağışlayın- ‘bilmem kiminle ne yaptı, sonra sokağın ortasında vurdu, sonra babasının mezarında kafasına kurşun sıktı.’ türünden haberler duyuyorsunuz. Her gün benzer haramiliklerle, hadiselerle karşılaşıyorsunuz. İşte bu üst üste yığma da böyle… Tabii kitapların azizliği…

Soru: Tarihî hadiselerin aynıyla değil de misliyle tekerrür ettiğini buyurmuştunuz? Bu misliyeti anlamak nasıl olacak?

M. F. Gülen: Biraz şartlar ve konjonktür tesirli olur, onlara yeni renkler, özellikle de kendi rengini katar. Yoksa her şey benzer şekilde devam ediyor. Bugün yapılan mezalim, ya da bir 27 Mayıs’ta yapılan mezalim, bütün Osmanlı döneminde yapılan mezalime denktir. 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de olan şeyleri düşünün; mesela binlerce genç, o vahşet yuvası Guantanemo hapishanesinde yapılan zulümlere denk bir mazlumiyete Türkiye’de, Türkiye hapishanelerinde maruz kaldı. Hem milliyetçi hem de solcu gençler.. bir gizli güç onları zıt fikirler olarak sokağa saldılar, kıran kırana girdi o gençler birbirlerine, sokaklar kan seylaplarıyla doldu.. sonra tuttu onları hapishanelerde işkencelerle kırdılar, birer birer öldürdüler. Çok kısa, 4-5 senelik bir dönemde binlerce insan zulüm gördü. Ve hiçbir mantığı da yoktu o meselenin. Hiçbir problemi halletmedi. 27 Mayıs’ta ne oldu; darbe yaptılar, insanları içeri aldılar, üçyüz küsur milletvekilini adi eşkiya gibi, ahırda yatırır gibi yatırdılar. İnsanların tabii ihtiyaçlarını bile görmelerine fırsat vermediler. O hatıralarda vardı, Merhum Menderes’e yapılanlar. Bu rezaletler dünya milletlerinin gözünün içine baka baka yapıldı. Tarih affetmez onu, Allah da affetmez. Fakat şimdi, ihtilale teşebbüs etmiş 3-5 tane insan içeri atılınca kıyamet koparılıyor. Üniforma dinlemeden, adamlar orada kanunları ayaklar altına alıp çiğniyorlar. Hukuka başkaldırıyor, asiyi müdafaa ediyorlar açıktan açığa. Hepsi rezalettir bunların. 27 Mayıs da gördüm ben, 12 Mart da. 12 Mart’ın gadrine uğradım, hapis yattım, 12 Eylül’de de altı sene kaçtım. Altı sene, size kolay gelir. Bir yere girip ‘burada kalacağım’ diyorum; kapının önünde bir tıkırtı olunca, ‘arabayı hazırla, kaçalım buradan’ diyorum. Altı sene yurtsuz, yuvasız.. kışın ortasında karın içine gömülüp kaldığımız yerler oldu. Namazı da öyle bir yerde kılıyorduk. Dile kolay. Ama benimki o diğer arkadaşlara göre hafif kaldı. Şimdi, güya asayiş ve nizamı temin adına yaptılar bütün o mezalimi. Niye Osmanlı nizam-ı alem adına evlatlarını öldürdüğü zaman çok görüyorsunuz? Kaç tane öldürülmüş adam var? Hepsini toplasanız 15 tane yapmaz, altı asır.. Binnabi’nin (Malik bin Nebi) ifade ettiği gibi, İslam’ın şimalinde altı asır İslam’ı korumuş bir devlet. Onun sevabı öyle büyüktür ki, o devlet hudutta nöbet tutuyor gibi, saati seneler hükmüne geçecek sevap kazanmıştır. Ağza kolay. Zamanımızda bir haftada yapılan mesavi bütün Osmanlı dönemine dağıtılsa mukabil gelir ona.

Hâile-i Osmaniye adı verilen Genç Osman olayını kısaca özetler misiniz?

Hâile-i Osmaniye, yeniçerilerin kazan kaldırarak II. Osman’ın canına kıydıkları büyük musibet demektir ve Osmanlı tarihinin en acı olaylarından biridir. Şubat 1618’de 14 yaşındayken tahta geçen ve Genç Osman diye de anılan II. Osman, Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca bilecek kadar iyi yetişmiş ve Fâris yahut Fârisî mahlaslarıyla şiir yazacak kadar da edib idi.

II. Osman bazı sahalarda ıslâhat yapmak ve bu ıslahata tamamen bozulmaya başlayan kapı kulu ocaklarından başlamak niyetindeydi. Hatta Halep, Şam ve Mısır beylerbeylerine emirler göndererek Padişah’a sadık yeni bir ordu teşkili için gizliden gizliye hazırlıklara başlamıştı.

Bunu haber alan ve isyan etmek için bahane arayan askerler, Genç Osman’ın Hacca gitmek isteyişini suistimal ettiler. Kayınpederi ve Şeyhülislâm olan Es’ad Efendi, II. Osman’a, “Padişahlara hac lâzım değildir; oturup adl eylemek evlâdır. Caiz ki, bir fitne zuhur eyleye.” demiş; verilen bu fetvayı tasdik eden Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de, Sultan’ın fetvaya uyması için ciddi ikaz eylemişti. Fakat, Genç Osman’ın hacca gitme ısrarı devam edince, askerler, bunu fırsat bilip ayaklandılar ve etrafı yıkıp döktükten sonra Bâb-ı Hümâyun’dan içeri girdiler.

Soru: Burada fetva mı haklı, Genç Osman mı haklı?

M. F. Gülen: Genç Osman’ın gençliği var. Yapacağı şeyi söylememeliydi; stratejiler, planlar söylenmez. Hazret sesli düşünmüş orada biraz.

Soru: Hac hususundaki fetva?

M. F. Gülen: Hac hususunda.. Osmanlı padişahları gitmemişler. O koskocaman bir dünya; kendilerine göre ve o zamanki şartlara uygun istihbarat ağları var onların. Kendisi merkezde oturmayınca her şeyi bilemez. Belli kulakları vardır, ta Roma’ya, Viyana’ya kadar kulakları vardır onların. O gün muhavere, muvasala da atlarla, develerle, katırlarla oluyor. Böyle bir dönemde bir hacca gitmek altı ay sürecek. Altı ay devletin merkezinden uzaklaşma orada kargaşaya sebebiyet verir. Hayr-i kesir için şerr-i kalil irtikab edilir, düsturuna uyarak…

Sultân Mustafa’ya zorla bî’at gerçekleştirdi ve tahttan indirdikleri II. Osman’ı Orta Camiye getirdiler. Burada yeni Sadrazam olan Kara Davud Paşa’nın talimatıyla kemend ile boğmaya yeltendiler ama muvaffak olamayınca Yedikule’ye götürdüler ve maalesef Davud Paşa’nın nezâretinde orada Mayıs 1622’de şehid ettiler.

IV. Murad’ın şahsiyeti hakkında farklı dedikodular yayılmaktadır. Sefîh ve içkici olduğuna dair iddialar hakkında ne dersiniz?

IV. Murad’ın sefâhet içinde ve içkici olduğuyla alakalı iddialar tamamen iftiradır ve hiçbir temel tarih kitabında, böyle bir şey kaydedilmemiştir.

M. F. Gülen: Adam sigarayı yasak etmiş, sigara içenleri adım adım takip ediyor; kıyafet değiştirip yeraltında gizli meyhaneleri basıyor.

Bu iddia ve iftiraların arkasında da ondan çok korkmuş ve ölümüne ziyadesiyle sevinmiş olan Batılı ülkeler vardır. Zira, Hammer’in ifadesiyle, “4. Murad’ın idaresi sayesinde Osmanlının ömrü yarım asır uzamıştır.” 4. Murad, Osmanlı tahtında 16 yıl kalmış, validesinin niyabeti ile geçen ilk 8 sene anarşi yılları olmuş ama o, iktidarı bütünüyle ele aldıktan sonra hem asayişi sağlamış hem de bizzat katıldığı Revan ve Bağdad Seferleri neticesinde 1639 yılında Bağdad’ı İran’ın elinden alıp yeniden Osmanlı Ülkesine katarak Fâtih-i Bağdad unvanını kazanmıştır.

M. F. Gülen: Altı ayda yapmış bu işi, Revan köşkü de vardır malum. Şecere-i Numaniye’de Muhyiddin ibn-i Arabi ona da işaret ediyor; tabii o imaları anlamak zordur da, fakat ifade diyor altı ayda Revan’a gidip geleceğini.

İstanbul’da 1633 yılında çıkan ve İstanbul’un yaklaşık beşte birini yakıp yıkan büyük yangın üzerine, bunu da bahane eden IV. Murad, tütün ekmeyi ve tütün içmeyi yasaklamıştır. Ancak bununla kalmamış; Şeyhülislâmdan aldığı fetvayla, çıkarılan yasağa uymayanları, devlete isyan etmiş kabul edip katletmeye başlamıştır. IV. Murad, tütün yasağı ile yetinmemiş; o devirde zorbaların, işsizlerin ve eşkıyanın toplantı yerleri haline gelen kahvehaneleri de hem kapatmış ve hem de yasağa rağmen içki içip sarhoş olanları gerekli cezalarla cezalandırmıştır; bazı tarihçilere göre, bütün Osmanlı arazilerinde yaklaşık 20.000 eşkıyayı ortadan kaldırmıştır. Elbette ki bu tasfiyeler sırasında bazı mazlumlar da zulme maruz kalmış olabilir.

IV. Murad’ın dehâsı, derin zekâsı, korku hissine tamamen yabancı olması, her türlü meşakkate tahammül etmesi ve güçlü kuvvetli yapısı orduyu büyülemiştir.

M. F. Gülen: O Reşat Ekrem Koçu’nun ifadesine göre, diyor ki 90 okkalık bir adamı bir eliyle, 90 okkalık bir adamı da diğer eliyle kaldırıyor.

Soru: Bazı mazlumların zulme maruz kalmış olabileceğinden bahsetmesine gerek var mı?

M. F. Gülen: Herhalde bazıları öyle iddia ediyor; bazısı çok masumdu, mazlumdu.. o arada onlara da olan oldu. Allah’ın adet-i sübhaniyesinde de öyle yani, zelzele oluyor, zalimlerin yüzünden mazlumlar da felakete uğruyor. Mazlumlar Cennet’e gidiyor, zalimler Cehennem’de cezalarını buluyor. Erzincan ve İzmir zelzelesi münasebetiyle Üstad Hazretleri yazdığı o risalede aynı şeyi söylüyor.

Tarihçilerin naklettiğine göre, attığı ok, tüfek mermisinden uzağa düşerdi ve Hammer’in ifadesiyle attığı ciridin delmeyeceği madde yoktu.

Bazı tarihçilerin hicrî 1.000 yılından sonra gelen Padişahların en büyüğü kabul ettikleri ve dedesi Yavuz Sultân Selim’e benzettikleri Sultân Murad, çok ağır şartlarda çocuk yaşında tahta geçmesine rağmen, Osmanlı Devleti içerisinde huzur ve asayişi sağlamış; dışarıya karşı korkutucu şevkette bir devlet, cihanın en büyük vurucu kuvveti halinde düzenlediği bir ordu ve ıslâh edilmiş bir maliye bırakmıştır. Onun talihsizliği arkadaşlarının ve sonra da sadrazamlarının liyakatsizliğidir. Nâimâ der ki: “Çocukluğunda örnek bir hâkân hayatı yaşayan IV. Murad, gençliğinin ilk yıllarından itibaren hevâ ve heveslerini tahrik eden kötü arkadaşları yüzünden (haramlara girmemekle beraber) rütbesine lâyık olmayan bazı işlere teşebbüs eyledi. Sohbetlerinde -Yavuz’da olduğu gibi- hep ehl-i kemal bulunsaydı, selefleri olan Padişahları unuttururdu ve bu zamana kadar onun gibi bir Padişah görülmezdi”.

M. F. Gülen: O tarafını da bilmiyorum, sefihlerle birlikte düşüp kalktığına dair bir şey bilmiyorum.

IV. Murad’ın kendi döneminde uçma denemeleri yapan Hezarfen Ahmed Çelebi’yi idam ettirdiği söylenmektedir. Acaba doğru mudur?

İdam iddiası doğru değildir; ancak sürgün edildiği doğrudur. Hezarfen Ahmed Çelebi uçma tasarısını ilk gerçekleştiren bir bilgin olarak havacılık tarihinde yerini alırken, planörcülüğün de öncülüğünü yapmış oldu. Çünkü o, bir planörcü gibi rüzgarın esişini dikkate almış ve uçuşunu ona göre gerçekleştirmişti. Bu başarısını gören halk ona “bin fenli” mânâsında “Hezarfen” lâkabını taktı.

İlk önce Ok Meydanından kısa mesafeli dokuz deneme yaptı; hepsinde de başarılı oldu. 10.da Lodos rüzgarının da yardımıyla bir kuş gibi uçup İstanbul Boğazını geçti, Üsküdar’daki Doğancılar’a indi. Onun bu başarısından hoşlanan Sultân IV. Murad, kendisine bir kese altın verdi. Maalesef bu ihsanına rağmen, Sultan’ın “Böyle kimselerin bekası caiz değil” dediği ve Cezâir’e sürgün edilen Hezarfen’in orada vefat ettiği Evliya Çelebi’nin kayıtları arasındadır.

İdam edildiği ve deryaya atıldığı iddiası asla doğru değildir.

Füzenin kâşifi kabul edilen Lagarî veya Lagrî Hasan Çelebi’nin de idam edildiği veya Şeyhülislâm Yahya Efendi tarafından engellendiği söylenmektedir. Bu doğru mudur?

Lagari Hasan Çelebi, füzeciliğin atası sayılmaktadır. Füze ile uçan ilk Türk’tür. 1633 yılında 4. Murad’ın kızı Kaya Sultân’ın doğduğu gece yapılan şenlikler sırasında füzeyle uçma hünerini gösterdi. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde hadiseyi şöyle anlatır:

“Murad Hân’ın Kaya Sultân isimli kızı dünyaya geldiği gece akika kurbanı şenliği oldu. Bu Lagarî Hasan, elli okka barut macunundan yedi kollu bir fişek îcad eyledi. Sarayburnu’nda Hünkâr huzurunda fişenge bindi ve şakirtleri fitili ateşlediler. Lagarî, “Padişahım seni Huda’ya ısmarladım. İsa Nebi ile konuşmağa gidiyorum” diyerek semaya fırladı. Yanında olan diğer fişekleri ateşleyip rûy-u deryayı çırağan eyledi (denizin yüzünü aydınlattı). Fişeng-i kebirinin barutu kalmayınca zemine doğru inerken kartal kanatlarını açarak Sinan Paşa Köşkü önünde deryaya indi ve padişahın huzuruna geldi. Zemini bûs ederek, “Padişahım, İsâ Nebî sana selam söyledi” diyerek şakaya başladı. Bir kese akçe ihsan olunup 70 akçe ile sipahi yazıldı.”

Bu konudaki en önemli kaynak olan Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde ne Hezarfen’in ve ne de Lagarî Hasan Çelebi’nin, bu ilmî buluşlarından dolayı idam edildiklerine dair bir kayda rastlanmamaktadır. Hatta tam tersine, bunların taltif edildiklerine dair izahlar vardır.

I. İbrahim’e Deli İbrahim denmektedir. Gerçekten deli midir? Sultân İbrahim devrinin tam zevk ü safa devri olduğu ve bunda da Telli Haseki başta olmak üzere Saray Kadınlarının rolü bulunduğu söylenmektedir. Bunlar doğru mudur?

Sultân I. Ahmed’in Mahpeyker Kösem Sultân’dan 1615 yılında dünyaya gelen çocuğu olan I. İbrahim, 24 yaşında 1640 yılında ağabeyi IV. Murad’ın vefatından sonra geride kalan tek Osmanoğlu olarak tahta oturdu. Maalesef, kendisi diğer Osmanlı Padişahları derecesinde tahsil ve terbiyesini tamamlamamıştı.

M. F. Gülen: Bazıları çok ağır şeyler söylüyorlar; “Yeniçeri kıyam ettiği zaman bir kedi gibi ürküyor, titriyordu, pencereden bakıyordu.” diyorlar. O Reşat Ekrem Koçu da öyle anlatır. Bu da doğru mu değil mi, sağlam mı.. belli değil? Abisi kadar iradeli olmayabilir, bunlar ne derece doğru bilemiyoruz. Batı’da vakanüvislerin görüşlerine göre tarihin sağlam temellere dayandırılmasına karşılık bizde öyle bir şey olduğu söylenemez. O güne göre Evliya Çelebi’nin yaptığı şeyleri hafife almamak lazım da, fakat Evliya Çelebi sebep-sonuç, illet-malul münasebeti içinde tarih yazan bir tarihçi değil, seyyah daha ziyade. Hatta Mesudi Murûcu’z-Zeheb (Altın Çayırlar)’ında bundan daha tutarlı şeyler bahseder, bundan çok evvel. O Pendname’sinde Sefername’den daha tutarlıdır.

Zira hayatını zindan gibi olan kendi dairesinde geçirmiş; dört ağabeyinin idamına şahitlik ettiği gibi, II. Osman ve IV. Murad zamanlarında cereyan eden acı olayları da bizzat yaşamıştı. Bütün bunlar, vücudunda bazı arızalara ve hatta tarihçilerin nakline göre şiddetli bir migrene yol açmıştı.

Devrinin şartları göz önüne alındığında, Sultân İbrahim’in muhakemesinde ve idrâk melekelerinde bir bozukluk olmadığını uzmanlar belirtmektedirler. Acılı geçmişi, iyi bir eğitim görmemiş olması, şahsiyetinin oturmayışı ve bunlarla birlikte sorumluluk duygusunun fazlalığı, onu bu hale sokan sebeplerdir. Psikotik ve deli değildir. Zaten hekimler de elem-i asabî teşhisini koymuşlardır ki, bu hastalık, aklı bozan cinnet türünde bir hastalık sayılmamaktadır. Şu halde Deli İbrahim isnadı yanlıştır. I. İbrahim’in mütevazı, sade-dil, hırs ve gururdan uzak, elmas gibi yüreği olan ve hassas yapıda bir insan olduğunda tarihçiler müttefiktirler. Her zaman hatalarını kabul eden bir şahıstır.

Tahta geçtiğinde kendisinden başka Osmanlı Hanedanına mensup erkek çocuk mevcut değildir. Halk, asker ve özellikle de saray, I. İbrahim’in erkek çocuğu olmasını şiddetle arzu etmektedirler. Bu sebeple, Valide Sultân başta olmak üzere, çevresi, zaten hayatı sıkıntılı olan Sultân İbrahim’in, meşru dairede de olsa, çok sayıda câriye ile beraber olmasını teşvik etmişlerdir ve onu ister istemez kadınların dümen suyuna sürüklemişlerdir. Başta Telli Haseki olmak üzere, Hasekileri ve Saray’daki musâhibeleri, ona istediklerini yaptırır hale gelmişler; bu da devlet içinde çok büyük israflara, karmaşaya, suiistimale, rüşvet alıp vermeye ve hatta bazen da zulme sebep olmuştur.

Yazara göre, I. İbrahim’in önemli bir talihsizliği de, annesi ve Valide Sultân olan Kösem Sultân’ın varlığıdır. Biraz önce saydığımız olumsuzlukların başında da, maalesef bu kadın bulunmaktadır. Önceleri, annesinin ihtirasını bildiği için, Topkapı’dan Eski Saray’a göndererek bu dertten kurtulmak istemiştir. Ancak muvaffak olduğunu söylemek mümkün değildir.

Padişah olmadan evvelki stresli hayatın da tesiriyle, onda samur merakının aşırılığı ve bu yüzden samur vergisi koyması, mücevherli kayıklar yaptırması ve doğruluğu şüpheli olmakla birlikte sakalının tellerine inciler dizdirmesi gibi garip davranışları bulunduğu söylenmektedir ki, bu sebeplerle onun dönemine Samur Devri bile denmiştir.

M. F. Gülen: Uydurulmuş şeyler.. işte biraz önce bahsettiğim tarihçi öyle yazıyor. Kutsal değil, müteal bir varlık değil, insan nihayetinde. Kösem gibi biraz da hırslı bir kadın var. Hırs başka, bazı yanlışlıklar yapma başka. Bugün idare eden insanlar içinde de beş vakit namazını kılan, uçakta bile namazını kaçırmayan insanlar var; fakat o kadar da çok güçlü hırsları var, hazımsızlıkları var. O kadında da öyle hırs var.. ve yeniçeri onun da başını yiyor. Kaçıyor saklanıyor, yüklüğe falan giriyor, bazı delikler varmış oraya saklanıyor. Ama yeniçerinin elinden kurtulamıyor. Şimdi öyle bir annenin hırsı söz konusu. Sonra saray basılmış elli defa. Osmanlı tarihinde çok önemli bir sima olan Hafız Paşa’yı çocuk hünkarın gözü önünde parçalamışlar. Bu hadiselerin iki tanesini yaşayınca delirir insan. Abisini öldürüyorlar, öbür abisini Genç Osman’ı mıncıklayarak öldürüyorlar. Yeniçeriler istihkak ettikleri şeyi buluyorlar, fakat öyle yapılmalı mıydı, yapılmamalı mıydı, ıslahı kabil miydi onun?

Bütün bu israflar, lüksler ve bunu takip eden haksızlık ve suiistimaller, Osmanlı Hazinesini, batırma noktasına getirince, vatandaşa yeni yeni vergiler konmaya başlanmıştır. Buna acı bir misâl olmak üzere, Telli Haseki’yi nikahlarken mehir olarak Mısır Hazinesini vermesini, onun isteği üzerine dairesini kürkler ve samurlarla döşetmesini zikredebiliriz. Nitekim bu hal, ulemanın ve ocak ağalarının isyanına ve neticede kendisinin şehid edilmesine sebep olmuştur.

Cevabın sonunda “Bunları bilmek, tarihten ibret almak için şarttır.” diyen yazar, suizanlara mani olmak için şunu da ilave etmektedir: Bu zevk ü safayı, kesinlikle bugünkü anlamda gayr-i meşru eğlenceler olarak anlamak doğru değildir. Meşru dairedeki keyfin suiistimali söz konusudur. Bu sebeple bazı batılı yazarların fırsatı ganimet bilerek anlattıkları gayr-i meşru eğlence tarzları yakıştırma ve iftiralardan ibarettir.

M. F. Gülen: O Lale Devri’nde de günümüzde anlaşıldığı şekilde bir bohemlik, bir hayvanilik yok. Fakat İslami yapıya göre çok aykırı şeyler var. O sadabat keyifleri, safaları.. o cismani aşk, meşkler.. o gün söylenen şeyler… Nedimler dünyası, Enderuni Vasıflar dünyası… Bunlar günümüzde gayet meşru sayılıyor. Onun için ona karşı da malum isyan oluyor, oraları yakıp yıkıyorlar, Sadabatı. Şimdi bir parçasını ihya etmişler de galiba bir parçası işgal. Yahya Kemal diyor ki, “O Sadabat kenarında kayanın üzerine en son oturup Enderuni Vâsıf’ın

“Çözülme zülfüne ey dil-rübâ dil bağlayanlardan
Kaçınma âteş-i aşkınla bağrın dağlayanlardan
Düşer mi ictinâb etmek seninçün ağlayanlardan
Sirişk-i çeşmimin bak farkı var mı çağlayanlardan”

şarkısını söyleyen ben oldum.” Birkaç arkadaş gitmiştik oraya; dedim ki “Hayır üstad sen değil onu ben söyleyeceğim!” Taşı da bulduk. Bir arkadaş dedi ki -Allah selamet versin- “Hocam asıl şimdi oturup ağlamak lazım!” Hiç unutmam, 80 sonrasıydı.

Soru: Parça parça da olsa, hükümdarların anneleri veya kadınların rolleri?.. bu tür idareye talip olanların veya herhangi bir yerde olanların hanımlarının işlere müdahalesi..?

M. F. Gülen: İyi olduğu dönem de olmuş. Esas hanımın iyi olması önemli. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hudeybiye Musalahası’nda Ümmü Seleme validemiz’in fikrini almamış mı? Aişe validemizle çok şeyi görüşmemiş mi? Hafsa validemize bir şey sormamış mı? Sorduğu kadın da olsa, çocuk da olsa bunda bir mahzur yok. Evet, önemli olan, o kadınların ruh kıvamı mevzuudur.

II. Osman’dan itibaren Osmanlı idaresinde kadınlar saltanatının başladığı ve bunun başını da Kösem Sultân’ın çektiği söylenmektedir. Bu iddiaların aslı nedir?

Yazara göre, maalesef bu iddiaların bir kısmı doğrudur. Kadınlar Saltanatı, çok zayıf da olsa Kanuni devrinde Hürrem Sultân ile başlamış ve IV. Mehmed’in Köprülü’leri iş başına getirmesine kadar devam etmiştir.

Bilindiği gibi, Mahpeyker Sultân, tüysüzlüğü yahut diğer hasekilerin (gözdelerin) önüne geçmesi sebebiyle Kösem Sultân diye adlandırılmıştır; I. Ahmed’in kadın efendisi, IV. Murâd ve I. İbrahim’in de annesidir. Asıl adı Anastasia ve babası da bir Rum papazı olan bu kadın, Osmanlı sarayına câriye olarak girmiş ve Müslüman olduktan sonra Padişah’ın kadın efendiliğine kadar yükselmiştir.

IV. Murad’ın birinci saltanat devresi yani IV. Murad’ın ismen Padişah olduğu, ancak devleti annesi Kösem Sultân ile Sadrazamlar, Şeyhülislâm ve benzeri devlet adamlarının yönettiği devre, 1623-1632 yılları arasında 8 küsur sene devam etmiştir.

Kösem Sultan, diğer oğlu I. İbrahim tahta oturunca, Valide Sultân sıfatıyla devleti idare etmeyi sürdürmüştür. Fakat Sultân İbrahim, hanımları daha etkili olmaya başlayınca, annesini dinlememiş; hatta onu Saray’dan uzaklaştırmıştır.

Kösem Sultân’ın devlet işlerini Padişah gibi yürüttüğü asıl dönem, torunu 4. Mehmed devridir. İslâm hukukunun aradığı şartların çoğunluğu bulunmadığı halde Osmanlı tahtına oturan 4. Mehmed, 1642 yılında dünyaya gelmiş ve 7 yaşına basmadan Padişah olmuş müstesna bir şahsiyettir. Ertuğrul Gâzî ve Osman Gâzî sayılmazsa, Kanuni’den sonra en uzun süre (39 yıl) tahtta kalan Osmanlı Padişahıdır. Kendisini devlet işlerinden uzaklaştırdığı için oğlunun idamına dahi göz yuman Kösem Sultân, 7 yaşındaki torununu tahta geçirmekle, istediğine kavuşmuştu. Ava merakı sebebiyle Avcı Mehmed de denen 4. Mehmed, saltanat yıllarının ilk döneminde, sadece şeklen padişah idi. Asıl işleri yürüten ise Valide Sultân sıfatıyla Kösem Sultândı. Sadrazamları bile tayin edip istifalarını kabul edecek kadar devlet işleriyle iç içeydi. 4. Mehmed’in annesi Turhan Sultân başta olmak üzere, herkes bu durumdan şikâyetçiydi. Kösem Sultan, gücünün zayıfladığını hissedince 4. Mehmed’i indirip yerine kardeşi II. Süleyman’ı tahta geçirme planlarına başladı; ancak plan duyuldu ve 11 yıldan fazla Nâibe sıfatıyla bir cihan devletini idare ettikten sonra, 3 Eylül 1651 gecesi, Padişah ve Turhan Valide Sultân’ın adamları tarafından boğularak öldürüldü. Artık Vâlide-i Şehîde veya Vâlide-i Maktûle diye anılır oldu.

Yazar, Kösem Sultanla alakalı sözlerini tamamlarken şunu da ilave ediyor: Bütün bu anlatılanlardan, Kösem Sultân’ın eski dinine geri döndüğü veya iyi bir Müslüman olmadığı gibi yanlış manalar çıkarılmamalıdır. Bütün bu anlatılanlar, kadınların da saltanata karşı ne kadar alakalı olduklarının delilleridir ve aynı zamanda Osmanlı Devleti’nde kadın dört duvar arasındaydı şeklindeki itirazlara karşı da müşahhas bir cevaptır. Bunun yanında Kösem Sultân, iyi bir Müslüman idi. Her sene hapishaneleri dolaşır ve borçtan tutuklu olanları kurtarırdı. Fakirlere her zaman yardım ederdi. Hayır eserleri arasında medreseleri, mektepleri, Dâr’ül-Hadisleri ve sebilleri bulunmaktadır. Saltanatı müddetince biriktirdiği servet ise, tamamen hazineye devredilmiştir.

M. F. Gülen: Demek ki bazılarının hükmetme ve idareye karışma hırsı oluyor.

Kösem Sultan’dan sonra 4. Mehmed’in annesi Turhan Sultân’ın devleti tek başına idare ettiği söylenmektedir. Bu da doğru mudur?

Kısmen doğrudur; ancak Hatice Turhan Sultân, Hürrem ve Kösem Sultân ile kıyaslanmayacak kadar iyi kalbli ve devletin selâmetini düşünen bir hanımefendidir. 1627 yılında Rus bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, sonradan kadın efendiliğe yükselen Hatice Turhan Sultân, oğlu 4. Mehmed 7 yaşında Padişah olunca, Kösem Sultân ile olan Nâibelik mücadeleleri başlamış ve 1651 yılında Kösem Sultân boğdurulunca, tam 34 yıl Valide Sultanlık makamında kalmak üzere, Osmanlı Devleti’nin o zamanlar ikinci protokolü olan makama geçmiştir. Vâlide-i Muazzama unvanı ona aittir. Zira 1656 yılında devleti Köprülü’lere devredinceye kadar, tam manasıyla bir Padişah gibidir. Aziller ve tayinler artık onun hatt-ı hümâyûnu ile yapılmaktadır. Mührün üzerinde “Mazhar-ı Lütf-i Samed Vâlide-i Sultân Mehmed” yazılacak kadar iktidarı artmıştır. Çevresinin tesiriyle yanlışlıklar yaptığı da olmuştur; Kösem Sultân zamanındaki suiistimaller, kısmen de olsa onun zamanında da devam etmiştir. Fakat, onun iktidar hırsı yoktur; yetkilerini dört beş sene kullanmışsa da, Mimar Kasım Ağa ve benzeri basiret sahibi insanların tavsiyesi ile, devlet işlerini 1656 yılında tamamen Köprülü Mehmed Paşa’ya devretmiş ve kendisi de bütün vaktini, ibadet, dua ve hayra tahsis etmiştir.

1683 Eylül’ünde meydana gelen Viyana Bozgununun sebepleri neler olabilir? Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın kabahati var mıdır?

Her musibet bir cinayetin neticesidir ve bir mükâfatın da mukaddimesidir.

M. F. Gülen: Ahmet Akgündüz bey’in Risalelere vukufiyeti ifadelerine de yansıyor. Risalelerden çok güzel iktibaslar oluyor. Bu tesbit de onlardan biri.

O halde bu bozgun felaketinin de bir sebebi vardır. Bu sebebi, sadece, Kara Mustafa Paşa’nın bazı taktik ve şahsiyet kusurlarına yüklemek doğru değildir. Hadisenin olduğu günlerde Osmanlı Vak’anüvisi olan Silahdâr Mehmed Efendi bu noktayı çok güzel özetlemiştir. Onun görüşlerini de esas alarak bir iki noktayı açıklamakta yarar vardır.

1) Bu sefere katılan Osmanlı ordusunun maddi hazırlığı son derece mükemmel idi. Topuyla tüfeğiyle ve ordunun diğer donanımıyla düşman kuvvetlerine ezici bir üstünlüğü mevcuttu. Ancak asıl can damarını teşkil eden asker grubu, Allah’ın bu nimetlerine şükretmesini bilmemiştir. Hatta sefer sırasında askerin ve hem de Recep, Şaban ve Ramazan ayına rastlayan mübarek günlerde, nimetin şükrünü eda edecek yerde şımardıkları ve gayr-i meşru fiilleri işledikleri bizzat Osmanlı tarihçileri tarafından açıkça ifade edilmiştir. Bu arada, Kara Mustafa Paşa’nın fevkalade istikametli bir hayatı olduğunu hemen belirtelim.

2) Maalesef, kurmay heyeti, askerin çokluğuna ve intizamına bakarak gurura kapılmış ve hem Kırım Hanı Murad Giray ve hem de Erdel Kralı Mihal’in ikazlarına riayet edilmemiştir. Onlar Yanıkkale’nin fethedilerek Viyana’nın gelecek yıla bırakılmasını ısrarla tavsiye etmişlerdir.

M. F. Gülen: Bazı tarihçiler, bozguna Girayların sebebiyet verdiğini söylerler. Kendileri sadrazamlık beklediklerinden ve bu talepleri gerçekleşmediğinden hazımsızığa düşmüşler; oraya giderken de gönülsüzler. Onların neticeyi hesap edemeden yaptıkları ihmaller ve hatalar bozguna sebep olmuş. Yoksa Merzifonlu’nun stratejisi ve taktiği yanlış değil orada. Avrupalıların tam boğazını sıkacağı bir durumda arkadan hançerleniyor olabilir. İhanet mevzuu.. peygamber olacak ki Allah haber versin.. Merzifonlu ne bilsin.

3) Osmanlı ordusuna ve özellikle de yeniçeri ocağına vasıfsız insanların alınışları, ilk acı meyvesini Viyana bozgununda vermiştir. Çünkü askerin önemli bir kısmı, iş ciddiye binince, Viyana’ya gelinceye kadar elde ettikleri ganimetin ve servetin derdine düşmüşler ve asıl gazayı unutmuşlardır. Askerin çokluğunun değil, “ölürsem şehid kalırsam gazi” ruhuna sahip olmanın önemi burada anlaşılmaktadır.

4) Daha önceki gazalarda en büyük vasıfları, İslâm’ın tesbit ettiği usuller çerçevesinde harp etmek, insanların mal ve ırzlarına göz dikmemek olan Osmanlı askerleri, bu seferde geçtikleri yerlerde ciddi tahribatlar yapmışlar ve İslâm’ın bu ulvi düsturlarına tam riayet edememişlerdir.

5) Elbette ki bütün bunların yanında, maddi sebepler de vardır. Bunların başında iki ayı bulan muhasara sırasında askerin yorgun ve bitkin düşmesi, harbin esasını teşkil eden atların kısmen bakımsız kalmaları, komutanların taktik hataları ve nihayet Kırım Hanı’nın neticenin bu kadar vahim olacağını hesap edemeyerek Mustafa Paşa’ya ihanet etmesi bunlardan bazılarıdır.

M. F. Gülen: Kırım Hanı derken, buradaki Gazi Giray değil, o vefalı olmuş Devlet-i Aliyeye karşı. Ömrünü Yavuz Selim gibi at üstünde geçirmiş bir adam, karıştırmamak lazım; Kırım Hanları vardı ve Devlet-i aliyeye bağlıydılar.)

Lale Devri hangi dönemdir? Lale Devrinde yapılan eğlenceler nelerdir ve gayr-i meşru eğlenceler var mıdır?

Hem III. Ahmed ve hem de damadı ve sadrazamı olan İbrahim Paşa, sulha meyilli, sakin ve eğlenceli hayatı seven, mülayim insanlardı. Bu yaratılışları gereği olarak, 1718-1730 tarihleri arasında, ziyafetten ziyafete koşturdukları ve meşru dairede eğlenceli bir hayat yaşadıkları görülmektedir. Lale Devri değerlendirildiğinde şu manzara ortaya çıkmaktadır:

Lale Devri denilen bu dönemde, büyük masraflarla inşa edilen Kağıthane’deki Sa’dâbâd Köşkünde, Üsküdar’daki Şeref-âbâd’da, Beylerbeyindeki Bağ-ı Ferah Bahçesinde, Çırağan Bahçesinde ve benzeri çok sayıda saray ve bahçelerde, Padişah’ın da ara sıra katıldığı helva sohbetleri ve Lâle eğlencelerinin yapıldığı doğrudur. Hatta bu eğlencelerin bazılarına, meşru dairede kalmak şartıyla, sazendeler de davet edilmiştir. Lale eğlenceleri sebebiyle laleye düşkünlük artmış ve hatta lalenin 234 çeşidi yetiştirilmiştir. Padişahın buna özel önem verip ferman yayınladığı da doğrudur.

Ancak bu ziyafetleri anlatan tarih kitapları tetkik edilirse, helva sohbetleri, lale eğlenceleri ve diğer tertip edilen ziyafetlere, başta Şeyhülislâm olmak üzere, o devrin ilim, fikir ve edebiyat adamları da mutlaka katılmıştır. Şeyhülislâmın da içinde yer aldığı ziyafet ve eğlencelerin, gayr-i meşru olduğu düşünülemez ve zaten tarih kitapları bu eğlence ve ziyafetlerde neler yapıldığını bütün ayrıntılarıyla anlatmaktadırlar. Bu ayrıntıların içinde haram olan bir şey göze çarpmamaktadır.

Padişah ve sadrazamın meşru dairede de olsa, vaktinin çoğunu ziyafetler ve eğlencelerde geçirmesi, halk arasında, maalesef ahlaksızlığın yayılmasına ve eğlencelerin meşru daireden gayr-i meşru daireye kaymasına yol açmıştır. O halde Lale Devrinde İstanbul’da gayr-i meşru hayatın, diğer dönemlere oranla arttığı asla inkâr olunamaz. Mesela, eğlenceli ve ziyafetli hayatlar, halk arasında bazı gençlerin afyon ve esrar kullanmasına yol açmış ve meselenin çok ciddi bir noktaya ulaşmasından dolayı, Şeyhülislâmdan bu konuda fetva talebinde bulunulmuştur. Şeyhülislâm da verdiği fetvada, afyon ve esrar kullanmanın İslâm Hukukuna göre haram olduğunu, kullananların ve satanların sürgün ve para cezası gibi çok şiddetli ta’zîr cezaları ile cezalandırılmalarını, kullanılmasının helal olduğunu iddia ederek teşvikte bulunanların idam edilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Buna şunu da ilave etmek gerekmektedir: 1731 tarihli bir fermana göre, İstanbul’da kadınların giyim ve kuşamlarının gayr-i meşru fiillere yol açacak şekilde bozulduğu ve bu yüzden bazı çirkin hadiselerin meydana geldiği, bu sebeple İslama aykırı giyimlerin yasaklanması ve bunun yol açtığı ahlaksızlıkların önlenmesi için her türlü tedbirin alınması gereği hükme bağlanmıştır.

Patrona Halil isyanının mahiyeti nedir ve isyan neden çıkmıştır? Lale devri ile ilgisi var mıdır?

İran cephesinden Osmanlı Devleti aleyhinde haberler gelmeye başlaması üzerine, 1730’da Sadrazam İbrahim Paşa, İran Savaşı için Sultan 3. Ahmed’in bizzat sefere katılmasını arzu etmiştir. Ancak şahsiyeti ve alıştığı hayat itibariyle sefere hazır olmayan Padişah, buna gönülsüzdür ve red cevabı vermekte gecikmemiştir. Bunu fırsat bilenler, Sadrazamın, başta damatları olmak üzere, yakınlarını devlet kademelerine getirmesinden rahatsız olanlar ve bu dönemde yapılan eğlencelerin, ziyafetlerin gayr-i meşru olduğunu ileri sürenler, altı yedi aydır bu fitneyi ateşlemek için uğraşan bahriyeli bir nefer olan Patrona Halil ve arkadaşlarının önderliğinde, Bâyezid Câmiinin Kaşıkçılar Kapısı tarafında, “Şer’-i şerif üzere davamız vardır; Ümmet-i Muhammed’den olanlar dükkânlarını kapayıp bizimle gelsin” diyerek, tarihe Patrona Halil İsyanı diye geçecek olan kargaşayı başlatmışlardır.

Bu hadiseler sırasında Sadrazam iki damadı ile birlikte boğuldu. At Meydanında toplanan asiler bununla da yetinmediler; Padişah’ın feragat ederek yerine Sultân Mahmûd’un padişah olmasını istediler. İstekleri üzerine, III. Ahmed, Osmanlı tahtını yeğeni Sultân Mahmûd’a terk etti. Neticede 13 gün süren isyan 11 Ekim 1730 tarihinde son buldu. Önce sadrazamlığa göz diken Patrona Halil, devlet işlerinden anlamadığı ileri sürülerek Revan Seraskerliğine tayin edildi. Daha sonra Kasım 1730’da Sofa Köşküne davet edilerek katledildi ve onunla beraber olan isyan liderlerinden 18’inin cesedi III. Ahmed Çeşmesinin yanına atıldı.

Yazar bu soruya verdiği cevabı şu hüküm cümlesiyle bitirmektedir: Hadisenin, Lale devrinde yaşanan İslama aykırı hallerin bir cezası olduğu açıktır. Ancak Patrona Halil ve arkadaşlarının da, İslama hizmet düşüncesiyle değil, kendi şahsî kin ve menfaatlerini tatmin gayesiyle bu işe kalkıştıkları da gün gibi ortadadır. İbret alınırsa önemli bir olaydır.

III. Selim’le başlayan yenilik hareketlerinin esası nedir? Nizâm-ı Cedid ne demektir? III. Selim bu yeni düzenle neyi gaye edinmiştir?

Bir devletin iki temel vazifesi vardır: Birincisi, memleket içinde adaleti ayakta tutarak vatandaşların haklarını korumak ve ikincisi de, vatanın sınırlarını düşmana karşı savunmaktır. 1789 yılında III. Selim tahta çıktığında, Osmanlı Devleti, memleketin her tarafına yayılan derebeylik ve a’yânlar idaresiyle birinci vazifesini ve imzaladığı Küçük Kaynarca Andlaşması ile de ikincisini yapamaz hale gelmişti. Bütün bu bozukluklar, Lale Devrinden beri devam edip gidiyordu. I. Mahmûd, III. Mustafa ve I. Abdülhamid, bunların farkına varmalarına rağmen, yeniçeri engelinden dolayı istenilenleri yapamadılar.

Birincisini yapabilmenin şartı hukukî, idarî ve iktisadî hayata ait köklü ıslâhât yapmak ve ikincisini yerine getirmenin şartı da, artık savaş yapamaz hale gelen Osmanlı askerini yani kapıkullarını yeniden düzenlemek idi. İşte askeriye başta olmak üzere gemicilikten yargıya kadar değişik alanlardaki yeni düzenlemelere ve ıslâhâta nizâm-ı cedîd adı verildi. Bu düzenlemeler neticesinde yeniden tertip edilen ve Avrupa usulü eğitilen düzenli orduya nizâm-ı cedîd askerleri denmesi hasebiyle, bu tabirden birinci derecede bu ikinci mana anlaşılmaya başlandı.

III. Selim, Osmanlı ordusunun tamamen şirazeden çıktığını bildiğinden dolayı, Şubat 1793 yılında bütün lâyihaları özetleyerek bir Risâle’de toplatmış ve temel olarak şu kararları almıştır: a) Mevcut asker nizâmı yeniden düzenlenecek; b) Avrupa’daki eğitimli askerler benzeri yeni bir ordu kurulacak (nizâm-ı cedid askeri); c) Savaş teknikleri ve askerî eğitim yeniden tanzim olunacak. İşte nizâm-ı cedid denince ilk akla gelenler bunlar olmuştur.

Yazara göre; bu ıslâhât, aklı başında olan hiç kimse tarafından reddedilemezdi. Ancak uygulanmasında problemler çıkmış ve III. Selim’in tahtına ve canına mal olmuştur. Ayaklanan yeniçeri yamakları, Kastamonulu Kabakçı Mustafa adındaki bir neferi başlarına geçirerek, isyana başlamışlardır.

Bu isyanı durdurmak isteyen III. Selim’in Nizâm-ı Cedid’i ilga etmesi de, fayda sağlamamıştır. III. Selim tahttan indirilmiş ve şehid edilmiştir.

M. F. Gülen: Geriye adım atmak tehlikelidir aslında; madem öyle bir ihtiyaç ve talep var, o isteği yerine getirmek lazım.. hak ve adalet üzerine müesses ise onu gerçekleştirmek lazım… Hani günümüzdeki rical-i devlet için de aynı husus söz konusu. Milletin menfaati hesabına teşebbüs ettiğiniz bir işte geriye adım atarsanız mesele aleyhinize döner. O işin çok acı rövanşıyla karşı karşıya kalırsınız. Başta adımı çok isabetli atmak lazım. Hakkaniyet ve adalet edalı olması lazım atacağınız adımın. Sonra da geriye dönmemek lazım. O ince şair ruhlu, bestekâr bir adam, dolayısıyla kan dökmeyi istememiş.

Netice olarak, Nizâm-ı Cedid Islâhâtı, rejim değişikliği demek değildir, iyi bir başlangıçtır; fakat, güzel projeleri kendilerine vesile ederek servetlerini arttıran ve bunu gayr-i meşru yollarla yemeyi âdet haline getiren bir grup, Avrupalılaşma adı altında, hem meşru-gayr-i meşru demeden tam bir Frenk hayatı yaşamaya başlamışlar ve hem de hakir gördükleri halkı yeni yeni vergilerle perişan etmişlerdir. Bunu fırsat bilen bazı kimseler de, hiçbir zaman tasvip edilemeyecek olan çirkin isyan hadiselerine sebebiyet vermişlerdir. Maalesef olanlar, bazı menfaat gruplarının lehine ve ama devlet ile milletin aleyhine olmuştur. III. Selim’in bizzat Nizâm-ı Cedid askerinin başına geçip de âsileri te’dip ile devleti esasından ıslah ve tanzim etmesi mümkün iken, maalesef nezâket ve yumuşaklığı tercih etmesiyle ve karşılıklı hatalarla, bunca emekler sarf edilerek meydana getirilen Nizâm-ı Cedid bir anda mahvedilmiştir. O halde onu sadece Avrupalılaşmak olarak görüp “Nizâm-ı Cedide” körü körüne karşı çıkmak da, Nizâm-ı Cedidcilerin yaptıkları gayr-i meşru işleri tasvip edip onun muhaliflerini mutaassıp ve mürteci olarak takdim etmek de yanlıştır.

II. Mahmûd’un şahsiyeti, ailesi ve zamanındaki mühim olaylar hakkında kısa bilgiler verir misiniz? Yeniçeri ocağının lağvedilmesi olayına neden Vak’a-i Hayriye denmiştir?

28 Temmuz 1808 tarihinde Osmanlı tahtına sıkıntılı bir şekilde oturan II. Mahmûd, yaptığı ıslâhatla ve özellikle de Osmanlı Devleti’nin yüzünü batıya çevirmekle meşhurdur. Bazı tarihçiler onu Kanuni’den sonra en büyük padişah olarak vasıflandırırken, bazıları da batılılaşma yolundaki sadece şekilde kalmış teşebbüslerinden dolayı tenkit etmektedirler.

M. F. Gülen: Necip Fazıl da tenkit eder. Batı stilli eğitim.. “hazır ol”, “rahat”, “ayaklarını şöyle tut”, “selamı şöyle ver”, “bir-iki-üç-dört, git gel”… ‘. Mahmud’un bunlarla birşey yapılacağını zanneden safderun biri olduğunu söyler. Ama onu da bilmiyoruz biz, hakikaten öyle miydi? Batı denince, her şeyi kötü demek değildir. Onlar belli bir dönemde bazı hususlarda bizim önümüze geçmişler.

Soru: Avrupa’ya iştirak için bir taktik olabilir mi?

M. F. Gülen: Yok, öyle birlik, taktik falan yok. Avrupa değerleri o gün şimdiki gibi değil. Belki onların değişik yerlerde hakimiyetler tesis ettiklerini, müstemlekeler oluşturduklarını, koloniler kurduklarını, deniz yollarını işlettiklerini… görünce, onların sistemine karşı içinde bir hayranlık olabilir. “Biz de öyle yaparsak, başarılı olabiliriz” diye düşünmüş olabilir. Çok yadırgamamak lazım.

Soru: Bu kadar ardı ardına padişahların öldürülmesi çok kolay ulaşılabilir olduğunu gösteriyor. Kendilerinden öncekileri görerek tedbir alma gibi bir düşünce olmamış mı?

M. F. Gülen: Genelde toplumun ıslahı mevzuu var, ma’şeri vicdanın ıslahı mevzuu. Günümüzdeki problem de o, İslam dünyasının problemi de o. Seyyit Kutub’un hapishane hatıralarında yazdığı da o. Maşeri vicdan ıslah edilmeyince olmaz, ancak onunla problemlerin sayısı azaltılmış olur; güzergah emniyeti belli ölçüde sağlanmış olur. Yoksa herkes birbirinin kurdu olunca, Nizam-ı Cedid de olsa, Asâkîr-i Mansure-i Muhammediye de olsa, Cumhuriyet askeri de olsa ne yazar ki!.. O ayrı bir şey. Yer yer müceddidler geliyor, dini tecdid ediyorlar; yani o, dini yeniden duyurma demektir, kendi orijiniyle yeniden vicdanlara duyurma işi demektir. Öyle bir tecdide devlet yapısında da, toplum yapısında da ihtiyaç vardır. O olmayınca ıslahatlar hiçbir şey ifade etmez.

465 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin zaferden zafere koşmasında, Müslümanların can, mal ve ırzlarının korunmasında ve kısaca 24 milyon km2’lik Osmanlı diyarının fethedilmesinde büyük payı olan Yeniçeri Ocağı, tamamen çürümüştü. Yeniçeri ocağına yaklaşık 200 senedir vasıfsız insanlar toplandığından, bu ocağın kanunları ayaklar altına alındığından ve en önemlisi de yeniçeri ocağı askerleri, askerliği bırakıp siyâsete, servete ve sefâhete bulaştıklarından dolayı, son Rus Harbinde patır patır dökülmüşlerdi. Padişah da, devlet ricali de ve hatta yeniçeri ağaları da, artık bu teşkilâtın yürümeyeceğinde müttefik idiler.

II. Mahmûd zeki bir devlet adamıydı ve tarihten de ders almıştı. Bu teşkilâtı hemen kaldırmayı denemedi, tam 17 yıl sabırla bekledi. Bu süre içerisinde Yeniçeri ağalarından bazılarının gönüllerini fethetti, onları kendisine bağladı. Mayıs 1825’te Eşkinci Ocağı denilen eğitimli ve düzenli bir ordunun çekirdeğini teşkil etti. Gönüllü yeniçerilerden oluşan bu yeni askerler eğitime başlayınca, yeniçeriler âdetleri üzere kazan kaldırıp isyan ettiler. Fakat, artık yeniçeriler, yoğun propagandalarına rağmen, ulemâ da dahil bütün destekçilerini kaybetmişlerdi. 15 Haziran 1826 günü İstanbul’un fetih gününü hatırlatan bir gün oldu. Ayaklanan yeniçerilere karşı, II. Mahmûd, Sancağ-ı Şerifi, Sultân Ahmed Meydanına dikerek halkı itaate davet etti. Başta Şeyhülislâm ve Kazaskerler olmak üzere bütün ulemâ, devlet ricali ve yeniçeri dışındaki Kapıkulu Ocakları Padişahın yanında yer aldı. Halk ve asker yeniçeri ocağının bulunduğu Aksaray Meydanına geldiler ve binlerce yeniçeriyi katlederek ocağı tasfiye ettiler.

Padişah, meşveret meclisini topladı. Yeniçerilerin manevi dayanağı gibi görülen Bektaşî dergâhları kapatıldı ve ileri gelen şeyhleri sürgün edildi. Bu karar herkesin kabul ettiği bir karardı ve ittifakla vak’a-i hayriye (hayırlı olay) diye tarihe geçti. Yeni bir Osmanlı ordusu kurularak adına Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediye adı verildi.

Bu kısa açıklamadan sonra, Yazar’ın bu dönemle alakalı düşüncelerini şöyle özetleyebiliriz: II. Mahmûd zamanındaki ıslâhat bir iki mesele dışında öze değil, şekle yönelik olarak yapılmıştır. Avrupa’nın ilim, fen ve teknolojisi alınacak yerde, giyim, kuşam ve diğer pek de güzel olmayan âdetleri taklid edilir hale gelmiştir. Bu yüzden yapılan ıslâhat, halk tarafından beğenilmemiştir. Damad Halil Rif’at Paşa’nın “Avrupa’ya benzemezsek, Asya’ya çekilmeye mecburuz” sözü yanlış tatbik edilmiştir. Devlet dairelerinde II. Mahmûd’un resimlerinin asılması, setre, pantolon ve fes giyilmesinin mecburi hale getirilmesi, hatta sadece yeniçeriler kullandı diye mehterin ve mehterhanenin ilga olunması ve sadâret ve sadrazam tabirleri yerine başvekâlet ve başvekil tabirlerinin kullanılmaya başlanması, bu basit ve öze yönelik olmayan batılılaşma örneklerindendir. Bu sebepledir ki, bütün ıslâhat hareketlerine rağmen, II. Mahmûd dönemi başarılar ve zaferler devri değil, tam manasıyla bir çöküş ve yıkılış devri olmuştur. (Çözülme) Kısaca Osmanlı Devleti, II. Mahmûd döneminde kendi yürüyüşünü terk etti; ama başkasının yürüyüşünü de öğrenemedi.

Tanzimat devri ne demektir? 1839 tarihli Tanzimat Fermanının mahiyeti nedir? Osmanlı Devleti’nde hak ve hürriyetler hareketi ilk defa bu fermanla mı başlamıştır?

Tanzimat, yeniden düzenlemeler demektir. Osmanlı tarihinin 3 Kasım 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümâyûn’u veya Tanzimat Fermanı adı verilen ferman ile başlayan ve 1876 tarihine kadar devam eden devresine Tanzimat; 1876-1878 yılları arasındaki devresine I. Meşrûtiyet; 1878-1908 yılları arasında II. Abdülhamid’in tek başına idare devri (bazı tarihçiler tarafından istibdâd devri) ve 1908’den sonrasına ise II. Meşrûtiyet devri denmektedir.

Maalesef Cumhuriyet devri hukukçuları ve hususan hak ve hürriyetlerle alakalı çalışma yapanlar, Osmanlı Devleti’nde 1839’da ilan edilen Tanzîmât Fermanı’ndan önce insan hak ve hürriyetlerinden bahs edilemeyeceğini, çünkü ülkede tam bir mutlakıyetin hâkim olduğunu, çekinmeden söyleyebilmektedirler. Bunlara göre, Mustafa Reşid Paşa’nın gayretleriyle Padişah Abdülmecid tarafından ilan edilen Tanzîmât Fermanı veya diğer adıyla Gülhâne Hatt-ı Hümâyunu ile ilk defa can, mal ve namus emniyeti muhafaza altına alınmış ve hukuk devleti olma yolunda ilk adım atılmıştır.

Evvelâ şunu vuzuha kavuşturmak lazımdır: Osmanlı devleti, bir İslâm Devletiydi ve dolayısıyla insan hak ve hürriyetleri baştan beri kabul ve tatbik ediliyordu. Son dönemdeki bazı araştırmacıların iddia ettikleri gibi, batılı anlamda mutlakıyet hüküm sürmüyordu. Osmanlı Devleti’nin hukuk nizâmını İslâm Hukuku olarak görmeyenler ve onun hukukî mevzuatını Padişahın dudakları arasından çıkan hükümler şeklinde kabul edenler, bu hatayı, bilerek veya bilmeyerek işlemişler; ve Tanzimatı insan haklarının kabulü gibi göstermişlerdir. Halbuki, Tanzimat Fermanı, Asr-ı Sa’âdetten beri tanınan ve üzerinde hassasiyetle durulan insan hak ve hürriyetlerinin son dönem uygulamalarındaki bazı aksaklıkları dile getirmiştir.

Bir diğer önemli husus da, bu ve müte’âkip fermanların neşrinde Batılı devletlerin baskılarıdır. Onlar, özellikle İslâm Hukuku’ndaki gayr-i müslimlerle alakalı bazı istisnaî kayıt ve sınırlamaların kaldırılması istemişler; daha kısa bir ifadeyle, İslâm’dan uzaklaştırmaya muvaffak olamadıkları Osmanlı Devleti’ni, batılılaşma ve asrîleşme terâneleriyle kendi benliklerinden ayırmayı arzulamış ve Osmanlıyı söz konusu tanzimat ve fermanlara zorlamışlardı. Aslında, İslâm Hukukunda insanların temel hak ve hürriyetlerinin nasıl korunduğunu ve Osmanlı Devleti’ndeki perişanlığın, hak ve hürriyetlerin olmayışından değil, suiistimalinden ileri geldiğini onlar da biliyorlardı.

Hasılı, bu Ferman, İslâm Hukuk tarihinde bir hak ve hürriyetler bildirisi olmaktan ziyâde, tatbikattaki hataları, İslâm Hukukundaki hükümlere göre düzeltmeyi tavsiye eden icrâî bir emirnamedir. Avrupa devletlerinin baskısı ve zoru, fermanın sonundaki ifadelerden de açıkça anlaşılmaktadır.

Mustafa Reşid Paşa kimdir? Sadece Tanzimatçı mı yoksa mason bir din düşmanı mıdır?

Mustafa Reşid Paşa, 13 Mart 1800’de İstanbul’da dünyaya geldi. Modern anlamda Türk diplomasisini kurduğu söylenen Mustafa Reşit Paşa, 6 yıl kadar Hâriciye Nazırlığı yaptıktan sonra sadrazamlığa getirildi ve toplam 6 yıl kadar da Osmanlı Başbakanı olarak ülkeyi idare etti.

1839 yılında Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnunu bizzat okuyan ve yetiştirdiği Âli ve Fuad Paşalarla Tanzimatçı ekibin hocası olan Mustafa Reşid Paşa hakkında birbirine zıt iki ayrı fikir bulunmaktadır:

Birincisi: Mustafa Reşid Paşa, bütün Osmanlı Devleti tarihinin en büyük sadrazamı ve en büyük diplomatıdır. Devletin Padişah tarafından değil, yüksek bürokrasi tarafından idare edilmesi fikrini o gerçekleştirmiştir. Dört temel prensip onun hayatının gayesidir; İslâmiyet, Osmanlı Hanedanından bir Padişah, taht şehri olarak İstanbul ve resmî dil olarak Türkçe. Reşid Paşa’ya göre, dünyayı artık silah ve asker değil, diplomasi idare etmektedir. Burada muvaffak olabilmenin şartı da, devletin yetiştirilmiş bir ekip tarafından idare edilmesidir. Bu sebepledir ki, daha sonra Osmanlı Devleti’nin idarî hayatında mühim rol oynayacak olan Âli Paşa, Fuad Paşa, Cevdet Paşa, Ahmed Vefik Paşa, Safvet Paşa ve Şinasi onun kurduğu ekiptendir. Bunlara kısaca Tanzimatçılar demek mümkündür. Mehmed Ali Paşa’nın kılıcını kınına koyan, devleti Abdülmecid döneminde çok büyük tehlikelerden kurtaran ve en önemlisi de Tanzimat diye özetleyeceğimiz ıslâhatı yapan Reşid Paşa’dır.

İkinci görüş: Avrupalılarla içli dışlı olması, yeni ve Avrupâî usullere fazlaca taraftarlığı ve en önemlisi de iddialara göre, dinî meselelerde tam istikametli olmaması, Reşid Paşa’yı bazı dindar insanların nazarında makbul bir insan kılmıyordu. Yazara göre; Reşid Paşa’nın mason olduğu konusunda Masonların 1999 yılında yaptıkları açıklamalar, bütün tartışmaları sona erdirmiştir. Mustafa Reşid Paşa, maalesef masondur. Zaten akıbetinden Cevdet Paşa bile şüphelidir. Yine de masonların oyun yaptığı ve bu beyânda kasıtlı davrandıkları düşünülebilir.

Sultân Abdülaziz’in şahsiyeti hakkında kısaca bilgi verir misiniz? Onun intihar ettiği doğru mudur?

Sultân Abdülaziz, Haziran 1861’de ağabeyi I. Abdülmecid’in vefatı üzerine Osmanlı tahtına çıkmış ve halk tarafından Sultân Aziz diye anılmıştır. III. Selim, II. Mahmûd ve I. Abdülmecid’in Avrupa’yı taklid eden ve çevreleri tarafından suiistimal edilen hayatlarının Osmanlı Padişahları hakkındaki ortaya çıkardığı menfi imajı, Sultân Aziz yaşadığı müstakim hayatıyla telafi etmiştir. I. Abdülhamid gibi velayetine inanılan bir padişah olmuştur. İntihar meselesi, tamamen sefih bir hayat yaşayan Hüseyin Avni Paşa ve bir kaç serseri subayın tertibinden ibarettir.

Sultân Aziz, 4 Haziran 1876 tarihinde yani hal’ından 5 gün sonra, Hüseyin Avni Paşa’nın kiralık katilleri eliyle, kol damarları intihara benzeyecek şekilde kesilerek şehid edildi ve resmen intiharmış gibi gösterildi.

M. F. Gülen: Bana bir zaman birisi bir gazete küpürü gösterdi; iki elinin de damarları kesilmiş deniyordu. Orada yapılan yorumda, “Bir insan bir elini kesince diğerini kesemez” görüşü serdediliyordu; fakat unuttum ben o kaynağı, çok eski yıllarda.

Soru: Hocam, malum cenazeyi yıkayan imamın verdiği ayrıntılı bilgide vücudunda morluklar olduğu, dişinde kırık olduğunu ifade ediyor, Hüseyin Avni Paşa kolları dışında hiçbir yerini muayene ettirmiyor otopsi raporu hazılanırken?!.

M. F. Gülen: Demek ki onu önleyemiyorlar, cenaze yıkanıyor. Oysa cenazeyi bile yıkatmayabilirlerdi.

Maalesef, resmî olarak tutulan ölüm raporunda, son zamanlarda aklî dengesini bozduğu ve neticede intihar ettiği yazılarak mesele kamuoyuna böylece duyurulmuştur. Konu daha sonra çok tartışılmıştır. Çünkü tarih çarpıtılmış ve gizlenmiştir. Mesele incelendiğinde görülmektedir ki, olay intihar değil, açıkça Hüseyin Avni Paşa, Mithad Paşa ve arkadaşlarının işlettikleri bir cinayettir.

M. F. Gülen: Necip Fazıl, Sultan Abdülazizi anlatırken, onun pehlivan bir adam olduğunu, güreş de tuttuğunu söyler, onun için” tosunum” derdi. O da böyle bir devleti idare edecek kapasitede olmadığı görüşünü izhar ederdi. Herhalde biraz da onların tesirinden dolayı Abdülmecid ile Abdülaziz ile alakalı zihnimde şüpheler vardı. Bir gece rüyamda gördüm, valide de yanımda. Ben Mekke-i Mükerreme’de revakların ortasında bulunuyorum, ağlayarak anneme anlatıyorum: Abdülmecid ile Abdülaziz yaptırdı bunları diye. Sonra kalkınca o düşünceler kafamdan silinip gitti. Bu irademle silinip gitme değil yani, sanki içimde bir müzahrafat vardı, o andaki o şeyleri görerek aktı gitti. İlk tanımaya başladığım dönemde de Üstad’a karşı bir problemim vardı. O problemim de bir rüya neticesinde silinip gitti. Orada da kendim başka bir kürede yürüyorum, Venüs gibi, Merkür gibi bir kürede yürüyorum. Hiç kimse yok benden başka. Böyle sığırlar, koyunlar sürü sürü üzerime geliyorlar. Böyle bir dehşete daldım o esnada. Sonra o sırada Hazreti Üstad’ı gördüm, Hazreti Ali’yle yanyana duruyorlar. Hazreti Ali koynundan çıkardı bir tomar kağıt verdi ona. Kalkınca o duyguda kafamdan silinip gitti. Demek ki ihtiyacım varmış.

Yine bir gün bazı Osmanlı sultanlarıyla alakalı “Herhalde bazı kusurları vardı” dedim. Malum son Halife Abdülmecid, padişah falan değil son dönemde. Cumhuriyeti kurdukları zaman ayaklanmaların olduğu yerlerde milletin hissiyatını biraz teskin etmek, baskı altına almak için kabine değiştiriyorlar, bu sırada onu da sürüyorlar malum. Hazret Medine-i Münevvere’ye gidiyor. Ben bir gün vaaz ederken, O hazret gibi bazı sultanlara hafif dokundurdum. Sofranın başında yemek yiyorduk; o eski Çorum müftüsü Ahmet Efendi yanımızdaydı, Asker arkadaşım Yusuf Bey’in babası.. merhum Yozgatlı Ahmet efendi, orada böyle denk getirdi, bana hiç “Osmanlılar için naseza, nabeca sözler söyledin” demedi ama “O bir halife, o silsile-i zehebden bir padişah, buradan geçerken, böyle ben çehresine baktım, çehresi nurefşandı, ışıklı şulefeşandı, nur tele’lü ediyor gibi bir şey…” dedi. Böyle yumuşakça bir tembihte bulundu.

Allah onca zaman hizmet gördürmüş o insanlara. Siz şimdi gidip iki tane adama bir şey anlatınca Allah nezdinde bu meselenin bir kıymet-i harbiyesinin olmasını düşünür, böyle Cennet’e girmeyi düşünürsünüz. Bu adamlar uzun zaman alem-i İslam’ın şimalinde koskocaman bir dünyayı sıyanet etmişler. Bir insanın serhatlarda nöbet tutması bir saati bir sene ibadetse, bu adamlar ömürleri boyunca serhadda nöbet tutma vazifesi yapmışlar. Sadece bir kısım şahsi kusurlarına takılıp bakmamak lazım. Bazı şeylerde yanılıyoruz.

Genç Osmanlılar (Jön Türkler) Cemiyeti’ni kimler ve hangi gayelerle kurmuşlardır? Namık Kemal ve Ziya Paşa bu derneğe neden girmişlerdir?

Osmanlı Devleti’nde, Sultân Abdülaziz’e kadar, sadrazam, Şeyhülislâm, yeniçeriler ve benzeri gruplar arasında görülen muhalefet hareketi, Sultân Abdülaziz zamanında gayr-ı resmî olarak kurulan Yeni Osmanlılar veya Genç Osmanlılar Cemiyeti (Batılılar Jön Türkler demektedirler) adlı bir dernekle kurumsallaşmaya başlamıştır. Reşid Paşa, Âli Paşa ve Fuad Paşa’ların ıslâhat hareketlerini az bulan ve çoğu Avrupa’da tahsil görmüş olmaları hasebiyle daha da Avrupalılaşmak taraftarı olan gençler tarafından İstanbul’da 1865 Haziranında kurulmuştur. Ortak özellikleri, zenginlerin, paşaların ve entel ailelerin çocukları olan bu gençler, her ne yolla olursa olsun Namık Kemal’i Hâriciye Nâzırı ve Ziya Paşa’yı da Sadrazam yapmak istiyorlardı. Sonradan bu cemiyete asker ve siyasi simalar da girmeye başladı. Hürriyet ve meşrûtiyeti ağızlarından düşürmeyen ve milletten kopuk olan bu ekip, 1867’de Bâb-ı Âli’ye baskın teşebbüsünde bulundular ise de, Âli Paşa’nın önceden haber almasıyla, tasfiye edildiler. Bunun üzerine kurucularından bir çoğu Avrupa’ya kaçan Genç Osmanlılar Cemiyeti üyeleri, Mustafa Fâzıl Paşa’nın mali desteğiyle Avrupa’da teşkilâtlanmaya başladılar.

Kısaca, tam anlamıyla bir muhalefet partisi durumuna gelmişler; ancak muhalefetleri, yapıcı değil, hep yıkıcı olmuştur. Abdülaziz’in hal’ındaki bütün olumsuz işler, hep bu cemiyetin mensupları olan kimselere aittir. Gerçekten Genç Osmanlılar, Osmanlı Devleti’ne fikren bazı yenilikleri getirmişler ise de, 93 harbinin acı sonuçlarını hazırlayan siyâsi ekibin içinde yer almışlardır. Destekçilerinin Avrupa devletleri, mason locaları ve İstanbul’daki yabancı büyükelçiler gibi çevreler olması, bu hareketi tarif açısından önemli bir kriter olsa gerektir. Ayrıca askeri siyâsete karıştırmak da, bu ekibin kötü bir mirasıdır. Daha sonra da, bu ekip Jön Türkler olarak İttihâd ve Terakki Partisinin kurucuları tarzında yine karşımıza çıkacaklardır.

Sultân Abdülhamid zamanındaki mühim olaylar hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

Sultân Abdülhamid Hân, Osmanlı Padişahları arasında en uzun süre tahtta kalanlardan biridir; bütün hayatını tam bir İslâm âlimi ve siyâset ve devlet adamı olmaya vermiştir. Babasının tabiriyle kuşkulu ve sükûtî oğul olan Abdülhamid, hayat tarzı itibariyle Sultân Abdülaziz’e benzeyen, şarklı, tam bir Müslüman ve tam bir Osmanlıdır; takva ve dindarlığı sebebiyle halk arasında veliyyullah olarak bilinmiştir. 31 Ağustos 1876’da V. Murad’ın yerine tahta çıkan II. Abdülhamid, dış ve iç düşmanların bütün gayretlerine rağmen, 27 Nisan 1909 yılına kadar Osmanlı tahtında kalmayı başarmıştır.

II. Abdülhamid, Midhat Paşa ve ekibini taltif ederek tahta çıkmış ve maalesef Meclis-i Mebusan’ın kapatıldığı Şubat 1878’e kadar da, idarede hep onların sözleri geçerli olmuştur. Neticede bu bir buçuk yıl kadar zaman, Osmanlı Devleti’nin çöküş ve hatta yıkılış yılları olmuştur.

Böyle bir dönemde, Osmanlı Devleti Midhat Paşa ve ekibinin ısrarıyla, 23 Aralık 1876 tarihinde I. Meşrutiyet’i (Taçlı Meşrutiyet veya 93 Meşrûtiyeti de denmektedir) ilan etti ve temel itibariyle 1960 yılına kadar yürürlükte kalacak olan ilk yazılı Anayasayı yani Kanun-ı Esâsî’yi ilan etti. Bundan cesaret alan, Midhat Paşa ve ekibi, ordunun harp istediğini, Rusya’nın yenileceğini ve İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin yanında harbe katılacağını iddia ederek, harp ilanına karşı olanları vatan hâini ilan ettiler. II. Abdülhamid bunlardan hiç birini kabul etmiyordu, ancak çaresizdi. Harp tekliflerini incelemek üzere Ocak 1877’de toplanan Meclis-i Meb’usân’ın 240 üyesinden 60’ı gayr-i müslim idi. Karar, harp ilanının lehine çıktı ve Osmanlı Devleti’ni yıkılışa götüren bu karar, büyük Rus-Osmanlı Savaşının yani halkın ifadesiyle 93 Harbi’nin başlamasına yol açtı. Fiilen Haziran 1877’de başlayan bu harb Ocak 1878’de Osmanlı Devleti’nin her şeyini kaybetmesiyle sonuçlandı. 93 felâketi Şubat 1878’de Meclis-i Meb’usân’ın kapatılmasını ve II. Abdülhamid’in ikinci saltanat devresinin başlamasını netice verdi. Kısaca 93 Harbi ve bunun acı meyvesi olan Berlin Muahedesi, II. Abdülhamid’in değil, onu başlangıçta kukla gibi kullanmak isteyen Midhat Paşa ve ekibinin eseridir. Abdülhamid’in tek başına idareyi almasının sebebi de budur. Yoksa devletin yıkılacağı kesindi.

1878-1909 arasında 30 yıl kadar süren bu devreye, II. Abdülhamid’in şahsî idare devri veya muhaliflerinin ve maalesef Cumhuriyet dönemi tarihçilerinden çoğunun ifadesiyle istibdâd devri (devr-i istibdâd) denmektedir.

Bilançoları çok ağır olan 93 felâketinin devleti yok edeceğini anlayan II. Abdülhamid, Meclis-i Meb’usân’ın bağımsız Ermenistan, Pontus ve Kürdistan gibi devletlerin kurulmasını tartıştığını görünce, Meclis’i fesh etti. Alman Devlet Adamı Bismark, “bir devlet millet-i vâhideden mürekkeb olmadıkça, meclisin faydadan ziyade zarar vereceğini” ifade ederek Meclisin feshini tasvip etmişti. Rus Çarı zaten memnundu. Durumdan rahatsız olan İngiltere, V. Murad’ı padişah ve Midhat Paşa’yı sadrazam yapmak için Genç Osmanlılardan Ali Suavi’yi tahrik ederek, tarihe Çırağan Baskını veya Ali Suavi Vak’ası olarak geçen elim olayı patlattı. 23 ihtilâlcinin ölümü ile sonuçlanan bu sonuçsuz darbe, II. Abdülhamid’i, hafiyye denilen gizli teşkilâtını kurarak idareyi daha sıkı ele almasına mecbur etti.

M. F. Gülen: O siyasi istihbarat servisi, Midhat Paşa tarafından kurulmuştu. Abdülhamid onun kurduğu teşkilatı ele geçiriyor.

İç buhranlarla perişan olan ve her iki cephede de mağlup duruma düşen Osmanlı Devleti, Yeşilköy’e kadar gelen Ruslarla, İntihar Andlaşması denilebilecek olan 3 Mart 1878 tarihli Ayastafanos Muahedesini imzaladı. Ancak düvel-i muazzama denilen İngiltere, Fransa ve Avusturya yani Almanya’nın bundan rahatsız olmaları üzerine, 4,5 ay sonra bu andlaşma yok sayıldı ve 13 Temmuz 1878’de Berlin Muâhedenâmesi imzalandı. Berlin Anlaşması, Romanya, Sırbistan ve Karadağ’a tam istiklâliyet vererek Osmanlı Devleti’ni Avrupa’dan tasfiye ediyordu. Bosna-Hersek Eyâleti Avusturya’ya verilirken, otonom bir Bulgaristan Prensliği kuruluyordu.

Berlin Muâhedenâmesinden cesaret alan Ermeniler, 1895-1896 yıllarında Doğu Anadolu’da katliamlara ve bağımsız bir Ermenistan kurma teşebbüslerine giriştiler. II. Abdülhamid, teşkil ettiği Hamidiye Alayları ile bu tehlikeyi bertaraf etti ve dâhiyâne denecek kadar mükemmel olan dış politikasıyla, büyük devletlerin işe karışmasına mani oldu. Dış güçlerin bu bölücü hareketlerini gören II. Abdülhamid, çareyi İslâm kardeşliğini bölgede takviye etmekte bulmuştur. Bu gaye ile 1891 tarihli Nizâmnâmeye göre, Şark’ta Osmanlı Devleti’nin İslâm kardeşliği politikasını Müslüman halka anlatmak; Ermenilerin oyunlarına gelmemek; merkezî otoriteyi tekrar temin etmek ve o bölgedeki insanları gönüllü vatan müdafileri olarak istihdam etmek gayeleriyle Hamidiye Alayları denilen mahallî askerî kuvvetleri tesis ve teşkil eylemiştir. Gerçekten bugün Doğuda Müslüman halk yaşıyorsa, hayatlarını Abdülhamid’in bu siyâsetine borçlu olduklarını tarihçiler açıkça ifade etmektedirler.

Ermeni isyanlarına karşı sert tedbirler alan II. Abdülhamid, bilhassa Fransa’daki Ermeniler tarafından Kızıl Sultân diye anılmaya başlandı. İttihâdcılar ve Cumhuriyet dönemindeki bazı sözde aydınlar da, aynen Ermeniler gibi, bu unvanı kullanmaya devam etti.

Bu arada; Filistin topraklarına kuvvet ile yerleşmenin imkânsızlığını gören Yahudiler, reisleri Theodor Herzl’i (1860-1904) Padişah’a bizzat göndererek, Filistin’e yerleşmek istediklerini ve eğer bu teklif kabul edilirse, Osmanlıya sadık vatandaş olacaklarını ve Osmanlı Devleti’ne milyonlarca altın yardım edeceklerini bütün dünya Yahudileri adına teklif etti. Bu çirkin teklifi şiddetle reddeden Abdülhamid, Ermenilerden sonra Yahudileri de karşısına aldığını bile bile şu cevabı verdi: “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam; zira bu vatan bana değil, Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak, onunla geri veririz”.

M. F. Gülen: Bu sözü çok meşhurdur tarihte. Başka bir şey yapılabilir miydi yapılamaz mıydı bilemiyoruz. Bu türlü meselelerde benim kafama takılan şey, hadiselerin içinde olmadığımızdan dolayı, arka planlarıyla onları bilemeyeceğimiz hususu oluyor.

Soru: Ali Suavi’yi çözmek zor?

M. F. Gülen: Molla gibi biri, karakter bakımından da maceraperest. Cemil Meriç de onu yazmıştı, bir mollanın isyanı. Babıaliyi basması fiyaskoyla sonuçlanıyor, olacak şey değil. Abdülhamid’e isnad edilen hatıralarda, onların içinden Namık Kemal’i samimi buluyor. Öyle onların tesirinde kalmış bir insan olarak gösteriyor. Fakat diğerleri için aynı şeylerden söz etmiyor. Ziya Paşa bile, karbonari olarak anılan insanlardan.

Soru: Masonluğun bu kadar yaygın oluşu, mahiyetinin bilinmeyişinden mi?

M. F. Gülen: Bilinmeyişinden.. Bir de din adına çok kayıplarımız olmuş. Dinin ruhundan uzaklaşmışız. O zaman böyle doğrudan doğruya dine karşı çıkmamışlar, bugün bile yayılma durumu gösteriyorlar. Belli bir seviyeye geldikten sonra o yeminlerini, törenlerini yapıyorlar.

Medet Efendi; 50’li yıllarda 75-80 yaşlarındaydı, Abdülhamid’in yaveriydi. Abdülhamid’den sonra tımarhaneye atmış İttihatçılar. Erzurum’un yerlisiydi. Erzurum’da dersanede belli bir süre beraber kalmıştık. Alvar İmamı “Bu adam ermiş, fakat farkında değil” derdi onun için. Evine de gitmiştik, hakikaten Enderun’da yetişmiş, Enderuni bir hanımı vardı. Abid, zahid bir insandı, saçlı sakallı. Abdülhamid’i yakından biliyordu, oğlu da Merhum Menderes’in Kalem-i Mahsus müdürlüğünü yaptı.

Ermeni komitacıları ve milletlerarası siyonizmin temsilcileri, davalarına engel gördükleri II. Abdülhamid’i yok etmek üzere, terörist Belçikalı Jorris ile anlaştılar. 21 Temmuz 1905’de Cuma Selamlığında infilak eden bomba, Padişahı yok etmek için patlatılmıştı; ama Allah korudu.

M. F. Gülen: Tevfik Fikret ‘Ey şanlı avcı attın fakat vuramadın’ der kendi hükümdarına karşı.

Soru: O başka milletten mi?

M. F. Gülen: Yok, o zamanla ateist olmuş. Güzel şiirleri var, ordu-yu hümayunu alkışlıyor, bize ait değerleri destanlaştırıyor. Şiirleri de okunmaz gibi değil. Necip Fazıl beğenmezdi, ondan dolayı ta’n eder ve “Ramazan davulcusu” derdi ona.

Soru: Sırf Abdülhamid düşmanlığı mıdır bu kadar?

M. F. Gülen: Dine de düşman olmuş zamanla, zamanla ciddi bir din düşmanlığı da var, açık görülüyor. O Beşir Fuat gibi o dönemin aydınlarının, Celal Nuri Tarih-i Kadim sahibi gibi o dönem insanlarının kafaları karışık. İyi müslümanların bile kafalarının karıştığı bir dönem. Filibeli Ahmet’in kafası karışıyor, Hamdi Yazır’ın, Mehmet Akif’in kafası karışık. Öyle güzel insanlar bile çok şaşırtılıyor o dönemde. O Safahat’ta bir tane böyle Abdülhamid’in lehine bir mısralık bir şey görmedim ben. Safahat’la tanışmam ta ‘56’ı yıllara dayanıyor. Mehmet Akif gibi samimi, özü-sözü bir, tepeden tırnağa bizim milletimizden bir insan, imanla heyecanla dopdolu bir insan, fakat nasıl öyle bir tutum içine girmiş? Ona küsmüyor ve kırılmıyorum. Abdülhamid’i ne kadar seviyorsam onu da o kadar… Fakat demek ki bazen yanlış anlamalar oluyor. Günümüzde de olduğu gibi dolduruluyor insanlar…

Dış ve iç baskılara rağmen 30 yıl Osmanlı Devleti’ni büyük sıkıntılarla ayakta tutan II. Abdülhamid, bu idareyi devam ettirmek için bazı zecrî tedbirlere baş vurmak mecburiyetinde kalmıştı. Ancak bundan da önemlisi, Ermeni ve Yahudi meselesi yüzünden bütün basın ve Avrupa kamuoyu tamamen aleyhine geçmişti. Bu aşırı propagandalara rağmen, Müslüman halk, veli bildiği Padişaha itaat etmeyi ibadet telakki ediyordu. Ancak menfi güçlerin tahriki ile genç aydınlar ve askerler arasında, 93 felaketi ile memleketi sürüklediği uçurum unutularak, körü körüne bir Midhat Paşa hayranlığı yeniden başlamıştı. Yeni Osmanlılar veya Genç Türklerin fikirleri yeniden dirildi.

M. F. Gülen: Talat’ın hatıralarını okumuşsanız, orada dinine imanına dair bir şey yok. İkincisi de, ben ‘59’da Edirne’ye gittim. Onların hükmettikleri dönemde 14-15’e kadar, 18’e kadar hakim oluyorlardı. Kendisini tanıyan, orada posta memurluğu yaptığını bilen yaşlı adamlarla görüştüm, konuştum. “Burada sıradan bir PTT memuruydu.” demişlerdi. İttihad cemiyetine iştirak edince birden bire yıldızı parlıyor. Enver de saraydan Naciye sultanla evlenince onun da yıldızı parlıyor. Öbürü bazı eşkıyayı dağlarda bastırdığından dolayı onun da yıldızı parlıyor. Böyle bir şey. Bizzat kendisini tanıyan, o günlerde 70-80 yaşındaki insanlar vardı. Cami cemaatimden de insanlar vardı. Tanırlardı Talat’ı.

Soru: Suriye’deki halkın Cemal Paşa ile alakalı hatıraları hala canlı?

M. F. Gülen: Çok acıdır, maalesef koca bir Arap dünyasını küstürmüş, Lawrence’ın yaptığından daha fazla kötülük yapmış. Millet derdini anlatmak için gelmiş, ya kendi vurmuş ya da vurdurmuş orada, asmış berdar etmiş onları. Kocaman bir dünyayı düşman haline getirmiş.

Bozulmuş işte, o Jön Türklerin devamı. Yahya Kemal anlatıyor: Belli bir dönemde öyle bir Batı hayranlığı vardı ki, Fransa’da Paris’te değişik kimseler gördüm, orada seyyar satıcılık yapıyorlardı. “Paris’te bulunmak için değer, Paris’te bulun da seyyar satıcı ol” falan diyorlardı. Kaynağını unuttum. Yani böyle bir kompleks oluyor toplumda. Kimisi İngiltere’ye gidiyor, Anglosakson terbiyesiyle yetişiyor, o dönemde hala o Fransız ihtilalinin bıraktığı izler var. başkaldırma ruhu…

Soru: Abdülhamid’e karşı çok organize bir düşmanlık var?

M. F. Gülen: İçtekiler yapıyorlar. Tarihi tekerrürler devr-i daimi. Yalnız zamana göre, hadiselere göre işin rengi, şivesi değişiyor, ama aynı şeyler.

1890 yılında bir kısım Harbiye ve Askerî Tıbbiye talebelerinin teşebbüsü ile gizlice kurulan İttihâd ve Terakki Cemiyeti, II. Abdülhamid’in azlini gaye edinen bir hareket idi ve asker siyâsete yine karıştırılmıştı. Ermenilerin ortaya attığı Kızıl Sultân iftirası, bunlar tarafından da kullanılmaya başlandı. III. Ordudaki Tal’at Bey, Enver Bey, Niyazi Bey ve benzeri genç subayları da arasına katan İttihâd ve Terakki Cemiyeti, kazandığı gücü teröre transfer edecek kadar dengeyi kaybetti. Hareketlerine karşı koyanlara mürteci damgasını vuran İttihâd ve Terakkiciler, II. Abdülhamid’e temel hükümleri zaten yürürlükte olan Kanun-ı Esâsi’yi tamamen yürürlüğe sokmak ve Meclis’i açmak üzere baskı yaptılar. 23 Temmuz 1908’de II. Meşrûtiyet ilan edildi.

Bu iç kargaşadan istifade eden Bulgaristan ve Bosna-Hersek Osmanlı Devleti’nden tamamen ayrıldı ve İttihâdçıların ittihâd-ı anâsır fikrinin ilk acı meyvesi bu oldu. İttihâdçıların basiretsizlikleri yüzünden, 240 üyeli meclisin sadece 140’ı Türk olmak üzere Meclis-i Meb’ûsân 17 Aralık 1908’de açıldı. O mecliste Girid’in, Tesalya’nın ve Yanya’nın Yunanistan’a bırakılması gerektiğini ifade eden milletvekilleri bile çıkmıştır.

Bazı milletvekilleri, Doğu’da bir Ermeni Prensliğinin kurulması için teklifler vermişlerdir. Azınlıklar, demokrasi geldi diye devlete bağlanmadılar ve bilakis devlete isyan etmeye başladılar. Müslümanların kanına giren Sırplar, Bulgarlar, Ermeniler ve benzeri azınlıklar için af ilan edildi. İstanbul’da Ermeni ihtilâli yapıldı; ama suçlu Müslümanlar oldu. Bunu fırsat bilen İngilizler ve diğer Osmanlı düşmanları, Üçüncü Ordudan İstanbul’a sevk edilen avcı taburları tarafından 31 Mart Vak’ası denilen ihtilali çıkardılar. Kurulmuş askerler ve bunlara katılan hamallar gibi sıradan insanlar, şerî’at elden gidiyor diyerek devlete karşı ayaklandılar. İttihâdçıların hem Abdülhamid’den kurtulmak ve hem de muhaliflerini ve samimi dindarları ezmek için tertip ettiği bu olay, İstanbul’a gelen Hareket Ordusu tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı.

Neticede Meclis’i toplayan İttihadcı Tal’at Bey, 27 Nisan 1909 tarihinde, silah tehdidi altında Meclis’ten hal’ kararını çıkardı ve içinde hiç Müslüman Türk bulunmayan dört kişilik heyetle (Yahudi Emanuel Karaso, Ermeni Komitecisi Aram Efendi, Arnavud Es’ad Toptani Paşa ve Gürci Arif Hikmet Paşa) hal’ kararını II. Abdülhamid’e tebliğ ettirdi.

II. Abdülhamid devrinin “Devri İstibdad” olduğu söylenmektedir. Bu iddia doğru mudur ve II. Abdüihamid’in şahsî idare devrinin temel özellikleri nelerdir? Özellikle ittihâd-ı İslâm siyâsetinin bu idarede rolü var mıdır?

Abdülhamid’in devrini, bütün hak ve hürriyetleri askıya alan bir baskı rejimi manasında istibdad devri diye vasıflandırmak mümkün değildir. O döneme “devr-i istibdad” adını verenler, sadece ve sadece Hazret’in muhalifi olan ittihâdcılardır. Bununla beraber, Sultân Abdülhamid, Osmanlı Devleti’ni yıkılmaktan ve parçalanmaktan kurtarmak için, Bediüzzaman’ın yerinde ifadesiyle, “mecburî, cüz’î ve yanlış olarak tamamen kendisine isnâd olunan hafif bir istibdâd”a mecbur kalmıştır.

Sultân Abdülhamid, 30 yıl devam ettirdiği bu idareyi kaba kuvvete dayandırmamıştır, orduyu iç siyâsette asla kullanmamıştır ve en önemlisi de muhalifleri için sürgün cezasından başka bir yola başvurmamıştır. Orduyu sadece devlete isyan eden isyancılara karşı (Ermeniler gibi) kullanmıştır. İç siyâsette orduyu kullanmak, İttihâdcıların marifetidir. Onu istibdâd ile suçlayan İttihâdcılar, asıl kendileri kaba kuvvetle istibdâd idaresini sistematik hale getirmişlerdir.

Sultân Abdülhamid’in şahsî idaresini devam ettiren tek unsur, müstakim bir hayat yaşaması sebebiyle halk nazarında veli kabul edilerek itibar edilmesi ve bütün dünya Müslümanlarının halifesi unvanıyla çok büyük bir prestije sahip olmasıdır. Müslümanlar, Abdülhamid’i candan sevdikleri gibi, gayr-i müslimler de, onun saygın bir şahsiyet olduğuna inanıyorlardı. Çünkü dünyada açlığın ve sefilliğin hâkim olduğu bir devirde, Osmanlı vatandaşı, huzur içinde yaşıyordu. Osmanlı ülkesinde Türklerden sonra ikinci Müslüman nüfusu teşkil eden Araplar, Sultân Abdülhamid’e âşık idiler ve kendileri de kavm-ı necîb olarak mu’âmele görüyorlardı. Müslüman Kürdler de, kendilerini Ermenilere karşı koruyan Abdülhamid için canlarını fedaya hazırlardı.

Şu kadar var ki, son zamanlarda hafiyye teşkilâtının olur olmaz jurnallerle bazı zulümlere girişmesi ve 30 yıldır devam eden şahsî idare devrinin ister istemez bir nevi istibdada dönüşmeye başlaması, Mehmed Akif ve Bediüzzaman gibi bazı İslâm âlimlerinin de, İttihâd ve Terakki Partisini tasvip etmemelerine rağmen, Abdülhamid’e bazı ikazlarda bulunmalarına ve hatta hürriyet-i şer’iyyenin ilanı için bazı yazılar kaleme almalarına sebebiyet vermiştir.

Soru: Osmanlıya emperyalist diyenler oluyor. Bu niteleme doğru mudur?

M. F. Gülen: Emperyalist, istismar eden, sömüren demektir. İşgal ettikleri toprakları, bu toprakların yer altı ve yer üstü zenginliklerini ve insan gücünü sömürerek, müreffeh bir hayat yaşayan; kendileri saraylarda safa sürerken, halkı perişan bir halde sokaklara terkedenler, evet bunların hepsi emperyalisttir. Şu kadar ki bu, düne ait, geçmiş dönemlere ait bir emperyalizm anlayışıydı. Günümüzde aynı neticeyi, askerî işgale başvurma gereği duymadan, siyasî entrikalarla, kültürel yollarla teknik ve teknolojik imkânlardan faydalanarak ekonomik oyunlarla elde ediyorlar. Gayelerine ulaşmak için de hiçbir engel tanımıyorlar. Meselâ, bir neticeye ulaşmak için insanların kobay olarak kullanılması gerekiyorsa, bunu gözlerini kırpmadan yapıyorlar. Bunlara ne gerek var, işte Hiroşima ve Nagazaki: 80.000 anında ölü ve hâlâ devam edegelen radyoaktif tesirler…

Osmanlı’ya gelince; Osmanlı, 6 asırlık ömrünün en küçük bir zaman diliminde bile sömürgecelik yapmamıştır. Kendileri zevk ü sefa içinde iken, milleti -velev ki yabancı bile olsalar- perişan ve derbeder etmemiştir. Siyasî entrikalara, ekonomik oyunlara kat’iyen başvurmamış, milletlerin tarih, örf, âdet, din ve dilleri ile oynayarak, hiçbir asimilasyona gitmemiştir. Rica ederim, bir zamanlar 250 milyon Osmanlı teb’ası içinde safkan Türk adedi 11-12 milyon idi. Bu kadarcık insanın, 240 milyonu istismarından söz edilebilir mi?

Osmanlı, Allah’ın adının her yerde yükselmesi ve devletler arası muvazene için, O’nun emri gereği cihad etmişti. Bu cihad ile ülkeler fethetmiş, fakat hiçbir ülkeyi işgal etmemişti. Cihad neticesinde elde edilen ganimet malları, cihada katılanların halis hakkı olmasına rağmen, tarih boyunca ganimetten zengin olan bir insan gösterilebilir mi? Bütün bunlara rağmen, Osmanlı’ya emperyalist deme, ya tarih bilmemenin bir ürünü, ya da hıyanet ve denaet içinde bulunmanın bir ifadesidir.

İttihâd ve Terakki adı verilen siyâsî cemiyet nasıl teşekkül etti ve nasıl iktidara geldi? Bunların fikrî yapıları nedir?

1890 yılında Harbiye ve Askerî Tıbbiye talebeleri tarafından, İttihâd ve Terakki adı altında, Abdülhamid’e muhalif gizli ve siyasi bir cemiyet kuruldu. 1897’de bu cemiyet dağıtıldı ise de, üyeleri Paris’e kaçtı ve az da olsa Ahmed Rıza Bey başkanlığında faaliyetlerine devam ettiler. Avrupalılarla işbirliğine giren İttihâdcılar, Arapça, Fransızca, İngilizce, Ermenice ve Arnavudca olarak çıkardıkları gazetelerle, Abdülhamid aleyhinde her türlü çirkin iftiraları yaymaya başladılar.

1899 yılında Damad Mahmûd Celâleddin Paşa, oğulları ile birlikte Brüksel’e giderek Abdülhamid aleyhtarlarına katıldı. Arkasında İngiltere olan ve bazı şahsî menfaatlerinin peşine düşen bu adamın misyonunu oğlu Prens Sabahaddin devraldı. Avrupalılar gittikçe dozunu arttıran bu harekete Jön Türkler (Genç Türkler) diyorlardı ki aslında Bediüzzaman’ın yerinde ifadesiyle bunlardan bazılarına Şeyn Türkler (Çirkin Türkler) demek gerekiyordu. Prens Sabahaddin, Abdülhamid’i Ermeni Katili diye itham ederken, Tevfik Fikret de, Abdülhamid’i bomba ile öldürmek isterken öldürülen Ermeni komitecilerine ağıtlar yakıyordu.

İttihâd ve Terakki Cemiyeti, kendine yakın bulduğu III. Ordu subaylarının arasında yayılmaya başladı. Selanik ve Manastır şubeleri açıldı. Sonradan Bey ve Paşa haline gelen postacı Tal’at Efendi işin başına geçti. 1908’de Kur’ân, bayrak ve silah üzerine yemin eden III. Ordunun bütün subayları ittihâdcı olduklarını açıkça ilan ediyorlardı. Artık asker siyâsete karışmıştı. Cemiyetin fiili liderleri, Tal’at Efendi, Kurmay Binbaşı Enver Bey, Kıdemli Yüzbaşı Niyazi Efendi’ydi.

İttihâdcıların en önemli sloganı ittihâd-ı anâsır yani güya istibdad yıkılıp meşrutiyet gelince, Osmanlı Devleti’ndeki bütün milletler, din, dil, mezheb ve ırk farkı gözetilmeksizin aynı devletin vatandaşları olarak birlikte yaşayacaklardı.

M. F. Gülen: Zaten yaşıyorlardı!..

Bu sadece sathî bir düşünce idi. Zira bu düşünce ile yola çıkan İttihâdcılar, Balkanlarda binlerce Müslümanın kanını akıtan Bulgar, Yunan ve Sırp Çeteleri ile işbirliği yaptılar ve hatta Makedonyadaki yabancı konsolosluklara muhtıra vererek, istibdâd-ı hâzır ve idare-i müstebidâne dedikleri Abdülhamid idaresinin yıkılmasını bile arzu ettiler. Bununla kalmayıp siyasi cinayetler işlemeye başladılar. Binbaşı Enver Bey, Selanik Merkez kumandanı Albay Nâzım Bey’i tabanca ile öldürdü. Artık İttihâdcılar çeteye dönüşmüşlerdi.

M. F. Gülen: Çeteydi zaten, başçete.. Balkanlarda oluşmuş; önceleri oradaki bazı çeteleri bastırdıkları için herhalde Abdülhamid’i muvakkaten uyutmuşlar; adeta “Bunlar iyi, çeteleri bastırıyorlar” dedirtecek şekilde küçük bir rüşvetleri olmuş.

İttihâd ve Terakki Partisinin sloganı Fransız İhtilalinden tercüme edilen “hürriyet, adalet, müsavat ve uhuvvet” idi. Ancak hiç bir zaman bu esaslara uymadılar. Bunların memlekete yaptıkları zararları şöylece özetlemek mümkündür:

a) Ordu siyâsete alet edildi ve bu kötü adet Cumhuriyet döneminde de devam ettirildi. Onlar bazı makamları elde ettiler; ama devlet ve memleket kaybetti, b) Orduyu İttihâdcı (Halaskar) ve muhalifler diye böldüler; bu yüzden Balkan Harbi kaybedildi. c) Türk milletine siyasi demagojiyi İttihâdcılar yerleştirdi. Halkı da ikiye böldüler. Muhaliflerine mürteci demeye bunlar başladı, d) Abdülhamid’in icra ettiğini iddia ettikleri istibdadı tek kişi temsil ediyordu, onu iktidardan almakla istibdada son verilebilirdi; İttihâdcıların istibdadını ise tek kişi temsil etmiyordu. Kanlı, suikastlı, sehpalı, devletin temellerine dinamit koyan ve orduyu kullanan, oligarşik bir istibdad devri başlamıştı. Artık devlet, Tal’at-Enver-Cemal üçlüsünün başını çektiği oligarşik istibdadla idare ediliyordu.

M. F. Gülen: Ekânim-i selâse.. böyle derler onlara, İttihatçıların üç rüknü. O gün İttihatçıların dümen suyunda giden Rıza Tevfik, Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesinden kısa bir müddet sonra, bu üçlünün verdiği zararların farkına varmış, Devlet-i Aliye’ye tabi toplumların, imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi darmadağınık olduğunu görüp bin pişmanlık içinde, ‘Abdülhamit’in Ruhaniyetinden İstimdat’ dilenmiş ve pişmanlığını şöyle ifade etmiş:

Nerdesin şevketli Abdülhamid Han?

Feryadım varır mı barigahına?

Ölüm uykusundan bir lahza uyan,

Şu nankör milletin bak günahına.

 

Tarihler ismini andığı zaman

Sana hak verecek ey koca sultan!

Bizdik utanmadan iftira atan.

Asrın en siyasi padişahına.

 

Padişah hem zalim, hem deli’ dedik,

İhtilale kıyam etmeli dedik,

Şeytan ne dediyse biz ‘beli’ dedik,

Çalıştık fitnenin intibahına!.

 

Divane sen değil, meğer bizmişiz.

Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz

Sade deli değil, edepsizmişiz!

Tükürdük atalar kıblegahına!’

Evet, filozof ünvanıyla o gün ihtilalin ideologluğunu yapan şair, iş işten geçtikten sonra bunları söylemişti. Bunları söylerken de İttihatçıların meşhur üçlüsüne şu sözleri layık görmüştü:

“Ne günlere kaldık ey gazi hünkâr;

eşek silahdar oldu, köpek mühürdar, katır da defterdar.”

Enver Paşa silahdar, Talat mühürdar, Cemal defterdar, maliye nazırı.

Nitekim 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı ile bu denilenler oldu. İki dereceli olarak yapılan seçimler neticesinde, 275 milletvekili olan Meclis açıldı. Sadece 140 Türk milletvekili vardı. Azınlıklar çoğunluktaydı ve İttihâdcıların dediklerinin aksine, bu azınlık milletvekilleri, Osmanlı Devleti’nin birliğini değil, ittihâd-ı anâsır sloganıyla kendi milletlerini ve bağımsızlıklarını savunmaya başladılar.

İttihâd ve Terakki mensuplarının hepsini, bu anlattığınız çerçevede kabul etmek doğru olur mu?

Hayır, olmaz. Zira İttihâd ve Terakki Cemiyeti içinde cereyan eden çeşitli görüş ve fikirlerin tamamı iki kola ayrılıyordu:

Birincisi; Maalesef, tamamen batı taklitçisi, mason, farmason ve hatta Osmanlı ve din düşmanı grubudur ki, Osmanlı Devleti’ni Avrupalı devletlere şikâyet edecek kadar alçalan ekip bunlardır. Bunların içinde Tevfik Fikret gibi tamamen dinsiz olanlar; Prens Sabahaddin gibi İngilizlerin oyuncağı haline gelecek kadar basiretsiz olanlar; Ermeni, Sırp ve Yunanlılar gibi tamamen gayr-i müslim olanlar bulunmaktadır.

M. F. Gülen: Adem-i merkeziyeti de teklif ediyorlar Abdülhamid’e. Bu eyalet sistemi falan.. günümüzde olduğu gibi teklif ediyorlar. Tabii o zaman azınlıkların bulunduğu yerlerde bölünmeler olacak. Bugün PKK’nın istediği gibi şeyler. Prens Sebahaddin’in bir de öyle bir isteği var. Üstad o zaman ona karşı çıkıyor.

İkincisi; Hamiyet, milliyet, hürriyet ve müsavatı gerçek manada müdafaa eden Ahrâr grubudur ki, sonradan Ahrâr Fırkası adı altında İttihâd ve Terakki’den ayrılmak istemişlerdir. Ahmed Rıza Bey, Enver ve Niyazi Beylerin bu manada İttihâdcı olduklarını ve ancak birinci grubun esiri olduklarını düşünüyoruz.

M. F. Gülen:Üstad Hazretleri İttihadcıların hepsi mason demiyor, hepsini karalamıyor. Demek kitle psikolojisi, bir şey oluşunca böyle başkalarına da tesir ediyor. Devleti kurtarma, Fatih dönemindeki, Kanuni dönemindeki haşmeti, büyüklüğü yeniden iade etme gibi sloganlar var. Bunlara kanıp da İttihat ve Terakki’ye intisab edenler var. İnsaflı konuşuyor Ahmet Akgündüz Bey de; onda da Üstad’ın o mevzudaki mütalaalarının tesiri vardır. Üstad Hazretleri öyle mutedil düşünüyor ki, Halk Partisi içinde o zulmü, istibdadı devam ettiren insanlar %5 diyor. Bugün de öyle kaç tane milletvekilleri varsa, demokrasiye zıt hal ve hareketleri olanlar, dine uzak duranlar %5’tir. Diğerleri kitle ruh haletiyle o cereyana kapılmış gidiyorlar.

Bu ikinci gruba mensup olan hakiki hürriyetperverler, daha sonra Abdülhamid’e yaptıkları zulümlerden pişman olmuşlar ve kusurlarını itiraf etmişlerdir.

Maalesef, II. Meşrûtiyet’in kurulmasından sonra, İttihâd ve Terakki’nin içinde hâkim olan kuvvet birinci grup olmuştur. Hakiki hürriyetçiler iki defa hükümetin başına geçtikleri halde, birinciler tarafından çeşitli oyun ve entrikalarla devrilmişlerdir. İşte Mehmed Akif ve Bediüzzaman gibi İslâm âlimlerinin kendilerine nasihat ettikleri İttihâdcılar grubu, Ahrâr denilen ikinci gruptur.

Bir asra yakındır irtica olayı denilerek hep dindar insanların üzerine yıkılan 31 Mart Hadisesi’nin iç yüzü nedir ne değildir?

M. F. Gülen: İlk önce “irtica” kelimesi ortaya atılıyor, irtica sözü kullanılıyor. Cumhuriyet döneminde belli bir devreden sonra “gerici” filan dediler. Herhalde o kelime çok ürkütücü olmadı; yeniden irticaya döndüler. Meselenin manasının çok anlaşılmaması, muğlak olması.. iğlakta bir ilzam vardır, yeniden irtica tabirini kullanıyorlar. Meselenin esası da Fransa’ya dayanıyor. Bunların ilkleri krallara karşı Fransız ihtilalini gerçekleştiren, hapishane kaçkınları, serseriler, haydutlar, daltonlar…

Soru: Bazı şeyleri dilde sadeleşme deyip reddediyorlar ama?

M. F. Gülen: Bazı şeyleri.. ezanda bile “hayyalel felah”ta “Haydin felaha.. Haydin felaha!..” dediler. Çünkü “kurtuluş” kelimesi ruhlarda, milletin vicdanında camiye gitmenin kurtuluş olduğunu uyarır; onun için onu kapalı tuttular, “haydin namaza, haydin namaza” diyorlardı. “Haydin felaha..” Onu kurtuluş diye çevirmediler. Ne olur ne olmaz, insanların psikolojisinde camiye gitme kurtuluş olarak yer eder, dediler. Her şey çok şeytancadır. Zannediyorum eskiden şeytan insanlara ders veriyordu. Şimdi de şeytan bazen bu münkirlerin rahle-i tedrisinin önüne oturuyor, bunlardan fikirler alıyordur, zannediyorum..

Bir insan dese ki, “Ben şeytanın icraatından tamamen azâdeyim.” O şeytanın güdümündedir. Hayaline gelen olumsuz bir şey bile, mesela hayaline gelse ki “Bu abdest böyle de olabilirdi”, bunu büyük bir günah işlemiş gibi saymak ve hemen orada istiğfar etmek lazımdır; çünkü, bunların hepsi ondandır. Onun bizim yapımızda, mahiyet-i maneviyemizde bir santrali var. O santrale sürekli sinyal gönderiyor.

31 Mart Vak’ası diye tarihe geçen bu olay, 14 Nisan 1909 gününe rastlamaktadır. Tarihçiler, bu olayın, kendi zulümlerini örtmek isteyen İttihâdcıların, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini temin etmek için, İngiliz Gizli Servisinin yardımı ile ve İngilizlerin aleti olarak tertipledikleri bir hadise olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak suçun, samimi Müslümanlara yıkılması için, “şerî’at elden gidiyor” gibi bir kısım dinî sloganlar kullanılmış ve dindarlara hücum planları hazırlanmıştır.

M. F. Gülen: Günümüzde de onu yapıyorlar ya.. kafir esasen, ama müslüman görünüyor; figüranları müslümanlardan seçiyorlar.. müslümanları vurmak için müslümanlardan görünen saf kimseleri seçiyorlar.. bugün de aynı, değişen bir şey yok. Biz beceremeyiz, vicdanımız cevaz vermez, Allah’tan korkarız, hasımlarımıza karşı bile entrika bilmeyiz.. hud’a o türlü muharebelerde caizdir ama, biz o meselenin meşruiyetini kollarız. “Allah ne der bu mevzuda” deriz. Fakat karşı tarafın öyle bir kıstası yok, her şeyi yapar. Sarıklı marıklı.. bugün de var Ergenekon iddianamelerinde… “Sarık giydim, Çarşamba’ya girdim” diyor adam. Sizin içinize girmek daha kolay, çünkü ne sarık var ne cübbe var, ne şalvar var.. daha kolaydır. Bir de öyle camilerdeki gibi kısa, kestirmeden namazlar olunca, çok sıkıntıya düşmez. İbadetlerin hakkı tam verilse ve gerçek âbidler gibi yaşansa, münafıklar dayanamaz ona, hemen kaçarlar.

İttihâdcılar, kendilerinin tertipledikleri bu olayı dindarları mürteciler diye suçlayarak onlara yıkmışlardır. Bu olayı kendileri tertip etmelerine rağmen, ısrarla olayın bir irtica hadisesi olduğunu ifade etmeleri, günümüze kadar gelen devlet ile milletin arasını açma âdetinin kötü bir başlangıcı olmuştur.

Tahrik ve tertipler sonucu isyan eden cahil askerlere, kendileri gibi cahil olan hamallar ve sağını solunu ayırt edemeyecek kadar ahmak olan bazı dindarlar da katıldı. Zaten İttihâdcıların muhalifleri de böyle bir fırsat bekliyorlardı. Onlar da akıllı hareket edemediler. İş, çığırından çıkmıştı. Bediüzzaman başta olmak üzere, bir kısım basiretli İslâm âlimleri, askerlere ve hamallara, bunun bir oyun olduğunu ve oyuna gelmemeleri gerektiğini ikaz ettiler. Hatta Bediüzzaman, bir nutuk ile sekiz taburu itaate getirmişti.

M. F. Gülen: Evet, onu kendisi ifade ediyor. İstanbul’da ve Selanik’te isyanı bastırıyor, tesir ediyor. O zaman da o eski Said dönemi. Sadece devlet-i aliyenin bekası için yapıyor onu.

Fırsatı ganimet bilen İttihâdcılar, olaylar büyüyünce, Selanik’ten Hareket Ordusu adını verdikleri kuvvetleri, Padişah’ı kurtarmak gibi yalancı bir sloganla İstanbul’a sevk etmeye başladılar. Tarihî kaynaklara göre; bu hareket ordusunun sadece kumandanı olan Mahmûd Şevket Paşa Müslüman ve Türk’tü;

M. F. Gülen: Zannediyorum Arnavut’tu ve ahmaktı. Arnavutlar ahmak değil, güzel insanlardır ama o ahmak bir Arnavut’tu. Mecliste ön sıralarda oturur, erkan-ı harb-i umumiye reisi olarak, yani şimdiki genel kurmay başkanı.. mecliste olanları anlamaz. Bazıları derlermiş ki “Ayıp oluyor, Avrupalılar bile bilhassa geldi, dinliyorlar ama bu adam uyuyor, çünkü anlamıyor.” Daha sonra İstanbul’da faytonuyla bir yere giderken Topal Rıfat vuruyor onu.

askerlerin çoğu, yağmacı ve Müslüman kâtili olan Makedonyalılardı. Tam bir çapulcu ordusuydu. Olayın vahâmetini anlayan İstanbul’daki generaller ve özellikle I. Ordu Komutanı Nâzım Paşa, Sultân Abdülhamid’e müdahale etmeleri gerektiğini anlattılarsa da, Müslümanı Müslümana kırdırmayacağını söyleyen Padişah, onlara gerekli talimatı vermedi. I. Ordu Kumandanı Nâzım Paşa’ya, Hareket Ordusuna silah çekmemeleri için yemin bile ettirdi. 25 Nisan’da Hareket Ordusu Komutanı Mahmûd Şevket Paşa İstanbul’a girdi ve şehre hâkim oldu. Sıkıyönetim ilan eden Paşa, bir kısmı tamamen masum olan binlerce insanı idam ettirdi. Daha sonra da 27 Nisan 1909’da Meclis-i Umumi toplanarak Abdülhamid’in hal’ kararı silah zoruyla çıkarıldı.

Kısaca 31 Mart Olayı, İttihâdcıların tertipledikleri bir fitneydi; ancak muhalifleri olan Kâmil Paşazâde Said Paşa, İsmail Kemal Bey, muhalif gazetecilerden Mizancı Murad ve Volkan Gazetesi baş yazarı Derviş Vahdetî gibi bazı safdiller de durumdan faydalanmak uğruna ateşe körükle gittiler ve fitne ateşini söndürmek yerine daha da alevlendirdiler. Neticede düşmanlar kâr etti; devlet, millet ve din zarar etti. Çünkü kurulan Divan-ı Harb-i Örfî çok masumları idam sehpalarında sallandırdı. Din düşmanı kesimlerin eline de tam bir irtica sermayesi verilmiş oldu. Bediüzzaman gibi allâmeler bile, 31 Mart Olayı ile suçlandılar; ama beraat ettiler.

Bediüzzaman Said Nursi gibi İslâm âlimlerinin de Sultân Abdülhamid’e muhalif olduğu ve hatta hal’ fetvasını hazırladıkları iddia edilmektedir. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz? Abdülhamid’in hal’ fetvasını kim vermiştir?

Bazı kimseler, Bediüzzaman’ın İttihâdcıları destekleyerek Sultân Abdülhamid’e muhalif olduğu iddialarını yaymaya başlayınca, 1952 yılında Üstad hazretleri talebelerine kaleme aldırdığı Lahika’da (Abdulkadir Badıllı’nın 3 ciltlik tarihçesinde) aynen şunları ifade etmiştir:

1) Bir adamın kusuru ile başkası mes’ul olamaz. Dolayısıyla Abdülhamid’in hükümetinin hataları ona verilemez. 2) Bediüzzaman, II. Meşrutiyetin başında, hürriyet-i şer’iyyeyi teşvik etmiş; bazı siyasi muhaliflerinin istibdâd adını verdikleri Abdülhamid idaresi için “mecburî, cüz’î ve hafif istibdâd”; İttihâdcıların zulmü için ise, “pek şiddetli külli istibdâd” tabirlerini kullanmıştır. Şu cümlesi meşhurdur: “Eğer meşrûtiyet, İttihâdcıların istibdadından ibaret ise ve şerî’ata muhalif hareket demek ise, bütün dünya şahid olsun ki, ben mürteciyim.” 3) Hürriyet, İslâmî terbiye ile terbiye olunmazsa, çok şiddetli bir istibdada dönüşeceğini haykırmıştır ve maalesef öyle de olmuştur. 4) Abdülhamid’in yabancı düşmanlara karşı gösterdiği dehası, İslâm âleminin tam bir halifesi olması, Şark Vilâyetlerini Hamidiye Alayları ve İslâm Kardeşliği ile Ermenilere karşı koruması; İslâm’ın bütün hükümlerini hayatında yaşaması ve Yıldız Sarayında manevi şeyhini eksik etmemesi sebepleriyle bir veli olduğunu açıkça ifade etmiştir. 5) Ancak insan hatasız olmayacağından, onun da bazı hataları olduğunu ve fakat bu hataların mecburiyet altında işlenen hatalar bulunduğunu açıkça beyan eylemiştir.”

O halde başta Bediüzzaman ve Mehmed Akif olmak üzere, büyük İslâm âlimlerinin Abdülhamid’e muhalif oldukları ve hatta aleyhindeki hal’ fetvasını hazırladıkları şeklindeki iddialar doğru değildir. Fetvayı zamanın Fetva Emini Hacı Nuri Efendi imzalamamıştır; ancak maalesef İttihâdcıların kuklası haline gelen Şeyhülislâm Mehmed Zıyâaddin Efendi imzalamıştır. Bu fetvadaki hal’ gerekçeleri tamamen iftiradır.

Soru: Büyük bir ağabey Üstad Hazretleri’nin “Abdülhamid’in etrafındaki nifak şebekesini görememişiz” dediğini söylemişti.

M. F. Gülen: Çok doğru değil. Üstad’ın başka risalelerinde yok. Öyle şahıslardan duyduğumuz şeyler tam doğru olmayabilir. Burada usul-ü hadis açısından bir şey diyeyim. Sahabeden, tabiinden, ulemadan bazıları “Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ef’ali akvaline tereccuh eder. Çünkü akvalde bazen meseleyi olduğu gibi anlayamama vardır. Konjonktürel olan da vardır. Bir şahsa münhasır olan da vardır. O türlü meselelerde Efendimiz’in dediği o şey davranışlarında ne şekilde ortaya konuyorsa, o esas olmalıdır.” derler. Şimdi Hazreti Üstad’ın hayat-ı seniyyeleri içinde nasıl görülmüş, nasıl yaşamış, nasıl kabul etmiş… şahıslar söyledikleri sözleri doğru anlayamamış olabilirler. Burada da ben bir şey diyorum, millet başka türlü anlıyor. Mesela, parmağımdaki kırmızılığı görünce bazıları hemen yakıştırmış; güya ben viladet münasebetiyle parmaklarıma kına yakmışım, millet böyle anlıyor bunu.

Geçenlerde dedim ki: Ben biraz Bektaşi’yim. Necip Fazıl da okudum, Nurettin Topçu da okudum, Ali Fuat hocanın arkasından koştum… Biri meseleyi nasıl anlamış bakın: Ben kendime Bektaşi diyorum, o “Demek Üstad Necip Fazıl Bektaşiydi” dedi. Beni de hakikaten Bektaşi sayabilir, oysa ki mecaz o. Her meşrebe karşı saygı duyuyorum, herkesi alkışlıyorum.. hiç Süleyman Efendi’nin adını andığım zaman hazret demediğim an oldu mu benim, Mahmut Efendi’yi andığım zaman hazret demediğim oldu mu? Kendime göre bir meşrebim var, meşrebimin muhabbetiyle yaşarım, ama bu katiyen başkalarını hafife almayı, saygısızca karşılamayı gerektirmez. Ben doğru bildiğim yolda yürümüyorsam zaten riyakarın tekiyim, demektir. Doğru bildiğimden dolayı, yararlı bildiğimden dolayı buradayım. Fakat bu başkalarını alkışlamadan beni alıkoyamaz, yani bu yönüyle kendime Bektaşi dedim. Demek iyi ki sordu adam, sonra gidip diyecek ki sağda solda, “Fethullah hoca Necip Fazıl’a Bektaşi dedi.” İşte böyle anlamalar olabilir.

Biz beşeriz, her zaman hata da edebiliriz. Arkadaşlarımız gözü gözümüz, kulağı kulağımız, muhakemesi muhakememiz olan arkadaşlarımız yanlışlarımızı düzeltirler. Biz masun değiliz ki, fakat bir de hiç olmayacak şeylerde sağa-sola çekmeler var.

Birkaç ay önce de bir vesileyle “İsâr ruhunu yaymalı herkese mal etmeliyiz” demiştim; malumunuz isâr, insanın kendi ihtiyacı olduğu halde diğer muhtaçların ihtiyaçlarını öne çıkarıp onları gidermesi, kardeşlerini kendine tercih etmesi demektir. İşte bu manada “isâr ruhunu yayalım” demiştim. Bir de ne göreyim, arkadaşın biri not olarak yazmış ve orada burada seslendirmiş, Hocaefendi “İsa ruhunu yayalım” dedi demiş ve dahası bir sürü teviller yapmış kendince. Evet bazen bu denli yanlış anlamalar da olabiliyor.

Osmanlı Devleti’ni I. Cihan Harbine sokan Enver, Tal’at ve Cemal Paşa üçlüsü vatan hâinleri midir?

İnsanları hemen vatan hâini ve devlet düşmanı diye vasıflandırmak doğru değildir. Her olayda, insanların iradesinin yanında bir de Allah’ın külli iradesi düşünülmelidir. Meseleyi iki açıdan ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.

Enver Bey, tam bir Müslüman, cesur ve aşırı derecede korkusuz bir insandır. Asla vatan hâini değildir. Ancak alay komutanlığı bile yapmadan Yarbay sıfatıyla bedavadan tümgeneral yapılarak Harbiye Nazırlığına getirilmiştir (Ocak 1914).

Şehzade Süleyman Efendi’nin kızı Naciye Sultân ile evlenerek Dâmâd olmuştur. I. Cihan Harbi öncesi Harbiye Nâzırı olarak ordunun başıdır. Aşırı derecede Alman hayranı oluvermiştir. Maalesef, Padişah’a, hükümete ve Meclis’e haber vermeden harbe girilmesinde bu hayranlığın büyük rolü vardır. Yapılan araştırmalar, Enver Bey’in mason olmadığı yolundadır.

Tal’at Bey, aşırı Türk milliyetçisi, dinî hayatı zayıf, câhil ama cin gibi kurnaz ve korkusuz olan bir posta memurudur.

Harbin başında hem İttihâd ve Terakki Partisinin Genel Başkanı ve hem de Dâhiliye Nâzırıdır. 1915 Ermeni Tehcirine karar veren bakandır. İttihâdcı olmayanlara karşı merhametsiz bir çete başı; aşırı Alman hayranı ve masondu. 1921’de Berlin’de bir Ermeni komitecisi tarafından öldürülmüştür.

Cemal Paşa, Fransız hayranıdır, dindar değildir ve aşırı Türkçüdür. Mason olduğu kesindir.

İşte vasıfları kısaca böyle özetlenebilecek olan bu ittihâdcı genç çete başları, Padişah, hükümet ve Meclis’e haber vermeden 28 Temmuz 1914’de başlayan I. Cihan Harbine Almanların yanında girmek üzere gizlice ittifak andlaşmaları yapmışlardır. Resmi sebep olarak ise, Alman gemilerinin izinsiz olarak Karadeniz’e girmesini göstermişlerdir. Bu, tamamen yalandır. Üçlünün bu kararı Osmanlı Devleti’ni tamamen tarihten silmiştir. Zahiri sebep budur.

İkinci cihet, kader yönüdür. Osmanlı Devleti’ni tamamen bu üçlü harbe attı ve felakete sürükledi demek doğru değildir. Bunlar vatan hâini değillerdir. Her musibet, bir cinayetin neticesi ve bir mükâfatın da mukaddimesidir. Bu musibete fetva verdirten cinayet, başta komuta kademesi olarak, Osmanlı ordusunun dinen ve ahlaken perişan halde olmasıdır. Ayrıca 1913’ten itibaren, Osmanlı’da hâkim olan siyâset İslâm kardeşliği değil, milliyetçileri bile rahatsız edecek derecede olan aşırı Turancılıktır. Devletin başını temsil edenlerin bu siyâseti, Müslümanları kurt saldıran sürüler gibi, Osmanlı Devleti’nin çevresinden dağıtmıştır. Musibetin mükâfatı ise, 5 milyon Müslümanın şehid veya gazi olarak evliya mertebesine yükselmesi olmuştur.

M. F. Gülen: Üstad’ın mülahazaları bunlar. Tarihi değerlendirirken meseleye öyle yaklaşmayız da, fakat bir dindar olarak meseleleri analiz ederken öyle yaklaşmamız lazım.

Soru: Bir yüzbaşının hatıralarından bahsetmiştiniz.

M. F. Gülen: Başımıza gelenlerde Mehmet Arif Bey öyle anlatıyor, çok dikkatimi çekti orada. İslami hayattan hiç bahsedilmiyor o askeri sergüzeştinin içinde.

Soru: Vatan haini değildir

M. F. Gülen: Vatan haini kime deriz.. Onların durumu biraz karışık. Açıktan açığa, İslamı bilmiyorlar. İslama ihanet ediyorlar; Turancılığı, ırkçılığı öne çıkarıyorlar. Batı’da hususiyle Almanya’da gelişmeye başlamış ırkçılığı öne çıkarıyorlar. Belki daha sonraki dönemlerde o Ziya Gökalp, kendisi Diyarbakırlı, fakat önce Kürtçe Kamus yazmaya çalışıyor. Bu, Kürtlerde bir aydınlanma hissi uyarmıyor, sonra Türkçe yazınca… Meryem Cemil de Batı Materyalizmi karşısında İslam’ı yazıyor.

1915 tarihli Ermeni Tehciri’ni “Ermeni soykırımı” olarak görmek mümkün müdür? Bu konuda Ermenilerin ve Batılı bazı yazarların iddialarına nasıl cevap verebiliriz?

Tarih boyu Ermeniler, millet-i sâdıka sıfatıyla Osmanlı ülkesinde zimmî tabir edilen statüde yani Müslüman bir ülkenin gayr-i müslim vatandaşı sıfatıyla yaşamışlar ve Osmanlı Devleti, vatandaşlarına tanıdığı bütün hak ve hürriyetleri onlara da tanımışlardır.

Nihayet 29 Ekim 1914’te I. Cihan Harbine giren Osmanlı Devleti’ni, Doğudaki Ermeniler, Ruslarla birlikte arkadan vurmaya başlamıştır. Hatta Van’ı boşaltan Ruslar, burayı Ermenilere teslim edince, 1915 senesinde şarkta Müslüman katliamı başlatmışlardır. İşte bu dönemde Doğu ve Güneydoğuda, 1.300.000 Ermeni yaşamaktadır ve nüfusun da sadece %5’ini teşkil etmektedir. Bütün tedbirlere rağmen Ermenilerin Müslümanlara uyguladıkları katliam durdurulamayınca, Nisan 1915’te Dâhiliye Nâzın Tal’at Bey, Doğu ve Güneydoğudaki 500.000 Ermeninin, mecburi göçe zorlanması (tehcir) kararını almıştır. Gaye, Rus ordularının yollarından Ermenileri uzaklaştırmaktır. Asker himayesinde Irak, Suriye ve Lübnan’a sürgün edilen Ermenilerden bazıları yolda ağır yol şartlarından ve açlıktan ve bazıları da daha evvel yakınları Ermeniler tarafından katledilen bazı sivil ahali tarafından telef edilmişlerdir. Ermenilerce katledilen Müslüman sayısı ise 1.000.000 kadardır.

Kısaca, Müslüman Türk milletinin, neredeyse bir asırdır, aslı astarı olmamasına rağmen Ermeni katliamı iddialarıyla suçlanması, tarihî ve ilmî değil, sadece siyâsidir. Osmanlı Arşivlerini açan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu iddialara en güzel cevabı vermiştir.

M. F. Gülen: Nenemden dinlemiştim: Böyle Ruslar geriye çekiliyorlardı, kapının aralığından bakıyorduk. Onlar silahlarını Ermenilere teslim ediyorlardı. Bizzat nenemden dinlemiştim. Ben Edirne’deyken vefat etmişti, askerden evvel.

Soru: 3-5 Ermeni onlarca insanı alır götürürdü diyorlar, doğru mu aslı var mı?

M. F. Gülen: Doğru, silah var ellerinde, şimdi gelse buraya Allah korusun, iki tane silahlı siz ne yapacaksınız, sizi alır götürürler bir yere, ellerinizi bağlarlar. Oluyor ya dizilerde görüyorsunuz. Bir milyon diyor da, o kayıtta az olabilir. Sonra Doğu’da, Güneydoğu’da diyor sadece, doğru değil, ta Kayseri’den başlayarak Yozgat falan… Asıl katliamın en fazla olduğu yer, Kars, Ardahan, Erzurum. Çünkü Erzurum’a da zaten onlar Ermenistan nazarıyla bakıyorlar. Palandöken dağlarına Ermeniye deniyor eski kitaplarda. Müslümanlar Anadolu’ya geldiklerinde esas oralar Ermeni ülkesi. Kastalani, şerhinde Kur’an-ı Kerim mevzuunda çıkan ihtilafın Palandöken çevresinde çıktığını söylüyor, fakat Ermenistan olarak bahsediyor oradan.

Soru: Sahabilerin bazılarının da Ermenistan’da vefat ettiği söyleniyor. Olabilir mi?

M. F. Gülen: Olabilir. Aramız iyiyken böyle sadık reaya iken daha başka salih zatlar da gitmiş olabilirler. Ama o çetelere karşı Üstad bizzat savaşmış.

Suriyelilerin Fransızlar tarafından kandırılmasını ve Cemal Paşa’nın hatalı kararı ile kurulan harp mahkemelerinin Araplarla Türklerin arasını açmasını kısaca izah eder misiniz?

Osmanlı Devleti, son yıllarında bile Mahmûd Şevket Paşa ve Said Hâlim Paşa gibi iki Arap asıllı sadrazamı istihdam etmesine ve temelde Müslüman bir devlet olduğundan Müslümanlar arasında ırk ayırımı yapmamasına rağmen,

İttihâdcıların ve özellikle de Cemal Paşa’nın, 1913’ten itibaren Turancılık denecek kadar aşırı Türkçülük yapmaları; Cemal Paşa’nın, kurdurduğu askeri mahkemenin kararlarını apolitik olarak icra etmesi; İngiliz ve Fransızların zaten bir asra yakındır Arapları müstakil devlet kurma noktasında tahrik ediyor olması ve nihayet özellikle Hıristiyan asıllı Araplar arasında ırkçılık derecesinde Arap Milliyetçiliğinin gelişmesi, Cemal Paşa’nın işlediği bu hatayı, Araplar ile Türkler arasında nefrete vesile olacak bir olay niteliğinde tarih sayfalarına işletmiştir. Cemal Paşa’nın keyfî idamlar yaptığını, onun kurmay başkanı olan Ali Fuad Paşa kabul ettiği halde, Emir Subayı olan Falih Rıfkı Atay ise, kendi komutanını savunarak idam edilenlerin ajan olduklarını ileri sürer.

Yazara göre, Cemal Paşa haksız idamlar yapmış olsa dahi, onun bu hatası Arap kardeşlerimizin ihanetlerini mazur gösteremez. Zira bu ihanetin cezasını Müslümanlar yani Araplar ve Türkler beraberce çekmişlerdir. Maalesef bu soğukluk sebebiyle, Suriyeli müslümanlar 1918’den sonra Fransızlara karşı yürüttükleri istiklal mücadelesinde, Müslüman Türklerden destek istemek mecburiyetinde kalmışlar ise de, Müslüman Türkler bu yardım talebini reddetmişlerdir. İslâm âleminin iki kahraman evladı olan Arap ve Türklerin arasını açmada ve sonra da ikisini de ezmede, İngilizler ve Fransızlar muvaffak olmuşlardır. Bu ihtilâflar neticesinde, olan yine Müslüman Araplara oldu; zira Osmanlı Devleti’nin eşit hukuka hâiz vatandaşları olan Araplar, birer sömürge tebaası haline geldiler.

Sultân Vahîdüddin’in şahsiyeti ve zamanındaki mühim olayları özetler misiniz?

Sultân VI. Mehmed Vahîdüddin Hân, Şubat 1918 tarihinde Osmanlı tahtına oturdu. İyi bir İslâm hukukçusu, Almanya İmparatorluk mareşali ve Osmanlı müşiri unvanlarına sahip iyi bir asker ve de musikiye âşık bir bestekâr idi. Almanya ve Avusturya seyahatlerinde kendisinin yaveri olan Mustafa Kemal, Padişah olduktan sonra da bir süre fahrî yaverliğini sürdürdü.

Sultân Vahîdüddin’in saltanatından 4 ay geçmeden 30 Ekim 1918 tarihinde uğursuz Mondros Mütârekesi imzalandı. Bunu Osmanlı topraklarının i’tilaf devletleri tarafından işgali takip etti. İngilizler Kasım 1918’de Musul’u işgal ettiler; müttefik filo Kasım 1918’de İstanbul’a geldi ve 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edildi. Bu tarihten sonra sâdır olan Padişah İrâdelerini ve hatta hükümet kararlarını, sanki Sultân Vahidüddin’in arzusu ve kararı gibi görmek, tarihi yanlış yorumlamak demektir.

Sultân Vahidüddin, filonun geldiği Kasım 1918’den Mayıs 1919’a kadar devam eden müzâkereler sonucunda, Mustafa Kemal ile defalarca görüşmüş ve Yıldız Sarayı’ndaki son ve gizli görüşmede, Anadolu’ya görevli olarak gitmesine ve milli bir idare kurulmasına karar verilmiştir. Neticede İtilaf Devletleri Yüksek Komiserliğinden Mustafa Kemal’in vizesini alan, elindeki imkânlarla onu destekleyen ve Samsun’a çıkması için yeterli bir vapur hazırlatan Sultân Vahidüddin, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ulaşmasından sonra da, hükümetleri vasıtasıyla ve şifrelerle Mustafa Kemal’i desteklemeye devam etmiştir.

Cumhuriyet İdaresi kurarak Cumhurreisi olmak isteyen Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisine 1 Kasım 1922’de saltanatı ilga ettirmiştir. Ankara’nın niyetini anlayan Sultân Vahidüddin, hem yeni kurulacak olan devlete zorluk çıkarmamak ve hem de daha fazla hakaretlere maruz kalmamak için, 18 Kasım 1922’de İstanbul’u terk etmiştir. İtalya’nın San Remo şehrine giden Sultân Vahidüddin, 16 Mayıs 1926 tarihinde aynı şehirde, kederinden vefat etmiştir.

Dolayısıyla Sultân Vahidüddin vatan hâini değil; vatanın istiklali için tacını ve tahtını terk eden bir vatanperverdir. Bütün gayretlerine rağmen İstanbul’u işgalden kurtaramayınca, Kuvay-ı Milliye’ye de köstek olmamıştır. İstanbul’u terk ettikten sonra, İngilizler ve İtalyanlar, bütün gayretleriyle onun taşıdığı hilâfet sıfatını Anadolu’daki Kuvay-ı Milliye aleyhine kullanmak istemişlerse de, Sultân Vahidüddin’in iman kuvveti ve vatan sevgisi buna mani olabilmiştir.

Bu anlatılanların en büyük delili, bazı ifadeleri, sürgündeki insanın halet-i ruhiyesine aksetmiş olsa bile, yetmiş sene sonra kısmen yayınlanan hatıralarındaki şu satırlardır:

“Mütâlâalarından ortaya çıkacağı gibi, Mütâreke günlerinde (1918) I. Cihan Harbinin neticelerinden sorumlu olan suçlulardan (Devleti harbe sokan İttihâdcıları kasdetmektedir) bana miras kalan ve birbirini takip eden musibetlere karşı, sadece ve sadece şahsımı siper eyledim.

Aslında bir taraftan tehlikeli bir yerde kalan hilâfet merkezinde savaştan galib çıkan İ’tilâf Devletleri ile yüz yüze olmak ve onlar tarafından sıygaya çekilmek ve diğer taraftan Anadolu’yu istila eden Yunanlılara mukabele için mümkün ve mahrem vasıtalarla Anadolu’ya memur eylediğimiz Yaverlerimizden Mustafa Kemal’in ihaneti ve bize karşı takındığı isyankâr tavrı karşısında kalmıştım.

Bununla beraber aziz vatanımın menfaatleri için Kuvay-ı Milliye’nin sonradan şekil ve mahiyetinin değişeceği hususunda bende meydana gelen fikir ve kanaatlerime rağmen, yine fedâkârlık mesleğini tercih ve takip eyledim. Sırf bu sebep ve hikmet ile, millî gayelere itaatkâr kabineleri iktidara getirdim ve senelerce Kuvay-ı Milliyeyi takviye ettim ve gelişmesi için çalıştım.”

Nitekim vefatını duyan Mustafa Kemal’in şu sözleri de, bu cümleleri destekler mahiyettedir: “Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi, Topkapı Sarayı’nın bütün mücevherlerini götürür ve öyle bir ordu kurup dönerdi ki…”

M. F. Gülen: Doğru… İnsanın mücadele edeceği şeylerin en tehlikelisi nifaktır. Münafıklar kafirlerin altındadır. Hazreti Üstad da, Anadolu’daki oluşuma nifak şebekesi nazarıyla bakıyor. Diğer yerlerdekiler açıktan açığa mertçe kafirdirler, din düşmanıdırlar. Fakat dünden bugüne Türkiye’nin kaderine hükmeden bazı kimseler açıkça söylemezler, inançlarını gizli tutarlar. Cenazede bayramda açıktan açığa ellerini kaldırır dua ederler, fakat katiyen inanmıyorlardır. Namaz kılarlar ama abdest alıyorlar mı ona bakmak lazım. Vücudun o kadar jimnastiğe ihtiyacı var!..

Halife Abdülmecid Efendi’nin şahsiyeti, çocukları ve zamanındaki mühim olaylar hakkında kısa bilgiler verir misiniz? Halifeliğin ilgası nasıl olmuştur?

II. Abdülmecid, 18 Kasım 1922’de Halife Abdülmecid Efendi unvanıyla hilâfet makamına oturmuştur. 1 yıl 3 ay kadar süren hilâfeti, saltanat yetkileri bulunmayan hükmî bir hilâfettir.

Kuvay-ı Milliye 6 Kasım 1922’de İstanbul’a girmiş ve 29 Ekim 1923 tarihinde de Cumhuriyet ilan edilmiştir. Cumhuriyet’in ilanında, Ankara Türkiye Cumhuriyeti’nin ve İstanbul ise Hilâfetin merkezidir. Ancak İngilizler, hilâfetin İslâm birliğini sağlayan tek sebep olduğunu bildiklerinden, ısrarla hilâfet müessesesinin ilga edilmesini istemektedirler. İşte bu ısrarlı tutumlara, I. Büyük Millet Meclisinden onay çıkmamıştır. Erken seçime götürülen Meclis, yeni üyeleri ile 3 Mart 1924 tarihinde Hilâfeti ilga etmişlerdir. Hilâfetin ilgasının tamamen İngilizlerin baskısı ile olduğu, bütün yönleriyle ortaya çıkmış bulunmaktadır. Böylece İslâm’ın ilk halifesi Hz. Ebubekir, son ve 102. halifesi de Halife Abdülmecid olmuştur.

M. F. Gülen: Sadece İngilizlerin baskısı değil. Bazı idareciler de istiyor. Fakat İsmet Paşa hilafeti müdafaa ediyor. “Başımız sıkıştığı zaman İslam dünyasına müracaat ederiz.” diyor. Orada Seyyit Beyin sözleri var: “Hilafet gerçek manada Hulefa-i Raşidin dönemindeydi, Emeviler de, Abbasiler de, Osmanlılar da hiç kullanmamışlar o meseleyi. Hakiki hilafet değil zaten, hakiki hilafet halkın intihabıyla olur, sevad-ı azamın intihabıyla olur. Oysa ki babadan oğula devam eden bir saltanat esas, hilafetin mahiyetine aykırı” diyor. İsmet Paşa gereği üzerinde duruyor. Sonra deniliyor ki “Bu iş bitmiştir, hilafet kalkmıştır.” İngilizlerin isteği olabilir, fakat onu TBMM’de sözü nafiz, söz kesen insanların müdafaası önemlidir. Seyyit Bey de alet olmuştur o meseleye.

Hilâfet makamı Osmanlı Hanedanından alınınca, Hicaz Meliki Şerif Hüseyin ile Mısır Meliki Fuad, bu unvanı elde etmenin yollarını aradılar; ancak İngilizler, bu makamın hiç bir şekilde ihya edilmesine taraftar olmadığından muvaffak olamadılar. Büyük Millet Meclisi ise, hilâfet vazifesini kendisi üstlendi. Dolayısıyla, hala hilâfet unvanı, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi şahsiyeti üzerinde bulunmaktadır.

M. F. Gülen: Evet, kanun öyle; hilafet TBMM şahs-ı manevisinde meknuzdur, deniyor. Kenz.. yani bir kennaz lazım ki çıkarsın. Fakat bazıları onu kolay zannediyor.. hilafeti ihya etme mevzuu, âleme söz dinletme mevzuu.. bütün o kitlelerin psikolojisi.. bütün İslam alemi o mevzuda hazır hale gelmeyince, İslami usule göre intihab olmayınca, bütün müslümanların katkısı olmayınca, herkesin hissiyatı çok ciddi bir empatiyle nazar-ı itibara alınmayınca… meseleye tesir etmek mümkün değil. Bir düşünün, siz hilafeti ilan edin, Mısır kabul edecek, Suriye kabul edecek, Sudan, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Afganistan kabul edecek. Hikaye bunlar… Vehimden korkuyor bu adamlar.. hiç gelmez o. Bir kere “Allaha ısmarladık” dedi gitti.

Halife Abdülmecid, sıkıntı ve yokluklar içinde 23 Ağustos 1944 tarihinde Paris’te vefat etti. Vasiyetine rağmen cenazesi kabul edilmeyince, Paris’te 10 yıl bekledi ve sonra da Medine’de Cennetü’l-Bakî’e defnedildi. Son oturduğu evde kira ile ikamet ediyordu.

M. F. Gülen: Mezarı belli değil. Orada Hazreti Fatıma Hazreti Hasan, Hazreti Osman ve Halime validemiz gibi birkaç kişinin mezarları belli, diğerleri belli değil. Kocaman bir arsa, fakat o arsada belli olan mezarlar sayılı.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışını hazırlayan İttihâdcı kadronun çoğunlukla mason oldukları ve bu sebeple de dış güçlerin kuklası haline geldikleri söylenmektedir. Bu iddia doğru mudur ve kimler masondur?

Bu zamana kadar gizliliğini koruyan Mason Teşkilatının özelliği sebebiyle, bu tür iddialar kolay isbat edilemiyor ve her şahsın masonluk belgesinin ortaya konması gerekiyordu. Ancak Mayıs 1999’da Masonlar, Osmanlı Devleti zamanından beri localarına üye olan ünlü kişileri deşifre ettiklerinden dolayı, bugün bunların kimler olduğunu daha rahat öğrenebiliyoruz.

Baştan önemle ifade edelim ki, Mason Localarının açıkladığı bu listelere de tam inanmamak gerekiyor. Zira propaganda gayesiyle bu listeleri abartıyor olabilirler.

İşte verilen listeden bazı şahsiyetler:

Padişah, Devlet Adamları ve Askerler: V. Murad, Şehzade Kemâleddin Efendi, Şehzade Nureddin Efendi, Mustafa Reşid Paşa, Keçeci-zâde Fuad Paşa, Mithad Paşa, İttihâdcıların üçlüsünden Sadrazam Tal’at Paşa ve Bahriye Nâzırı Cemal Paşa, Maliye Nâzırı Cavid Bey ve Gâzi Osman Paşa. Önemle ifade edelim ki, listede Enver Paşa yoktur. Zira Enver Paşa, samimi bir dindar, Osmanlı Paşasıdır. Gâzî Osman Paşa’nın bulunması ise, bizi de şaşırtmıştır.

Filozoflar, Yazarlar ve Gazeteciler: Rıza Tevfik, Ömer Rıza Doğrul, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmed Râsim, Mehmed Emin Yurdakul, Hüseyin Cahid Yalçın, Ziya Gökalp, Ahmed Midhat Efendi, Midhat Cemal Kuntay, Reşat Nuri Güntekin, Enver Ziya Karal. Dikkat edilirse, İttihâdcıların bütün fikir babaları masondurlar.

Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi ve Şeyhülislâm Hayri Efendi. Bu arada Muhammed Abdüh ve Cemâleddin Efgâni’nin de mason oldukları belgeleriyle sabittir.

Yazar, bu açıklamadan sonra şu üç hususun belirtilmesini de zaruri görüyor: Birincisi; Her mason olan din düşmanı demek değildir. Ancak bir kısmı makam için ve bir kısmı da menfaat için bu localara kayıt yaptırmışlardır. İkincisi; Mason localarının beyânları da tam doğru olarak kabul edilmemelidir. Zira bu iddialarına kendi kayıtları dışında delil yoktur. Üçüncüsü; çok büyük bilinen şahsiyetlerin bile kimlere alet oldukları ve Osmanlı Devleti’ni nasıl yıktıkları gün gibi ortadadır.

Kölelik ve cariyelik kavramlarını açıklar mısınız? İslâm Hukukunda cariyelerin hukukî statüleri nasıldır? Efendiler cariyeleri ile karı koca hayatı yaşayabilirler mi? Bunun kaynağı nedir?

Kölelik ve cariyelik kavramlarının, toplumumuzda ayrı kavramlar olarak algılandığını ve özellikle câriye kelimesinin çok yanlış manalarda kullanıldığını söyleyen yazar önce bu kelimeler üzerinde durmakta ve mevzuyu şöyle özetlemektedir: Köle tabiri ile câriye tabiri arasında hukukî muhteva itibariyle hiçbir mana farklılığı yoktur. Her ikisi de rıkkıyet yani kölelik manasını ifade etmek üzere kullanılmıştır. Sadece köleliğe maruz erkekler için kul veya köle tabiri kullanılırken, köleliğe maruz kadınlar hakkında da câriye veya eme tabiri kullanılmaktadır.

İslâmiyet, daha evvelki toplumlarda yok iken köleliği getirmiş değildir. Belki daha önceki toplumlarda var olan köleliği tadil eylemiştir. Gerçekten de İslâmiyet geldiği zaman Arap Yarım Adasında yaşayan insanların yarıya yakını köle idi. Eğer İslâmiyet, kölelik müessesesini birden kaldırsaydı, hem köle sahibi efendiler ve hem de kölelerin kendileri açısından çok büyük sıkıntılar meydana gelecekti.

M. F. Gülen: Orada da mübalağalı bir tabir var. Yarısı değil. İlk müslümanlar, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in etrafında toplananlar o kölelerdi. Kaç tane onların sayısı? Orada mübalağa var. O daha ziyade muharib milletlerde öyleydi, savaşıp esir alarak köleleri oluyordu. O gün kölelik var idiyse İran’da daha çoktu. Sasani devletinde, Roma imparatorluğunda daha çoktu. Arapların öyle bir şeyleri yoktu, birbirleriyle savaşıyorlardı. Evs Hazrec birbiriyle savaşacak, birbirinden onlar esir aldıklarını köle olarak kullanamazlar ki, İslam tarihi göstermiyor öyle bir şeyi. Buas vakaları vardı, Mekke’de dıştan gelenlerle Mekke halkının savaşı, o savaşlarda alınan kölelerden, cariyelerden çok bahsedilmiyor. Bir bu köle mevzuu orada, bir de bu çocuklarını öldürme, gömme meselesinde bütün Mekke halkına ta’n ediliyor. Çok değil, bazı kabilelerde câriydi o. Öyle olsaydı şayet onca kadınlar var olmazlardı, olamazdı. Bazı meselelerde ulu orta oluyor, kulak dolması. Haşa Ahmet bey için kulak dolması demiyorum da ben, o kaynaklar doğru değil.

Efendilerin, asırlardır alıştıkları bu işten birden bire vazgeçmeleri fıtratlarını değiştirmek kadar zor olacaktı; belki de İslâmiyetin kaldırıcı emrine itiraz ettikleri gibi bazı zulümlere de yol açacaklardı. Köleler ise, çoğunlukla aile hayatından kopuk ve uzak bir hayat yaşadıklarından dolayı, sokağa atılmış sahipsiz yetim çocuklar gibi olacaklardı. Bu da sosyal ve ekonomik bir felâket demekti.

İslâmiyet, daha önceki hukuk sistemlerinde bulunan kölelik müessessini iki açıdan medenî bir kalıba sokmuştur:

Evvelâ; Köleliğin sebeplerini hafifleştirmiştir. İnsanlığın fıtratına ters olan bu müesseseyi ortadan kaldırmak için çeşitli tedbirler almıştır. Köle âzâd etmenin manen teşvik edilmesi; kölelere imkân tanınarak bedelini ödemek şartıyla âzâd olabilme imkânının verilmesi (mükâtebe); kölelerin bu durumdan kurtarılması için onlara zekât verilmesinin tavsiye edilmesi ve zıhâr, yemin bozma ve benzeri bazı suçlardan dolayı dinî bir müeyyide olarak konulan keffâretlerin birinci alternatifi olarak köle âzâd etmeyi şart koşması bunlara misâl olarak verilebilir.

Saniyen; İslam, mevcut kölelelere meşru dairede iyi mu’âmele edilmesini ısrarla tavsiye buyurmuştur. O halde İslâm hukukundaki kölelik müessesesini, esirlik ve kölelikten hürriyete geçiş safhası olarak vasıflandırabiliriz. İslâmiyetteki kölelik ve cariyelik müessesesi, Hıristiyan âleminde bilinen köleliğe benzememektedir ve İslâmı bilmeyen insanların anlattıkları gibi değildir. Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle “Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır”.

Cariyeler de diğer köleler gibi, İslâm Hukukunun köleler için tesbit ettiği hukukî statüye sahiptir. İslâm Hukukundaki cariyelerin çoğunluğu, asrımızdaki işçi kadınlar veya evlere gelen hizmetçi kadınlar gibidir. Değişen sadece isimleridir. Yani her câriye ile illa da karı koca münasebeti akla gelmemelidir. Başkalarının hanımı olan ve sadece efendisinin evindeki hizmetleri görmekle mükellef bulunan cariyelerin sayısı, belli şartlar çerçevesinde karı-koca hayatı yaşanılan cariyelere nisbetle en az on katıdır. Bugün hizmetli kadınlar ile işverenleri arasında hangi münâsebet varsa, İslâm Hukukunda da başkasıyla evli câriye ile efendi arasında o münâsebet vardır.

M. F. Gülen: Çocuğu olunca ona İslam Hukukunda ümmü’l-veled diyorlar, bu çocuk aynı zamanda annesinin hürriyete kavuşması demek oluyor. Cariye de isteyebilir onu, Hristiyan da kalsa, Yahudi de kalsa, onu isteyebilir.

Câriye denilen kadın köleler ile efendilerinin, İslâm Hukukunun aradığı şartlara uymak kuralıyla karı-koca münâsebetine girmeleri ve meşru dairede bunu bir evlilik müessesesi gibi yürütmeleri mümkündür. İslâm hukukunda, câriye ile karı-koca hayatı yaşama hakkına istifraş hakkı veya teserrî denmektedir. Şer’î şartlar ve hükümler çerçevesinde, bu statüde olan cariyeler de vardır. Ancak bunlar, evli kadınlardan bazı hükümlerle ayrılmaktadır; efendinin istihdam hakkıyla beraber istifraş hakkı da bulunan cariyelerin hususî statüleri vardır.

Diğer taraftan ise, Kur’ân, cariyeleri mümkün mertebe evlendirmeyi ve onları aile hayatına kavuşturmayı tavsiye ve teşvik eylemektedir. Cariyesi başkası ile evli ve nikâhlı olan Efendi’nin câriye üzerindeki istihdam hakkı ortadan kalkmaz. Böyle bir câriye, kocasına karşı sorumlulukları olduğu kadar, bugünkü tabirle hizmetçisi ve o günkü tabirle cariyesi olması hasebiyle efendisi ile de bir iş münâsebeti vardır.

Hanefi hukukçular, hür bir erkeğin câriye ile evlenebilmesi için, hür bir kadınla evlenmeye imkânının bulunmamasını, aksi takdirde evlenmenin gayr-ı sahih ve bazılarına göre de mekruh görüldüğünü beyân etmektedirler. (Daha çok mekruh tabiri doğru.) Bir kısım hukukçular ise, bu durumun hür erkeğin birinci Hanımı’nın hür bir kadın olması halinde söz konusu olduğunu, halbuki hür bir kadınla evlenme imkânı varken, önceden hür bir kadınla evli olmamak şartıyla, câriye ile evlenmesinin sahih ve caiz olduğunu ifade etmektedirler. Fetvaya esas olan da bu olduğundan dolayı, Osmanlı Padişahları, hür bir kadınla evlenme imkânları bulunmasına rağmen, cariyelerle evlenmeyi âdet haline getirmişlerdir.

M. F. Gülen: Bir kısım Osmanlı padişahları, bir kısım…

Soru: Onlarda da bazı ülkelerle temas kurma?

M. F. Gülen: Evet, önemli. Hep diyorum, Yıldırım Han Bizans’tan evlenmiş; saraya yakın olmaları itibarıyla Kostantiniyye’yi doğru okumayı istemiş belki.. başka yolu yok bunun. O hadiselerin içinde olmayınca çok defa vereceğimiz hükümlerde yanılmış olabiliriz. Fatih’in analığı da öyle. O bir şeyde gaye ne kadar yüksekse, yapılan iş meşru olmak kaydıyla, o insan onunla değer kazanır. Katlanma gibi bir şey o.

İKİNCİ BÖLÜM: OSMANLI DEVLETİNDE SOSYAL HAYAT VE HAREM

Harem ne demektir? Batılı bir kısım yazarların Harem’le ilgili kitapları hakkında neler söylenebilir? Bunlar gerçekleri yansıtıyor mu?

Harem, girilmesi yasak olan yer manasınadır. Mekke-i Mükerreme’nin sınırları belli yerlerine ihramsız girmek yasak olduğundan Harem-i şerif denildiği gibi, hem Mekke ve hem de Medine’ye gayr-ı müslimler giremediğinden dolayı her ikisine birden haremeyn adı verilmektedir.

Aynı manadan hareketle, kadınların ikâmet ettikleri ve yabancı erkeklerin girmesi yasak olan yerlere harem adı verildiği gibi, yabancı erkeklere haram olan kadınlara da harem denmektedir. Osmanlı zamanında evler ve devlet adamlarının konutları demek olan saraylar, haremlik ve selamlık diye ikiye ayrılmıştı; girilmesi yasak olan harem kısmı kadınların ikâmetine tahsis edilmişti.

M. F. Gülen: Tasavvuf ıstılahında Zat-ı Uluhiyetle alakalı, bikemu keyf fakat gayr-ı muhat dediğimiz, haremgah-ı ilahi denmiş, haziratu’l-kuds’e haremgah-ı ilahi denmiş. Sadi de Gülistan’da, tam doğrusu aklımda kalmamış olabilir de, Der harem-i harem mahrem neşevet… ‘Allah’ın haremgah-ı subhanisine sen mahrem olamazsın, ağyar düşüncesinden sıyrılmadıktan sonra’.der.  Yani Zat-ı uluhiyete ait öyle bir harem kabul edilmiş orası, ulaşılamaz. Herhalde daire-yi Zat-ı Baht, bikemu keyf, tasavvurlar, taakkullar, tezekkürler dünyası içinde.

İşte Osmanlı Padişahlarının hanımlarına harem denildiği gibi, bunların yaşadığı mekânlara da Padişah Haremi veya Padişah Evi manasına Harem-i hümâyûn adı verilmişti. Aslında Osmanlı Devleti tarihinde Padişahın evine Dâr’üs-Sa’âdet yani sa’âdet evi adı verilmekteyse de, Harem-i hümâyûn yahut sadece Harem kelimesi kullanılmıştır.

Yabancıların haremle alakalı yazdıkları eserler, çok kere hayal mahsûlüdür; kulaktan kulağa gelenlerin yazı ve resimle ifadesinden başka bir şey değildir. Onlar, hareme hayal yuvası, karanlık ve sırlar âlemi şeklinde yaklaşmışlardır. Asıl hazin nokta ülkemizde yetişen Cumhuriyet dönemi yazarlarının da, belgelere dayalı bir ilmî araştırma yapmak yerine, bu yabancı yazarları aratmayacak şekilde ve onların yazıp çizdiklerini aynen taklid ederek yazılar kaleme almalarıdır.

M. F. Gülen: Cemil Meriç merhum, oryantalistlere karşılık müstağribler derdi, müsteşrik’e karşı müstağrib derdi. Yabancıların pek çoğu, -belki insaflıları vardır onların içinde, sayıları az değildir- ayıbımızı, kusurumuzu, dine ait meselelerimizi, diyanete ait, din adamına ait meseleleri, hükümdarlarımıza ait meseleleri böyle biliyormuş gibi teşrii etmişler.. bizimkiler de onlardan alıyorlar.

Cumhuriyet döneminde haremle ilgili olarak kaleme alınan kitaplarda yer alan veya kapaklarını teşkil eden gayr-i meşru resimlerin tamamı, batılı ressamların hayal ürünleridir. Osmanlı Padişahlarını bu uydurma resimlerle itham etmeye kalkışan Batılı yazarlar, kendi krallarının nasıl gayr-i meşru hayat yaşadığını çok iyi bilmekte ve Padişahları da kendi krallarına kıyaslamaktadırlar.

M. F. Gülen: İyi bir ipucu yakalamış, alemi nasıl bilirsin, kendin gibi. Başka milletleri nasıl biliyorlar, kendileri gibi. Osmanlı devlet adamlarını nasıl biliyorlar, kendi kralları gibi…

Aslında, harem bir mekteptir. Harem mektebinde yetişen cariyeleri iki gruba ayırmak icabedecektir:

Birinci Grup, asıl haremin ve Padişah ile ailesinin hizmetlerini gören cariyeler grubudur ki, haremde sayıları bazan 400’e – 500’e ulaşan cariyelerin %90’ını bunlar teşkil etmektedir; bugünkü kadın hizmetçi grubundadırlar ve bunlar aldıkları belli ücretler karşılığında harem’de hizmet etmektedirler. Bunların, haremin ve Padişah ailesinin hizmetlerini ifa dışında her hangi bir şekilde Padişah ile aile hayatları mevzubahs değildir.

İkinci Grup ise, Padişahın ailesi arasında yer alan gözdeler, ikballer ve kadınefendiler grubudur. Osmanlı Padişahlarının bazan dört kadınla evlenmek sınırına riâyet ederek nikâh akdi ile evlendikleri ve bazan da nikâh akdi yapmadan beraber yaşadıkları ve ancak ümm-i veled statüsündeki yani çocuk sahibi oldukları kadın veya Kadın Efendi denilen cariyeler vardır. Bunların sayıları, en fazla sekize çıkmıştır. Ayşe Osmanoğlu’na göre bunların çoğu nikâh ile alınmaktadır. Nikâh ile alınması, evlenilen kadın, câriye de olsa, aynı anda dört kadından fazla olanı haram haline getirir. Dört adedine ulaşılınca ancak birisinden boşandıktan sonra diğerini nikahlayabilir. İkballer, Padişahların beraber karı-koca hayatı yaşadıkları ve ancak genellikle çocuk sahibi olmadıkları cariyelerdir ki, bazan Şeyhülislâm’ın nikâh akdi icra etmesiyle nikâhlı olarak eş tarzında ve bazan da nikâhsız câriye eş statüsünde Padişahların zevceleri tarzında hayatlarını sürdürürlerdi.

Osmanlı Padişahları, nikâhlı eşleri olmamalarına rağmen, Kadın Efendileri arasında fıkıh kitaplarında izah edilen kasm yani eşler arasında kalbî muhabbet dışındaki bütün muamelelerde adaleti gözetme prensibine azami derecede riâyet ederlerdi ve buna nöbet denirdi.

Bu arada şunu da belirtmeliyiz ki, başta Penzer olmak üzere, Batılı yazarlar, Padişahın ikbal ve Kadın Efendilerinin içlerinden tesbit edildiği peyk, gözde veya has odalık cariyelerin teminini ve seçilişini, öylesine gayr-i meşru tarzlarda ve öylesine kötü şekillerde tavsif etmişlerdir ki, bunların verdikleri bilgileri, ne bir Osmanlı Tarihi ve ne de arşivlerdeki belgeler tasdik etmektedir, gerçekle ilgisi olmayan yalanlardan ibarettir.

İslâm Hukukunda hür bir kadın ile mahrem kadınlar ve cariyelerin avret mahallerinin farklı olması, fıkıh kitaplarında cariyelerin kol, ayak, yüz ve başlarına efendilerinin bakabilmesi şeklindeki hükmün yer alması, meseleyi bilmeyen çevreler tarafından akıl almaz şekilde tahrif edilmiştir.

Harem mevzuunu çok uzun ele alan; İslâm hukukunda üç dört çeşit mahremiyet kavramının bulunduğunu, cariyelerin efendileri yanında sadece el, kol ve başlarını açarak dolaşabileceklerini, bunun da iş zaruretinden meydana geldiğini; yoksa, Sultanın önünde havuza girme gibi şeylerin asla caiz görülmediğini anlatan yazar; itham ve iftiralara da cevap verme sadedinde mevzuya özetle şöyle devam ediyor:

İslâm Hukuku kitaplarında mesele “Nazar” başlığı altında incelenmektedir. Bu hükümlere göre, dinen avret mahalli kabul edilen yerlere bakılması, zaruret hali dışında haramdır. Zaruret halinden kasıt, doktor, sünnetçi, ebe, kan alan veya iğne vuran hemşire gibi insanların, zaruret miktarını tecâvüz etmeyecek derecedeki nazarlarıdır.

İşçi statüsündeki cariyelerin hür kadınlardan farkı, onların mahrem kadınlar gibi kabul edilip yüzü ve ellerinin yanında başı, saçları, gerdanlık altı açılmamak şartıyla göğsü, diz altı ve kollarının caiz görülmesidir. Cariyelerin durumunu erkeklerin durumuna benzeten görüşün fıkıh kitaplarında yeri yoktur ve böyle bir tesbit doğru değildir. Bu hükmü bilmeyenlerin, cariyelerin avret yerleri farklıdır diyerek, Padişahların onları çırılçıplak oynattığı iddialarını ileri sürmeleri, tamamen uydurma ve iftiradır ve İslâm Hukukunu bilmemek demektir.

M. F. Gülen: Bu kadar açılması bile şık değil. Cevap verirken bile Üstad’ın bâtılı tasvir etmeme yolunu seçmeli. O şeyler de kat’i değil, 400 tane falan olduğu.. en azından orada meseleyi mübhemiyete, mechuliyete bağlamak üzere onlarca olabilir.. koskocaman bir saray, orada birkaç yüz tane insan bulunuyor. Onlara hizmet etmek için, işlerini görmek için onlarcayı geçer biraz.. yani farkına varmadan yabancılar karşısında psikolojik bir yenilginin ifadesidir bunlar.. kompleksin ifadesi. İlle böyle objektif olacağım diye.. müdafaa öyle olmaz. Hazreti Üstad’ın risalelerde yaptığı gibi olur.

Hadımlık dinen caiz midir? Osmanlı Padişahları zorla insanları hadım ettirmiş midir? Hadımlar, Osmanlı haremindeki kadınlarla içli dışlı mıydılar?

Bilindiği gibi, hadımlık veya bir diğer ifadeyle tavâşilik, doğuştan veya sonradan yapılmış bir ameliye yüzünden erkeklik özelliğinin kaybedilmesi manasını ifade etmektedir. (İğdişleştirme) Hisâ veya ihtisâ olarak adlandırılan hadımlık İslâm hukukunda caiz görülmemiştir. Hatta bütün Osmanlı Şeyhülislâmları hadımlığın caiz ve meşru bir fiil olamayacağına dair kesin fetvalar vermişlerdir. Padişahlardan paşalara kadar Osmanlı Devlet adamları, insanları asla hadım etmemişlerdir. Ancak, hadım olarak önceleri Macarlar’dan, Almanlar’dan ve Slavlar’dan; daha sonra da Afrika’dan getirilen köleleri, evlerinde ve bu arada Harem’de istihdam etmek üzere satın almışlar ve hizmetçi olarak kullanmışlardır ki bu haram değil, sadece mekruhtur. Bununla beraber, İslâm’ın hükümlerine uyularak, hadım olan hizmetçiler, Harem’in antresinin dışında serbest dolaştırılmamışlar ve asıl Harem’e ihtiyaç halinde ancak izinle ve ailenin nezareti altında alınmışlardır.

M. F. Gülen: Bu aslında orada nadiren olmuşsa da, bir yönüyle onlar atılmış, itilmiş insanları erkekliğini, cinsiyetini kaybetmiş insanları alıp onure etmek demektir. Bu insanlar sarayda çalışacaklar, bu önemli bir espri, bir iyilik düşünülmüş onlar için. Aadam zaten yıkılmış. Bazıları önemsemeyebilir o meseleyi, fakat genelde objektif olarak bakınca insanların binde 999’u öyle olmayı çok önemli görebilir. Şimdi böylesine yıkılmış bir insanı alıp onure etmek önemli. Bir de emin, her şeye rağmen emin olma meselesi. Meselenin çok yönüyle ele alınması lazım.

Diğer taraftan, erkek kölenin kadın efendisiyle durumu, yabancı bir erkeğin yabancı bir kadınla olan durumu gibidir. Bu arada hadım olan erkekler de, tıpkı sağlam erkekler gibi kabul edilir. Ancak erkeklik duygusu tamamen ortadan kalkan hadım erkeklerin, kadınlarla ihtilâtının caiz olduğunu söyleyenler de vardır. Osmanlı Hareminde az da olsa bazı devirlerde harem ağalarının hareme girip çıkmalarına müsaade edilmesi bu içtihada dayanmaktadır. Ancak genelde bütün hadımları diğer erkekler gibi kabul eden görüş tatbikatta esas alınmıştır. Bu konuyu Batılı bir yazar şöyle tasvir etmektedir:

“Doktorlardan başka hiç bir erkek hareme ayak basamaz. Onlar bile Padişahın özel izniyle ve harem ağalarının eşliğinde girerler. Hasta kadın ve çevresindekiler, uzun şallara bürünürler. Doktor nabzına bakmak isterse, hastanın bileği bir tülle örtülür; dilini veya gözlerini görmek istiyorsa -yüzün kalan kısımları tamamıyla örtülü olmak şartıyla- gösterebilir. Kızlar ağası bile haremdeki kadınlardan birine dikkatlice bakamaz.”

M. F. Gülen: İşte böyle insaflılar da var bunların içinde, bunlar doğruyu aksettiriyor. Osmanlı hassasiyeti… O bazı resimler bile Batılılardan alınma, Mihrimah sultan, Kösem Sultan, Safiye Sultan veya Hürrem Sultan’ı bunlar kendilerine göre resmetmişler. Fotoğraf deği resim, uydurma şeyler.

Bir zaman Fransız sarayında Osmanlı’nın çepkenli, yelekli filan tasvirleri ve taklitleri de olmuş. Bugünkü kompleksimizle Batılıları taklit ettiğimiz gibi, Osmanlı da taklit ediliyormuş orada, derler.

Osmanlı sarayında musiki ziyafetlerinin yapıldığını rivayet ediliyor. Bu konuyu aydınlatır mısınız?

Osmanlı Hareminde ve evlerinde, bazı İslâm Hukukçularının verdiği fetvalara dayanılarak, ud, keman, def, çalpara, ney ve tanbur gibi sâz ve müzik âletleri çalınmıştır. Osmanlı toplum hayatının bu konuda, Hanefi hukukçuların görüşlerini değil, Şafii hukukçuların görüşlerini fiilen tatbik ettikleri söylenebilir.

Osmanlı Tarihi boyunca, son zamanlardaki bazı eğlenceler dışında, sazendelerin ulvî duyguları teşvik eden ilahiler okudukları, bunlara uygun ud ve ney gibi sazları çaldıkları, gayr-i meşru denebilecek olayların pek nâdir meydana geldiği, Saray hâtıralarından anlaşılmaktadır. Bazı kitaplarda tasvir edilen, eğlenceler, çalgılı ve sazlı âlemler ise, tamamen hayalidir.

M. F. Gülen: Belki Osmanlının son dönemlerinde olmuştur. Müşahedeye binaen Şinasi Hisar’ın Boğaziçi Mehtapları’nda o sazendeler, saz çalmalar, şarkı söylemeler var. Kendisi de öyle düşünen kimselerden bir tanesidir. Fakat o müşahedelerini anlatıyor. Çocukluğundan itibaren kendi dönemi açısından… Abdülhamid cennet-mekanın dönemiyle başlıyor biraz.

Harem halkının ve Osmanlı toplumunda her zaman dışarıya çıkamayan aile efradının yeknesak olan hayatını değiştirmek için, meddahlar, karagözler ve orta oyuncuların gösteri yaptıkları ve harem halkının kendi aralarında bekiz, kös ve sürme oynadıkları bilinmektedir. 19. asırda bunlara dama, tavla ve domino da eklenmiştir. İskambil ise, hareme asla girmemiştir.

M. F. Gülen: İmam-ı Şafii hazretleri gibi bazı fukaha satrancı mübah gördüklerinden, son Osmanlı ulemasından da satranç oynayan olmuş. Hatta tekerleme söylerler: “Ebahanifeten satranca fehuve şâfiun” diye bir tekerleme vardır. “Bir genç santrancı bana mübah kıldı ki o şafiidir.” demektir. Kelimeler birbirine iletilerek konuşulunca Eba Hanife ile ilgili birşey deniyormuş gibi olur. Fakat cümlenin aslı“Ebâhanî feten satranca fehuve şâfiun” Hamdi Yazır çok zeki olduğundan oynadığı herkesi yenermiş satrancta. Belki öyle bir yarış olabilir. Fakat katiyen bu türlü şeylerde para karşılığı oynama, yenince rakibinden bir şey alma, işi kumara çevirme haramdır. Zekayı geliştirmek için belki… Ben hiç anlamazdım da hapishanedeyken komunistler satranç oynarlardı. Bir iki defa uzaktan baktım, bazı şeyleri ileri götürüyorlar, bazılarını geri getiriyorlar. Bazıları birinin yanından geçerken o devriliyor… Fakat onlar da para karşılığı oynamıyorlardı da, sonuç bazen kavgaya müncer oluyordu. Bir gün birbirlerine tekme-tokat girdiklerini hatırlıyorum. Sen hile yaptın falan diye… Ala külli hal, biz kaldırdık, koyduk onların hepsini bir tarafa, bizim ibâha dairemiz gitse gitse, uzansa uzansa, dağılsa dağılsa en çok naatlara, tevhidlere, münacatlara kadar gider. Allah celle celaluhu değişik enstrümanların çıkarabileceği sesleri insan gırtlağına emanet etmiştir, az terbiye görünce o gırtlak, hemen her enstrümanın sesini çıkarabilir. Şurada ezan okuyan insan var, o akşamları bir hüzzam çekiyor ki adam, bayılırsınız. Ne lüzumu var bilmem ne yapacaksınız. Bizim ibâha dairemiz oraya kadar gidiyor; orada -Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle- kollarını makas gibi açarak, “burası çıkmaz sokak” diyor. Birileri bunu yapıyorsa böyle, onları müsamaha ile karşılamak, belki emr-i bil maruf, nehy-i anil münker kategorisi içerisine girer. Fakat günümüzde onlar detay sayılır. Onlara takılıp kalıp da bazı kimseleri uzaklaştırma doğru değildir. Kendi hassasiyetlerinizi yaşamanız ayrı, başkalarından da aynı hassasiyeti ya da yaşam tarzını beklemek ayrıdır.

Osmanlı Devleti’nde batılı anlamda sosyal tabakalaşmadan ve sosyal sınıflardan söz edilebilir mi?

Osmanlı Devleti’nde batılı anlamda sosyal tabakalaşma ve sosyal sınıflar oluşmamıştır. Pek çok tarihçi ve sosyolog bu konuda fikir birliği içerisindedir. Batıda görülen serf-senyör, proleterya-burjuvazi şeklinde bir tabakalaşma Osmanlı toplumu içinde vücut bulmamıştır. Mevcut durumu ne bir sınıf sistemi, ne bir kast ne de feodal sistem olarak tanımlamak mümkün değildir.

Batıda oluşan sosyal tabakalaşma ve sosyal sınıfların, Osmanlı Devleti’nde gelişememesinin sebebi, İslâmi toplum ve mülkiyet anlayışıdır. Türk-İslâm değer hükümleri, toplumda tabakalaşmayı şekillendirmiştir. İstismarı önleyici, iddiharı yasaklayıcı, diğergam ve dayanışmacı prensipler ve sermayenin belirli ellerde toplanmasını engelleyen ilke ve uygulamalar farklı bir tabakalaşmaya neden olmuştur. İslâmi anlayış, toplumda yönetici olanları yönettiklerinden sorumlu tutmuş, bu nedenle yönetici-yöneten arasındaki ilişki bir tahakküm değil, bir sorumluluk ilişkisi şeklini almıştır.

Kanuni dönemini inceleyen Albert Howe Lybyer, haklı olarak belki de yeryüzünde Osmanlı yönetim kurumu kadar büyük çaplı ve cüretkar bir başka deneme yapılmadığını, koyun sürülerine çobanlık eden ve karasabanın ardında koşan çocukları alıp, onları saraya erkân ve prenslere eş yaptığını söylüyor.

Böyle bir yönetim anlayışına sahip Osmanlı Devleti’nde ferdin toplum içindeki yeri soy asaletine dayanmıyordu. Dolayısıyla kan bağına bağlı olarak süregelen bir seçkinler sınıfının varlığına da rastlanılmamaktadır. Devlet, eski Türk aşiret aristokrasisini ve feodal yapıları tamamen bertaraf etmiş, siyasi iktidarı etkileyebilecek toprak asilleri ve büyük sermaye sahipleri gibi iktisadi güçlerin oluşmasını engellemiştir.

Fâtih’ten itibaren yüksek askeri ve bürokratik görevlere toplumsal tabanları olmayan devşirmelikten yetişme kişiler getirilerek, devlet mekanizması içerisinde soyluluk geleneğine dayalı bir yapılanma önlenmiştir. Köle asıllı olduğu halde kabiliyet ve ehliyeti sayesinde askeri ve bürokratik alanda en yüksek kademeye çıkabilmiş pek çok kimse olmuştur. Mesela, 1561 yılında sadrazamlığa yükselmiş olan Ali Paşa Dalmaçyalı bir devşirmeydi. Ali Paşa şahsi kabiliyet ve liyakati sayesinde bu makama gelebilmiş idi. Bu gelişme devletin gittikçe merkezi ve anonim bir karakter almasında da rol oynamıştır. Soy asaletinin belirleyiciliği açısından sadece tek bir istisna vardır; hâkimiyeti elinde bulunduran aile olmaları itibariyle Osmanoğulları’na ayrıcalık tanınmıştır.

Soru: Osmanlılarda harem mevzuu çok tenkit edilen hususlardan biri olmuştur.

M. F. Gülen: Bizde yatak odası çok muallâ ve mukaddestir. Zira soy orada mayalanır ve gelişir. Aile en has mahremiyetiyle orada teşekkül eder. Onun içindir ki, bizde yatak odası açılmaz ve misafir buyur edilmez. Değil bir yabancı, oraya evdeki diğer fertler dahi istedikleri zaman giremez. Oranın o kadar hususiyeti vardır ki, aldığımız terbiye gereği, biri bizi alsa, tekrim ve teşrif gayesiyle orada yatırmak istese biz yine yatmayız. Hâlbuki ne olur? O da diğer yatak odaları gibi bir yatak odasıdır. Bizde işte her şey bu denli farklıdır ve edep bu denli gelişmiştir. Bu mânâda harem sadece Osmanlı’ya mahsus değildir. Hepimizin hanesinde böyle bir harem vardır. Bundan dolayı atalarına taş atan adam, başına çalacağı taşı yanlışlıkla başka tarafa atmaktadır.

Osmanlı’daki harem biraz daha özel bir mânâ taşımaktadır. O da haremin herkese açık olmaması, bir kısım saraylarda görüldüğü üzere âdeta surlarla çevrilmiş bulunması gibi hususiyetlerdir. İşte Topkapı Sarayı: Harem, saray sakinlerinden olan kadın ve cariyelerin, meşru dairede eğlenebilecekleri, tenezzüh edebilecekleri ve dinlenebilecekleri bir boşluğa açılan ve dış dünyaya, oraya has mahremiyeti muhafaza için, kapalı duran büyük bir bina. Bu şekildeki tanzimden gaye, kadınefendi ve cariyelerin bakışlarına uygunsuz herhangi bir şeyin ilişmemesi ve dıştan gelecek şeylerden korunmalarıdır. Haremdeki kadınlar, İslâmî ölçüler içinde, meşru dairedeki zevk ve safalarını orada yaşıyor ve yine orada meşru zevk ve lezzetlerden istifade ediyorlardı. Dışa bakmıyor ve erkek olarak sadece kendi efendilerini ve mahremlerini görüyorlardı. Esasen bu, saraya mensup erkekler için de geçerliydi. Onlar da, bu yüksek surların arkasında, helâl dairesindeki zevk ve lezzetlerle iktifa ediyor; eğer surlar arkasında yaşamak kalebentlik ise, eşleriyle böyle bir hayatı paylaşıyorlardı. İşte harem, işte siz, gidip görebilirsiniz. Eğer bunu tenkit ediyorlarsa, yine tenkit edecek şeyi bilmiyorlar demektir.

Haremde çok kadın bulunduğunu tenkit ediyorlarsa, o babta da diyeceklerimiz var:

Evet, Osmanlı padişahlarından, iki veya üç kadınla evlenenler olmuştur, bu doğrudur. Diyeceğimiz bir şey de yoktur, olamaz da. Batılı ve onun düşüncesi ne bir esas, ne de her şeydir. Bir zamanlar başka türlü düşünmüştür. Şimdi, çok evliliği “poligami” deyip ayıplamaktadır. Yarın da, bugününü ayıplayacaktır.

Sonra, bu mevzuda sözü kim söylemesi gerekiyorsa o söylemiştir. Cenâb-ı Hak bir erkeğin -şartlarını haiz olduktan sonra- dört kadınla evlenebilmesine ruhsat vermiştir. Bu ruhsatı kullananlar yalnız Osmanlı padişahları değildir ki, tenkit edilsinler. Başta Efendimiz, sahabe-i kiram ve dinde en büyük saydığımız kimseler ve daha niceleri… Bunlar arasında gecelerinde iki yüz rekât namaz kılan, gündüzlerinde de savm-ı visalle ömrünü geçiren pek çok kimse var idi ki iki üç kadınla evli bulunuyorlardı. Demek ki dinin ruhsat verdiği bu mevzuu dile dolamaya kimsenin hakkı yok. Meselenin bu yönünü, kısmen de olsa, Allah Resûlü’nün çok kadınla evlenmesi hususunu arz ederken ifadeye çalıştığım için bu kadarla iktifa edeceğim.

Harem derken akıllara takılan ve tenkit gören hususlardan biri de, cariyeler mevzuudur. Cariyeler, harplerde esir alınan kadınlardır. Müslümanlar bunları evlerine alıyor, terbiye ediyor, onlara, insanlığın kemaline giden yolları gösteriyor ve yine onları aziz birer misafir gibi koruyorlardı. Maddî ihtiyaçlarını tekeffül etmenin yanında mânen de görüp gözetiyorlardı; eğer Müslüman olursa, çoğu kere onu salıveriyordu, dilerse onu istifraş ediyor ve eğer ondan bir çocuğu olursa, zaten “ümmü’l-veled” (beyin çocuğuna ana olma) hâline geliyor ve hürriyete kavuşma yollarından biriyle hürriyete kavuşuyordu. İstifraş meselesine gelince, bu durumun da kendine göre şartları vardır. Önce kendi cariyesi olacaktır. Sonra bu cariye evli bulunmayacaktır. Ayrıca onda başkasının da hissesi olmayacaktır gibi birçok kayıtlarla bağlandıktan sonra istifraş edilebiliyordu.

Meseleyi kendi nezaketi içinde ele almak gerekirse: Cariyenin bir ortak mal olma yönü vardır ve işte efendi onun bu yönünü kaldırarak ona kısmî bir hususiyet verir. Yani onu bir cihetle orta malı olmaktan sıyanetle saygı değer hâle getirir. Bir cihetle de onun için hürriyete giden kapıları açar. Düşünün bir de bunlar saraylara alınır ve kendi evlerinde bulunmayan bir izzetle tekrim edilirse buna hangi akıl sahibi itiraz edebilir.

Günümüzde esirlere ve mahkumlara yapılan muameleleri görüyoruz. Bir hayvan sürüsü gibi ahırlara doldurulan bu insanlar en bed ve iğrenç muamelelere tâbi tutulmakta ve arşa yükselen feryatlarından sadistçe zevk alınmaktadır. Daha geçenlerde, Filistinli bir gence nasıl muamele edildiğini bütün dünya gördü. Batılının toplu katliamları ise hepimizin malumudur. Onların bu hunharca davranışlarını bilip gördükten sonra, tenkit ettikleri hususa bakıyor ve şöyle demekten kendimizi alamıyoruz: Bu insanlar, insanlığın ne demek olduğunu, insanca muamelenin nasıl yapıldığını bir türlü havsalalarına sığdıramadıklarından, İslâm’ın insanca muamele emrini anlayamıyorlar. Anlayamadıklarından dolayı da bilmeden “İnsanlığı, insanca davranmayı” tenkit ediyorlar. Doğrusu böyle bir cehalet urbası, Batılıya tepeden tırnağa yakışsa da ben, onların içimizdeki uzantılarına bunu bir türlü yakıştıramıyorum. Biraz da hayretim bundan kaynaklanıyor…

Onlar harpte bizden esir alırken biz ne yapacağız? Onları geldikleri gibi bir daha silâhlansınlar, semirsinler ve bize hücum etsinler diye geriye mi göndereceğiz? Yoksa onlar istedikleri kadar bizi esir etsinler, bizim mürüvvet anlayışımız buna mânidir mi, diyeceğiz. Bu biraz fazla aptallık olmaz mı? Hem, karşı tarafa caydırıcı hiçbir müeyyide tatbik edilmeyecekse, niçin harp edilsin? Niçin binlerce insan öldürülsün? Kimisi dul, kimisi yetim kalsın. Mademki baştan bütün bunlar göze alınıp harbe giriliyor, herkes neticeyi işin başında kabul etmiş demektir. Ve esir düşmek de bunlardan biridir. Esire yapılan muamele İslâmî prensiplere göre olursa, daha insanî bir yaklaşım olmaz mı? Öyleyse onlar bizden esir aldıkları gibi biz de onlardan esir alacağız. Şimdi, aldığımız bu esirleri ne yapacağız? Onları salıverecek miyiz, yoksa öldürecek miyiz? Hayır; onları Müslümanlar arasında taksim edeceğiz. Böylece Müslümanların evlerindeki mânevî atmosfer, onları İslâm’a karşı yumuşatacak. Arada ferdî dostluklar olacak ve hiç zorlanmadan bir müddet sonra hepsi bu insanî muamele karşısında eriyecek ve İslâm’a dehalet edecekler. İşte o zaman Müslüman’ın mürüvveti ortaya çıkacak. Kendi dinini din olarak seçmiş bir Müslüman kardeşini esaretten kurtarmanın yollarını araştıracak. Köle azat etmenin İslâm’a ait değer ve kıymeti bir taraftan ona teşvikçi olacak, bir taraftan da işlenen suçlarda ceza olarak öngörülen birinci şart köle azat etmek olduğu yerlerde meselenin o yönü işlettirilecek ve ardı arkası kesilmeyen yollarla köleler hürriyete kavuşturulacak.

Biz esirlerimize insanca muamele eder ve onları insanlığa giden yolda eğitmeye çalışırız. Dünya ve ukbâ muvazenesini korumasına yardımcı oluruz. İslâm’a girmesi için elimizden geldiğince birer şefkat havarisi olur ve onu koruruz. Zaten sarayda da yapılanlar bunlardı. Onlara, bir taraftan insanlık aşılanıyor, diğer taraftan da birer kadınefendi muamelesi gösteriliyordu. Orada bulunup da, saraydan memnun olmadığı için kaçmaya yeltenen kaç misal gösterilebilir? Hayır, böyle bir misal göstermek mümkün değildir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında toplumu ve özellikle esnafı harekete geçiren Fütüvvet ve Ahi Teşkilatı ne demektir?

Ahî teşkilâtı, fütüvvet teşkilâtının Türkler tarafından geliştirilen ve özellikle Anadolu’da yayılmış bulunan bir şeklidir. Moğol istilası ve bazı iç isyanlar sebebiyle Müslüman Türklerin birliği bozulmuş ve halk önemli ölçüde tedirgin olmuştu. İşte böyle bir buhran döneminde halkı birbirine sevdiren ve yeniden birliği kuran manevî liderler ortaya çıkmıştır. Mevlâna, Yunus Emre ve Ahi Evran da bunların ileri gelenleridir. Ahi Evran esnafın birlik ve beraberliğini, zaviye ve tekkeleri birer meslek kuruluşları haline getirerek bu görevi ifa etmiştir. Müslüman Türkler, genellikle bekâr gençlerden san’at ve meslek sahibi olanların bir araya gelerek kendilerine reis tayin ettikleri şahsa ahi adını vermişler ve bu cemiyete de eskiden olduğu gibi fütüvvet demişlerdir. Fütüvetnâmelerden öğrendiğimize göre, bunların da toplantı yerleri tekke ve zaviyelerdir. 740 maddeyi bulan fütüvvet nizâmnâmeleri vardır.

Sanat ve ticâret erbabının tarikatı demek olan fütüvvet ve bunun Türklerdeki özel şekli olan Ahiliğin yanında, bozuk fikirli Şiîlerin Müslüman Türkler arasında yaymaya çalıştığı ve bunlara benzeyen melâmiliği de burada sadece zikredelim.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: OSMANLI HUKUK SİSTEMİ VE DEVLET

Osmanlı hukuk sistemi çok hukuklu bir hukuk sistemi midir yoksa hukuk birliği mi hâkimdir?

Osmanlı hukuk tarihinde kabul edilen Hanefi görüşüne göre, eşya, borçlar ve ticaret hukukunda gayr-i müslim teb’aya da şer’î hükümler uygulanır. Ancak onlara göre mal kabul edilen domuz ve şarap gibi şeylerin hukukî muamele konusu olabilmesi gibi istisnaî haller vardır. Aile hukukunda ise, isterlerse İslâm hukuk nizâmına, istemezlerse kendi hukuk nizâmlarına tabi olurlar.

Cezaî hükümlerin yer bakımından tatbiki konusunda, İslâm hukukçuları farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İslâm Hukuku cihanşümul bir hukuk sistemidir. Ancak uygulamada, bazı istisnalar bulunmakla birlikte İslâm ceza hukukunda tam mülkîlik sistemi esas alınmıştır. Ebu Yusuf ve diğer İslâm hukukçularının savunduğu bu görüşe göre, İslâm ülkesinde işlenen bütün suçlara, failinin dinine ve cinsiyetine bakılmaksızın İslâm ceza hukuku tatbik edilir. Dolayısıyla Müslümanlar, zimmîler ve müste’menler aynı cezaî hükümlere tabidirler. Bu genel kaidenin istisnaları elbette vardır.

Evet, Osmanlı Hukuku çok hukuklu bir sistem değildir. Belki din ve vicdan hürriyeti gereği, gayr-i müslimlere belli hukuk alanlarında daha serbest hareket etme imkânı verilmiştir. Bu serbestlik, çok hukukluluk olarak anlaşılınca ve gayr-i müslimler tarafından suiistimal edilince, Tanzîmât sonrasında buna karşı tedbirler alınmıştır.

Batılıların Pax Ottoman dediği Osmanlı barışı ve hoşgörüsü ne anlama geliyor?

Batı literatüründe Pax Ottoman olarak ifade edilen kavram, Osmanlı Devleti’nin hükümferma olduğu çağlarda dünya barışına olan katkısı anlatılmak için kullanılır. Devrinin süper gücü olduğu halde bu gücü dünya barışının sağlanmasında kullanan Osmanlı’nın geniş bir coğrafyada tesis ettiği barışın ne anlama geldiği gün geçtikçe daha iyi anlaşılmaktadır.

M. F. Gülen: Hakikaten öyle.. 24 milyon kilometrelik bir alanda, ikiyüz milyona yakın insan, hep öyledir, tarihçiler ittifakla “onbir milyon saf kan Türk var o bölgede” derler. Ağza kolay, bire yirmi insan ve çok farklı farklı kültürlerden gelmiş. Düşünün Seyyidina Hazreti Ali dönemini, herc ü merc olmuş Üstad’ın ifadesiyle, o farklı kültürlerden gelmiş insanlar birbirine girmiş. Fakat bunu çok küçük arızalarla atlatmışlar. Bütün Osmanlı dönemini okudunuz burada, o isyanlar misyanlar, bir ayda Türkiye’de cereyan ediyor. Ben hatta bir araştırmacıya diyecektim, bütün Osmanlı döneminde olan büyük-küçük hadiseleri böyle kronolojik olarak bir sıralasınlar, bir de günümüzde Türkiye’de bir ayı takibe alsınlar. Ne kadar hadise oluyor bakalım? Altı asırda cereyan eden hadiselere muadil olduğu görülecektir. Mahrem hadiseleri de katmamak lazım bu meseleye; fuhuş, bohemlik, kumar… Değişik yerlerde gayr-ı ahlaki şeyler oluyor. Yuva çatırdıyor, kırılıyor… Bunlara giremeyiz, düşmanlarımız bile olsa bunları biz haram sayarız; bunun dışında medyaya dökülen olaylar itibarıyla bir araştırma yapılsa… Böyle atıp tutuyorlar “Osmanlı’da şu şunu yaptı, bu bunu yaptı” filan diye… Onları tezkiye edip, mukaddes, münezzeh, müteal falan görmüyoruz, insan nihayet. Küllün nas hattaun…. İnsanların hepsi hataya açıktır, her insan hata yapar. Ancak mukayese yapılınca anlaşılacaktır Osmanlının azamti. Hodri meydan bugün bütün İslam dünyası için de söz konusu, İslam dünyası kabul edilen coğrafya da söz konusu.

Zira Balkanlar, Karadeniz sahilleri, Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyası bu gün siyasal dengelerin ve uluslararası barışın giderek bozulduğu mekanlar haline geldi.

Balkanlardan çekilen Osmanlının boşluğu doldurulamamış, bu bölge iyice balkanlaşmıştır. Balkanlaşma terimi bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı ve siyasi kaosu ifade etmek için kullanılan siyasi bir kavramdır. Terim bütün anlamını Osmanlının bölgeden çekilmesi ile ifade edecektir. Geniş Arap dünyası Osmanlı bayrağı altında yaşadığı huzurlu günlerini hiç bir zaman tekrar yakalayamamıştır. Arap toplumuna batının İsrail’i hediyesi Osmanlının zafiyete düşmesi ve bölgeden çekilmesinden sonraya rastlar. Osmanlı Medine fukarasına Anadolu içlerinden ve Mısır’dan vakıflar kanalıyla yardım akıtırken, surreler gönderirken son yüzyıl içerisinde çöreklenen batının tek gayesi vardı bölgede: sömürü ve petrol. Osmanlının çekilmesinden sonra geniş Arap coğrafyası cetvelle taksim edilerek batı emperyalizminin sömürüsünü kolaylaştıracak siyasi haritalar oluşturuldu. Barış da Osmanlı ile beraber tarihe karıştı.

Osmanlı, Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bir denge unsuruydu. Etnik yapıları ve dinleri farklı toplum pek çok kesimin taleplerinin buluştuğu ortak bir noktaydı. Kilise ile camiinin yan yana durduğu bir üst kültürü tesis etmiş idi Osmanlı. Bu üst kültürün tesisi “İlahi Mesuliyet”e dayanıyordu.

Kısaca Pax Ottoman demek, bütün insanları Allah’ın kulları kabul eden İslâm Hukukunun Osmanlı Devleti tarafından uygulanması demektir.

M. F. Gülen: İşte o manada, sadece o manada biz, neo-Osmanlıyız.

Soru: Abdülhamit döneminde çekilen fotoğrafta Filistin-İsrail o bölgede sadece birkaç asker idareyi devam ettirmiş.

M. F. Gülen: Her yer öyle, kocaman Kırım’da belki onların bir tabur askeri var. Bir kere baş kaldırmışlar, serkeşlik yapmışlar, oraya gönderilen bir serdar tarafından yeniden istirdat edilmiş. Orada güvenin, muvazenenin teminatçısı, temsilcisi olduklarından dolayı büyük problemlerle karşılaşmamışlar. Kaldı ki o fitleme her zaman olmuş. Birilerine gitmiş demişler ki “Siz Arapsınız, müslümanlık Arapların içinden çıkmış, ne işiniz var sizin bu Asya’dan gelen barbar kavimlerle, onların vesayetinde yaşıyorsunuz.” Yerinde o kullanılmış, yerinde ırk mülahazası öne çıkarılmış, fakat onların orada sergilediği o mükemmellik, öyle bir şuur altı müktesebat haline gelmiş ki, bugün bile arkadaşlarımız gittikleri yerlerde o krediyi kullanıyorlar, “Osmanlının torunları” deniyor. Fakat maalesef, sonraki dönemlerde oralara yapılan hiçbir şey yok; bir selam bile fazla görülmüştür.

Osmanlı Devleti laik bir devlet midir? Osmanlı Hukuk sistemi deyince ne akla gelmelidir? Kanunnâmeler, laik hukukun meyveleri değil midir? O zaman Kanunnâmelerin tanzim ettiği hukuk dalları nelerdir? İslâm Hukukundan ayrı bir hukuk sistemi var mıdır?

Osmanlı hukukunun iki önemli şaşmaz bilgi kaynağı olan kanunnâmelerin ve şer’îye sicillerinin tahlilinden şu inkâr edilemez neticeler ortaya çıkmaktadır:

A) Osmanlı kanunnâmeleri, sadece ve sadece idare hukuku, istisnaî olarak bazı anayasa hukuku konuları, eşya hukukunun mîrî araziye ilişkin konuları, askerî hukuk, malî hukuk, ceza hukukunun ta’zîr suç ve cezaları konusu ve bazı istisnaî özel hukuk konularına dâir hükümler ihtiva etmektedir. Mezkûr konularda hükümler sevk ederken varsa şer’î esasları kanunlaştırmakta, ülül-emre havale edilen mevzularda ise, kamu yararı örf ve âdet gibi talî kaynaklar göz önüne alınarak düzenlemelerde bulunmaktadır.

B) Şer’iye sicillerinin tetkiki, bize Osmanlı Devleti’nin şahsın hukuku, aile hukuku, miras hukuku, borçlar-eşya ve ticâret hukuku ile devletler hususî hukuku ile alakalı özel hukukun bütün dallarında; kamu hukukundan usûl hukukunun tamamı, ceza hukukun % 80’i, mâlî hukukun çoğunluğu, devletler umumî, idare ve anayasa hukukunun ise genel esaslarında şer’î hükümlerin esas alındığını göstermektedir. Bu saydığımız kısım, hukuk nizâmının yaklaşık % 85’ini teşkil eder.

Osmanlı hukukundaki mevzuat hükümleri iki kısımdır:

Birincisi; Doğrudan doğruya Kur’ân ve sünnete dayanan ve fıkıh kitaplarında tedvin edilmiş bulunan hükümlere şer’î hükümler, şer’-i şerif veya şer’î hukuk denmektedir. Osmanlı hukukunun % 85’ini bu hükümler teşkil eder. Bu sebepledir ki, Molla Hüsrev’in “Dürer ve Gurer”i ile İbrahim Halebî’nin “el-Mülteka”sı Osmanlı Devleti’nin medeni kanunu olarak görülmüştür. Şer’î hukukun kaynakları iki kısma ayrılmaktadır: a) Aslî kaynaklardır ki, edille-i şer’îyye olarak da bilinir ve Kur’ân, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyas olmak üzere dört tanedir, b) Talî kaynaklardır ki, maslahat, örf-âdet kaideleri, ıstıslâh, istihsân, eski hukuk nizâmları, sahabe kavilleri ve benzeri kaynaklardır.

İkincisi; şer’î hükümlerin tanıdığı sınırlı yasama yetkisine veya içtihad esasına dayanılarak, özellikle malî hukuk, toprak hukuku, ta’zîr cezaları, askerî hukuk ve idare hukukuna ait hukukî düzenlemeler ve temelini örf-âdet, âmme maslahatı gibi talî kaynaklar teşkil eden içtihadî hükümlerdir ki, bunlara da örfî hukuk, siyâset-i şer’iye, kanun, kanunnâme ve benzeri isimler verilir. Bunlar da şer’ esasların dışına çıkamayacağı için, İslâm hukukunun dışında bir hukuk nizâmı olarak kabul edilemez.

İslâm Hukukunda ve dolayısıyla Osmanlı Hukukunda Devletin sınırlı yasama yetkileri var mıdır? Devlet, mevcut şer’î hükümleri kanun haline getirebilir mi? Bunun tarihte misâlleri var mıdır?

Osmanlı Hukukunda Devletin yasama yetkisi, birinci planda, fıkıh kitaplarında mevcut olan şer’î hükümleri, tatbikatta kolaylık olması için, tedvîn ederek kanun haline getirmesidir. Buna Devletin yasama yetkisi demekten ziyâde tedvîn faaliyeti demek daha uygun olur. Bu tür faaliyetlere küllî iki misâl verelim:

Birincisi: Fıkıh kitaplarındaki şer’î hükümleri, hiç değiştirmeden olduğu gibi kanun maddeleri haline getirmektir. 1081/1670 tarihli Kandiye Kanunnâmesi ve 1116/1704 tarihli Hanya Kanunnâmesi, tamamen fıkıh kitaplarının Kitâb’ül-Cihâd bölümlerinin Bâb’ül-Cizye v’el-Harâc mevzularında yer alan harâc ve cizye ile alakalı şer’î hükümlerin tedvîn edilmiş şeklinden ibarettir. Tanzimat’tan sonra hazırlanan Mecelle, Hukuk-ı Aile Kararnamesi ve bir kısım kanunlar da, buna ait misâller arasında yer almaktadır.

İkincisi: Fıkıh kitaplarında zikredilen, ancak kısmen değiştirilerek ama özüne dokunulmayarak tedvîn olunan kanun hükümleridir. Osmanlı Kanunnâmelerinin yarısı bu manada hükümler ile doludur. Mesela mîrî arazi, aslında harâcî arazidir. Bu çeşit arazilerin tasarruf şekli, âmme maslahatına göre devletçe tanzim olunmuş ise de, bu arazilerden alınan ve Osmanlı Hukukunda rüsûm-ı şer’îyye denilen bütün resimler, sadece isim değişikliği ile fıkıh kitaplarındaki esaslara uyularak tanzim olunmuşlardır.

Osmanlı Devleti’nde resmî mezhebin Hanefi mezhebi olduğu ve diğer mezhep mensuplarına hiç hak tanınmadığı iddia edilmektedir. Bu iddialar doğru mudur?

M. F. Gülen: Yahu yapmayın birader, o kadar ekrad şimdi Şafii mezhebinde gidiyor. Kim onlara ne dedi, Başbakan söylediği için söyleyeceğim ben de, kimin tavuğuna kışt dendi.

İslâm hukukçuları, ülül-emrin, mevcut mezheplerden birini resmî mezhep olarak ilan edeceğini, kabul ettiği resmî mezhebin içerisinde herhangi bir görüşü diğerine tercih edebileceğini, hatta Tanzimat’tan önce çok az örnekleri bulunsa da, diğer mezheplerdeki bir görüşün zamanın şartlarına ve âmme maslahatına daha uygun olduğu düşüncesiyle mahkemelerde tatbik edilmesini emretme selahiyyeti bulunduğunu kabul etmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nin ekseri ahalisi Hanefi’dir ve kadılar da Hanefi mezhebi ile hükm etmek üzere memurdurlar. Bununla beraber Irak, Mısır, Hicaz ve Yemen gibi bölgelerde başka mezheplere mensup Müslüman ahali de vardır. Başka mezheplere mensup Müslümanlar arasında meydana gelen ve kendi mezhepleri çerçevesinde fasledilmesi uygun görülen dava ve meselelerde, eğer o mahalde kendi mezhebinden bir kadı yoksa, bunlar mensup bulundukları mezhep âlimlerinden bir âlimi hakem tayin ederler. Bu âlim bunların mensup olduğu imamın mezhebine göre karar verir. Sonra Hanefi kadı onu tasdik ve tenfiz eyler. Eğer kendi mezhebinden kadı varsa, ona mürâcaat eder. Ayrıca Sultân (ülül-emr) bazı meselelerde başka mezheplerin görüşüne göre karar verilmesini istediği takdirde, bu emrine itaat etmek de vâcibdir.

Soru: Kadılar bütün mezhebleri biliyorlar gibi mi?

M. F. Gülen: Belki ana meselelerini bilirler, detayları bilemeyebilirler, fakihler bile. Mesela Vehbe Zuheyli dört mezhebe göre o fıkıh kitabını yazmış, görüyorsunuz orada, daha evvel de biz okumuştuk onu arkadaşlarla, detaylara ait meselelerde bizim son fukahanın tercih ettiği kavilleri bilemiyor. Yani insanın ufku yetmeyebilir detayı bilmeye; bazıları kendi mezhebindeki detayları dahi bilemeyebilir.

Soru: Yine o fotoğraflarda görmüştük, Kabe’nin etrafına mekan tahsis etmişler mezheb mezheb Osmanlılarda?

M. F. Gülen: Her şeyi tasvip etmek doğru değil. O doğru değil. Kabe kalblerin müşterek çarptığı bir yer olmalı, ayrı ayrı minberler, mihrablar olmamalı. Onlar yaptılar diye her şeyi tasvip etmek doğru değil.

Osmanlı Devleti’nde zikrettiğimiz cevaz görüşünden hareketle, hem hukukî birlik ve istikrarı bozmamak ve hem de hukukî hayatta ihtiyaç duyulan yenilikleri yapabilmek için, kadılar istedikleri hukukçunun görüşüyle hükm etmekten men’ edilmiş ve Hanefi mezhebinin en sahih görüşüne göre hükm etmekle mükellef tutulmuştur.

Osmanlı Padişahlarının hak ve yetkileri nelerdir? Sınırsız yasama, yürütme ve yargı yetkileri var mıdır?

Osmanlı Devlet şeklini tam anlamıyla Batıdaki monarşik devlet şekillerine benzetmek mümkün olmadığı gibi, Osmanlı padişahlarını da batılı kral ve diktatör hükümdarlar gibi görmek mümkün değildir. Zira Osmanlı padişahları sadece icra konusunda âmme maslahatı ile kayıtlı ve sınırlı geniş yetkilere sahiptirler. Yasama yetkileri yine şerî hukukun tanıdığı ölçüde mevcuttur. Devletin, padişahtan ve padişah ailesinden ayrı hukukî bir varlığı vardır.

Osmanlı padişahları, Yavuz Selim’den itibaren hem sultan ve hem de halifedirler, yani İslâm âleminin reisidirler. Padişah, saltanat itibariyle otuz milyonu idare ediyorsa, hilafet itibarıyla 300 milyona başkanlık etmektedir. Saltanat kanadını sadâret, hilafet kanadını ise Şeyhülislâmlık temsil etmektedir. Halife olmaları hasebiyle, halifelere tanınan hak ve yetkilere de sahiptirler.

Osmanlı padişahlarının sınırsız bir yasama yetkisi yoktur. Sadece mevcut şerî hükümleri kanun hale getirebilir. Padişah, yürütmenin başıdır. Her çeşit idarî kararlar ve tanzimî tasarruflar onun tasdikinden geçer. Başta sadrazam ve vezirler olmak üzere, biraz sonra göreceğimiz idarî teşkilâtta yer alan yüksek devlet memurlarını tayin yetkisi de padişaha aitti. Halifenin yetkilerinden birinin de yargı gücünü kullanmak veya kullandırmak olduğunu biliyoruz.

Bununla beraber, Osmanlı padişahları, sahip oldukları sınırlı yasama yetkisi ile yürütme ve yargı yetkilerini kullanırken lâ yüs’el değillerdir. Evvelâ, her çeşit tasarrufu, şer’î hükümlere uygun olmalıdır. Padişah’ın görevi, İslâm hukukunun hükümlerini icra etmekten ibarettir. İslâm Hukuku padişaha, şer’î hükümlerin icrası dışında bir imtiyaz tanımamıştır.

Soru: Yani bir kâtili affedemez.

M. F. Gülen: Hayır affedemez.

Soru: Bugünkü daha kötü, bir kâtili affedebiliyor?

M. F. Gülen: Evet, Daha başka spekülasyonlarda, irtikaplarda bulunanları da affediyorlar.

Padişahın şahsının diğer insanlardan tek farkı, onun Müslümanların temsilcisi olarak icra yetkisine sahip olmasıdır. Bu icra yetkisi de İslâmî esasların çizdiği sınırların çerçevesinde söz konusudur.

İkinci olarak, Padişahın tasarruflarını sınırlayan diğer bir husus da, kamu adına yaptığı her tasarrufun âmme maslahatı ile kayıtlı oluşudur. Mecelle’nin tabiriyle “Raiyye, yani tebe’a üzerinde tasarruf maslahata menûttur”. Bu sebeple padişahlar ile tebe’a arasındaki münasebet, İslâm hukukçuları tarafından yetim ile vasisi arasındaki münasebete benzetilmiştir.

Osmanlı devlet şeklini Batıdaki anlamıyla mutlakıyet olarak vasıflandırmak mümkün müdür? Şayet doğru değilse, İslâm’ın tavsiye ettiği şûra esasına ri’âyet edilmiş midir?

İslâm’ın tavsiye ettiği belirli bir devlet şekli yoktur. Devletin işlerinin yürütülebilmesi için öngördüğü bir “şûra meclisi” vardır. Devlete ait önemli işlerin bir danışma meclisinde karara bağlandıktan sonra yürütülmesini emreden Kur’ân âyetleri ve hadisler, gayet kesin ve açıktır. Hazreti Peygamber (aleyhissalatu vesselam) ve Râşid halifeler devrinde bu esas uygulanmıştır. İslâm hukukçuları, “şûra meclisinin” kurulmasının devlet başkanı için kesin bir görev mi yoksa tavsiye edilen bir esas mı olduğunda fikir ayrılığı içindedirler. Tarih boyunca bazı sultan ve halifelerin bu esasa uymadığı göz önüne alınarak, kesin dinî bir görev olmadığı düşüncesi yerleşmiştir. Ancak Kur’ân’ın bu müesseseye verdiği önem ortadadır.

Yürütmenin başı olan Padişahların tayin usulleri ve saltanatın verasetle intikali meselesi İslama göre izah edilebilir mi?

Bilindiği gibi Osmanlı Padişahları, 1517 tarihinde Yavuz Sultân Selim’in halife ilan edilmesiyle, sultan unvanının yanında halife unvanlarını da kullanmışlardır.

M. F. Gülen: Kullanmışlar mıdır bilmiyorum, ben halife ünvanını kullandıklarını bilmiyorum. O paye verilmiş de kendilerini çok öyle göstermemişler. Abdülhamid bu meseleye sığınmış, âlem-i İslam üzerinde müessir olabileceğini düşünmüş, fakat kopmalar da başladığı için çok kâr etmemiş. O mübarek ünvanı kendi siyasetleri adına bir payanda gibi kullanmayı düşünmemişler, şeklinde anlıyorum ben onu. Çünkü hiçbirine bir şey denmiyor. Kim böyle yeryüzünde halife ünvanlarıyla yad edilmiş?

Bu sebeple Osmanlı Padişahlarının tayin usulleri, halifelerin tayin usulleriyle yakından ilgilidir.

Dört halifeden sonra halife tayininde câri olan usulün veliahdlık, yani mevcut halifenin veya sultanın kendinden sonra gelen halife veya sultan adayını belirlemesi usulü olduğunu biliyoruz. Ancak veliahdlık usulünün meşru’ olabilmesi için bazı şartlar aranır. Bunlardan en önemlisi, veliahdın, kendisini tayin edenin usûl veya fürûundan olmamasıdır. Fakat bazı İslâm hukukçularının, halife veya sultanın babası yahut çocuklarından birini de veliahd tayin edebileceğini caiz görmeleri, uygulamada saltanat ve hilâfetin verasetle intikalini ortaya çıkarmıştır.

M. F. Gülen: Hazreti Ali, Hazreti Hasan’ın olmasını istememiş. Sonra millet seçmiş, intihab etmiş onu, Medine halkı. O dördü bu mevzuda fevkalade hassasiyetle dinin emirlerine riayet etmişler. Tek bir şekli de yok o meselenin. Ne intihablar birbirine benzer, ne idare şekilleri birbirlerine benzer. Hz. Ebu Bekir’in intihabı meselesi Sakifetü Beni Saide’de.. Hz. Ömer’in intihab şekli farklı, Hz. Ebu Bekir efendimiz namzet gösteriyor, halk evet diyor. Hatta evet demeden Hz. Ali efendimiz öne atılıyor, “Eğer Ömer diyorsan ben şimdiden evet diyorum” diyor, Rafızilerin kulakları çınlasın. Hz. Osman döneminde, Hz. Ömer efendimiz farklı bir şey uyguluyor; altı tane namzet gösteriyor, Abdurrahman b. Avf’ı tavzif buyuruyor, kendi oğlunu da kapıcı olarak tayin ediyor, onları test ediyor, onların hissiyatlarını alıyor, Hz. Osman üzerinde duruluyor. Hz. Ali efendimiz de Hz. Osman efendimiz şehit edilince, Medine halkı tarafından seçiliyor, ittifak olmuyor. Muaviye kendi başına kalıyor Şam’da. Bu açıdan da böyle muayyen bir şekil yok bu işte. Önemli olan intihab mevzuu, gösterilen adayları intihab mevzuu.

Soru:O da bir manada asırlara göre esneklik mi sağlıyor?

M. F. Gülen: Evet, belki de Cenab-ı Hakk’ın takdiri, bazı zamanlarda konjonktüre göre o şekil uygulanabilir, bazı dönemlerde diğer şekil uygulanır. Ama şimdi Suud’da veliaht, birini tayin ediyor, gözüne kestiriyor, kendisine en yakın, emrine amade olacak insan, o aynı zamanda bir iki bakanlığa da bakıyor. Şimdiki belli zaten, Abdullah’tan sonra gelecek insan belli, öyle bir şey yapıyorlar. Osmanlılarda da kendi evlatlarını yapmışlar. Bu tam şer’i midir, değil midir, ama selefleri var bunların, kendilerinden evvel kurulmuş ne kadar İslam devleti varsa, hepsinde mesele öyle gitmiş. Harzemlilerde, İlhanlılarda Karahanlılarda… Selçuklularda, Eyyubilerde, Memluklarda. Sonra Osmanlıda da öyle gitmiş.

Soru: Şianın imam seçişine göre, Ehl-i sünnetin tercihi daha pratik?

M. F. Gülen: Evet, onlarınki çok sırlı, bir gün yerin altından bir adam çıkacak, sizi idare edecek.. öyle bir bekleyiş. Hüccetiye mülahazasıyla kızıl kıyamet kopacak her yanda, şimdilerde olduğu gibi, ondan sonra insanların canları tam gırtlaklarına gelecek, ızdırar haliyle Allah’a dua edecekler, Cenab-ı Hakk da gökten bir tane mehdi indirecek… Oysa ki Türkiye’de hazır inmiş mehdiler var. Birini alıp kullansalar olur. Türk milleti velud bir millet, çok doğuruyor, her köşede bir tane mehdi var. Her tarafta yüzbin mehdi eyler nida. Mehdilik iddiasındaki bir adama soruyorlar, “İran’ı nasıl buluyorsunuz?” “Çok iyi buluyorum çünkü onlar da mehdi intizarındadırlar” diyor.. adamın kıstası bu, kriteri bu, mehdi intizarındaysalar tamam. “Fethullah hocayı nasıl buluyorsunuz?” diyorlar; “O da iyi bir adama benziyor, çünkü mehdiye zemin hazırlıyor” diyor, güya kendisine zemin hazırlanıyor.

Soru: İşaret buyurmuşsunuz, Sızıntı’nın kapağında dörtlüğü o şekilde yorumluyor, İnternet’te Youtube’da var. Kapağı gösterip “Bak bu beni işaretliyor” diyor.

M. F. Gülen: Öyle mi, farkına varmadan benim kerametim olmuş J bir bakayım hele.. Allah Allah.. vallahi bazı kimseler ne konuşacaklarsa bugünü, yarını elli sene sonrasını hesap ederek konuşmaları lazım, su-i tevile, su-i tefsire uğrar. Üstadımız ne diyor, istismar ediyorlar. Bunlar, böyle ayakları yerde düz kul olmaya razı olmayan, Allah’tan razı olmayan kimselerin mülahazalarının ifadesi. Ne güzel, Allah bizi karınca gibi yaratmış, emekleyip duruyoruz. Karıncaya da Allah bazen çok büyük işler yaptırtır. Bu ne haddini bilmemezlik, hafizanallahu ve iyyaküm.

İslâm hukukçuları, hilâfetin veraset yoluyla intikalini caiz görmemekte, ancak ehil olmak şartıyla baba veya oğlun veliahdlığını meşru’ görmektedirler. Birden fazla veliahd tayin edilmesinin caiz olup olmadığı da hukukçular arasında tartışmalıdır.

Osmanlı Devleti’nin askerî ve idarî açıdan asıl teşkilâtını kazandığı dönem, Orhan Bey zamanıdır. Orhan Bey’le kurulan Osmanlı Hanedanı içinde devlet reisinin seçimi, II. Murad’ın hükümdarlığına kadar nüfuzlu şahsiyetlerle beylerin ellerindeydi; ancak Osmanlı ailesi dışında hiçbir ailenin o makamı elde etmesine müsaade olunmamıştır. I. Murad, beylerin kararıyla babasının yerine hükümdar olduğu gibi, Yıldırım Bayezid de yine aynı şekilde o makama getirilmiştir. Osmanlı Devleti’ndeki beylerin, yani bir çeşit ehl-i hal ve’l-akdin hükümdarlar üzerindeki hüküm ve nüfuzu, Fâtih Sultân Mehmed’in İstanbul’u fethine kadar devam etmiştir. Saltanat devri asıl Fâtih’le başlamıştır.

Fâtih’in Kanunnâmesiyle ortaya koyduğu ve tarihçilerin amûd-u nesebî yani saltanatın babadan oğula intikali usulü, I Ahmed (1012/1603) devrine kadar devam etmiştir. I. Ahmed devrinden itibaren saltanatın aile içindeki en yaşlı erkek çocuğa intikali esası benimsenmiş ve böylece kardeş katli meselesi de kapanmıştır. Bu kanun, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar uygulanmıştır. Sultan Yavuz’dan itibaren saltanat vasıflarına hilâfet unvanını da katan Osmanlı padişahları, kendilerini, her açıdan İslâm âlemine uydurmak ve hilâfet hükümlerine uymak mecburiyetinde hissetmişlerdir.

M. F. Gülen: Bana sorulsaydı; “Veliaht olarak göstereceğiniz kimseler hususunda, bir taraftan halkın, bir taraftan ulemanın, bir taraftan darül askerin mülahazaları alınarak bir tanesi seçilsin, o Fatih kanunnamesine de meydan verilmesin. Öyle bir intihab…” derdim. Bir kısım ta’n u teşniin de önünü alırdı. Çünkü adalet-i izafiye diyor Hazreti Üstad, Fatih’in nizam-ı alem için Kanunnamesine adalet-i izafiye diyor. Adalet-i mahza uygulanabildiği kadar uygulanmalı bence. Yarısı bile olsa uygulanmalı onun. Mutlak adalet çok önemlidir. Ama geçmiş gitmiş o, biz hüsn-ü zan ederiz, yaptıkları hayırları, hasenatı kötülüklere racih; ettikleri iyilikler, İslama omuz vermeleri meselesi, varsa hatalarına keffaret olabilecek mahiyettedir.

Ta’addüd-i zevcât yani birden fazla kadınla evlenme meselesinin Osmanlı Devleti’ndeki uygulanışı nasıldı?

İslâmiyet birden fazla evliliği ilk defa ortaya çıkarmış değildir. Poligami, daha önceden çeşitli toplumlarda ve hukuk sistemlerinde vardır ve vahşî bir şekilde uygulanmaktadır. İslâmiyet bu tür hükümleri, birden bire kaldırmak insan yaratılışına aykırı olduğu için, tadil etmiştir. Birden fazla evlenme İslâm’dan evvel de vardır; hem de vahşî bir şekilde vardır. İslâmiyet bu vahşî tarzı medenî kalıblar içine çekmiştir. Yani İslâm Hukuku bir kadınla evlenme imkânını dörde çıkarmamış; belki sekiz dokuz kadınla evlenmeyi, belli şartlar altında dörde indirmiştir. Bu şartlara uyulmadığı takdirde, cezâ’î müeyyideler getirmiştir.

Soru: Poligami batıda farklı anlaşıldığı ve kullanıldığı için bu ifadenin doğru olmadığı?!.

M. F. Gülen: Doğrudur, batılıların ürettikleri bazı kelimeler esasen kendi kültürlerinin içinden olan şeydir, kendi tarz-ı telakkileri, kendi anlayışları, kendi felsefelerine göre bir şey olabilir bu. Bizimkisi taaddüt-ü zevcattı. Fakat şimdi onlar öyle dedikleri için biz de öyle kullanıyoruz, belki nüanslarıyla meseleler ele alınınca, yabancı bir kelime olarak da, bizim taadüd-ü zevcat dediğimiz meseleye uygun kelime bulmak lazım. Aslında “poligami” erkek ya da kadın her ikisinin de çok eşliliğini ifade için, bir de çok eşlilikte sınır olmamasının ifadesi olarak kullanılıyor. Bizdeki teaddüd-ü zevcât’ın karşılığına en yakın kelime poligami değil de polijini kelimesi olsa gerek. Polijini erkeğin çok eşliliğini ifade ediyor.

İslâmiyet, çeşitli yollarla tek kadınla evliliği ideal olarak görmektedir. Ancak zaruri olan hallerde birden fazla kadınla evlenmeyi de ruhsat vermektedir. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarda kabul ettiği görüş esas alınarak, evlenme akdi sırasında birden fazla evlenme yasağı getirilebilir. Bir kısım İslâm hukukçularının görüşleri esas alınarak evlenme akdi sırasında kadın “üzerine evlenmemek ve evlendiği takdirde kendisi ve ikinci kadın boş olmak” şartını koşabilmektedir. Bu durumda, evlenme akdi sırasında, birden fazla evlenmeyi ortadan kaldırmak mümkündür.

M. F. Gülen: Kadının kullanacağı kozlar bunlar. Sonra talakı kendi üzerine alma da var. “Ben istediğim zaman boşanırım” deme hakkı da vardır. O da eşini tehdit eder bir yönüyle, tesir altına alır. Bunun gibi şarta ta’lik edilmiş nikahlar olabilir.

Diyelim ki, birden fazla kadınla evlendiniz. O zaman İslâmiyet’in kasm müessesesi adı altında düzenlediği hükümlere uymak mecburiyetindesiniz. Kasm, kocanın hanımları arasında, yemede, içmede, giyinmede, barınmada ve karı koca hayatında tam olarak adaleti temin etmesi demektir. Her hanımına ayrı ev tahsis edecektir. Şer’î mesken, mutfağı, tuvaleti ve müstakil yatak odası bulunan ev demektir. Diğer ihtiyaçlarını da eşit olarak temin etme mükellefiyeti vardır.

Hz. Peygamber’in şu hadisi de bu manayı pekiştirmektedir: “iki karısı olup da aralarında adalet temin edemeyen koca, kıyamet gününde bir yanı felç olarak haşr olur”.

Osmanlı ailesinde birden fazla evliliğin oranı nedir, çocuk sayısı ne kadardır, kız-erkek çocuk sayısı oranı nedir, birden fazla evlilik hangi amaçlarla yapılmaktadır, mirasçıların durumu nedir gibi konulara açıklık getiren pek az araştırma bulunmaktadır.

Bu gibi suallere cevap veren kaynaklar, Osmanlıdan bize intikal eden belge ve defter koleksiyonları arasında bulunmaktadır. Özellikle Osmanlı mahkemelerinde kadıların tuttuğu ve adına “Kadı Sicilleri” denilen defter koleksiyonları içinde “Tereke Defterleri”, Osmanlı aile yapısı ile ilgili en önemli ve güvenilir kaynağı oluşturmaktadır. Çünkü bu defterlerde aile nüfusu, ailenin niteliği ve niceliği konularında bilginin verilmesinde hukukî zorunluluk vardır.

İlgili ayette geçen şartlı izne bağlı olarak diğer Müslüman toplumlarda olduğu gibi Osmanlı toplumunda da birden fazla evliliklere rastlanılmaktadır. Ancak çok evlilik açısından Osmanlıya baktığımızda bu tür evliliğin yaygın olmadığı, belirli oranlarda kaldığı görülmektedir.

Osmanlı toplumu içerisinde kişileri çok evliliğe iten sebepler kadını istismar üzerine kurulu gayrı ahlakî gerekçelere dayanmamaktadır. En başta nesebin devamlılığını sağlama ve çocuk sahibi olma isteği kişileri ikinci evliliğe iten sebeplerdendir.

Yazarın 20 sicil üzerinde yaptığı incelemede 2670 kişiden 1728’inin vefatları anında evli olduklarını tesbit ediyoruz. Bunlardan 486’sını kadınlar, 1242’sini erkekler oluşturmaktadır. Erkekler içerisinde 1147 kişinin l’er, 84 kişinin 2’şer, 7 kişinin 3’er, 4 kişinin ise 4 eşi bulunmaktadır. 1147 kişinin (%92.35)

Ömer Lütfi Barkan’ın benzer kaynaklar üzerinde yaptığı incelemelerde de aynı sonuçlara ulaşılmıştır; 1516 erkekten 1407 (%92,8)’sinin tek kadınla evli olduğu tesbit edilmiştir. Aynı incelemede 103 erkeğin 2’şer, sadece 6’sının 3’er eşle evli oldukları görülmektedir. Bursa, Ankara ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerine ait tereke kayıtları incelenerek varılan sonuçlar da birbirine yakındır.

M. F. Gülen: Bu türlü incelemeler güzel, bunlar makale halinde de yazılabilir. Karalamalara karşı cevap olur.. birisine ciddi şekilde de yazdırılabilir.

Medeniyet-i İslâmiye Tarihi adlı eserin müellifi Corci Zeydan ise, birden fazla evliliğin oranını bütün Müslüman toplumlara teşmil ederek %5’i geçmediğini belirtmektedir.

Yukarıdaki rakamlar bize Osmanlı toplumunda poligaminin (çok evliliğin) yaygın olduğu şeklindeki kanaat ve düşüncenin ne kadar isabetsiz ve kasıtlı olduğunu göstermektedir. Bugün Osmanlı insanının ve yöneticilerinin zevk ü sefa peşinde koşan, kadını bir zevk ve eğlence metaı olarak kullanan hedonist insanlar olarak lanse edilmesini şaşkınlıkla karşılıyoruz. Halbuki Osmanlı aile yapısı İslâm aile yapısının bir yansıması olarak tarihe mal olmuştur.

Osmanlı’da “Kadının boşanma hakkı var mıdır?” denirse, bu sorunun cevabı evettir. Ancak erkeğinkine göre belli şartlara bağlanmıştır. Şu dört halde kadın da boşanma yetkisine sahiptir.

1- Erkek, karısına boşanma yetkisi verebilir. “Tefviz-i talâk” denilen bu müessese, fıkıh kitaplarında uzun uzadıya anlatılmıştır. 2- Kadın, evlenme akdi yapılırken, boşanma hakkının kendisine de tanınmasını şart koşabilir. Hukuk-u Aile Kararnamesi, bu görüşü kanunlaştırmıştır. 3- Kocanın cinsî iktidarsızlığı, akıl hastası olması veya bulaşıcı hastalıkları bulunması gibi evlilik hayatını çekilmez hale getiren sebeplerin varlığı halinde, kadın, evliliğin sona erdirilmesi için hâkime başvurabilir. Hâkim de karı-kocayı ayırır. Buna “tefrik” adı verilir. 4- En önemlisi ve hukuk tarihimiz boyunca en çok tatbik edilen bir usul de karı-koca’nın karşılıklı rızâ ile ayrılmalarıdır. Buna “muhâla’a” adı verilir. Karı ile koca arasında eski tabir ile “hüsn-i muaşeret” bulunmadığı ve evlilik hayatı çekilmez hale geldiği zaman, Kur’ân’ın tavsiye ettiği “muhâla’a” yoluna başvurulur. Osmanlı Devleti zamanında tutulan Şer’iye Sicilleri tetkik edildiği zaman, evliliğin sona erme hallerinde, bu şekilde ayrılmanın % 60’a varan bir paya sahip olduğunu görüyoruz.

Mîrî arazi ne demektir? Osmanlı ülkesinde bütün arazinin mâlikinin Padişah olduğu iddiası doru mudur?

Müslüman bir devlet savaş yoluyla bir toprağı fethettiği zaman, fethedilen arazinin hukukî statüsünü tesbit hakkı ülül-emre aittir. Dilerse Müslüman gazilere tevzi’ ve temlik eder; o zaman arazi, öşür arazisi olur. Dilerse gayr-ı müslim ahalinin elinde bırakır; o zaman arazi haracî arazi olur. Ve dilerse de çıplak mülkiyetini (rakabesini) devlet hazinesine bırakır; tasarruf hakkını da kamu yararının gerektirdiği şekilde tanzim eder. Bu durumdaki arazi, öşür, yahut haraç arazisi değildir. Aslı haracî arazidir. Ancak sahiplerine temlik olunduğu takdirde, miras sebebi ile parçalanarak verimi azalacaktır ve haraç tahsili zorlaşacaktır. Bu sebeple arazinin rakabesi beytülmala alı-konulmuş; tasarruf hakkı, ariyet veya kira yoluyla re’âyâya verilip işletmeleri sağlanmıştır. Re’âyâ öşür adıyla harâc-ı mukasemesini ve Osmanlı Devleti’nde ise, çift akçası adıyla harac-ı muvazzafını verirler. Arazî, mülkleri değildir. İşte rakabesi beytülmala alıkonulan ve tasarruf şekli devletçe tanzim olunan bu çeşit araziye araziy-i mirîye (mirî arazi), arâzî-i memleket veya arâzî-i beytülmal denilir. Irak arazisi, Hanefiler dışındaki mezhep hukukçularına göre bu kabildendir. Ancak onlar bu çeşit araziye “Müslümanlara vakıf adını vermektedirler.

Beytülmal arazisi, memleket arazisi yahut Osmanlı döneminde mirî arazi denilen hazine arazileri, Hz. Peygamber devrinden beri vardır. Osmanlı Devleti’ne kadar gelen Müslüman Türk Devletlerinde, beytülmal arazisinin tasarruf şekli ikta’dır. Osmanlı Devletindeki tımar müessesesi iyi tetkik edilirse, bazı farklarla Hz. Peygamber zamanından beri var olan ikta’ muamelesinin gelişmiş bir şekli olduğu görülür.

Yapılan bu izahlar göstermektedir ki, Osmanlı topraklarında bulunan beş çeşit araziden biri olan mirî arazi, Padişaha ait mülk arazi demek değildir. Belki devlet hazinesine ait arazi manasınadır. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nde ve hatta Selçuklu Devletinde bütün toprak Padişahın mülküdür şeklindeki iddia, İslâm Hukukunun ve mirî arazinin statüsünün bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu iddiayı ileri sürenler, sadece beğlik demek olan mîrî kelimesinin sözlük anlamından yola çıkmışlardır.

“İslâm Devletinde, beytülmala ait mallarda tasarruf ve velayet hakkı, halife ve sultânlara aittir. Bunun sebebi, mülkiyetin sultân ve halifelere ait olması değildir. Belki sultân ve halifelerin, yeryüzünde Mâlik’ül-mülk olan Allah’ın halifesi ve vekili olmaları ve yeryüzünde fesâd ve kargaşayı önlemek üzere kendilerine bu husûsda tanzim ve tevzi’ yetkisi verilmesidir”

Osmanlı Devleti, zina suçunun cezası olan recm, hırsızlık suçunun cezası olan kat’-ı yed yani el kesme gibi had cezalarını uygulamış mıdır?

Osmanlı Devleti’nde, uygulamadaki bazı aksaklıklara rağmen, itirazsız kabul edilen ve değiştirilmeyen suç ve ceza grubu, had suçları ve cezalarıdır. Bu çeşit suç ve cezalarda tam anlamıyla kanunilik ilkesi geçerlidir. Şeriatın tarifine az da olsa uymadığı an, had cezaları uygulanmaz. Suçlara da cezalara da had tabiri kullanılmaktadır. Had cezalarını gerektiren suçlar yedi tanedir: Zina, iffete iftira (kazf), içki içmek (şirb), hırsızlık (sirkat), yol kesme (hirâbe=kat-ı tarik), dinden dönme (riddet) ve isyan (bağy).

Had cezalarının en önemli özelliği, en küçük bir şüpheden sanığın yararlanması ve daha önemli olanı da, isbatının çok ağır olmasıdır. Bu şartlar yerine gelmediği takdirde, had cezaları değil, ta’zîr cezaları uygulanacaktır. Mesela Zina suçu üç şekilde sabit olur: Birincisi, tam ehliyetli, Müslüman, erkek ve dürüst dört şahidin bizzat gördüklerini beyan etmeleriyle sabit olur ki, bu çok zor bir yoldur. Ayrıca zaman aşımına da uğramaması şarttır, ikincisi, zina edenin dört defa zina suçunu ikrar etmesidir. Üçüncüsü; karinelerdir. Evli olmayan bir kadının gebe kalması ile de zina suçu sabit olur.

Böylesine zor şartlarla isbat edilebilen ve en küçük bir şüphe ile bertaraf edilen zina haddinin uygulaması da çok az olmuştur. Osmanlı hukuk tarihinde her zaman zina haddi kabul edilmiş, ancak uygulaması pek nadir vuku’ bulmuştur. Suçun teşekkülü ve isbatı için aranan şartlardan biri olmayınca ta’zir cezaları gündeme gelecektir.

Yaptığımız araştırmalar, bütün Osmanlı tarihi boyunca uygulanan recm cezasının iki elin parmaklarından daha az olduğudur.

M. F. Gülen: Tarihte 2-3 defa olmuş diyorlar. Şartları da çok ağır bir mesele. Mahrem bir mesele.. Dört kişinin gözle gördüklerini söylemeleri şart.. bir insanın Maiz ve Gamidiyeli kadın gibi çıkıp gelip kendilerinin ısrarla dört defa itiraf ettikleri anlatılır.. vazgeçirilebilir, gitme falan diyebilirler, yani olmuş olabilir de o mesele… Bunlar yine azlığa delalet ediyor. Hamilelik mevzuu, düşürme şeklinde de olabilir. Yani bir yönüyle dediği doğru orada. O mevzuda kanunları uygulama açısından kararlı durmuşlar. Fakat şartların ağırlığı böyle çok üzerine düşmemişler. Devr-i Risalet Penahi’de bütün o asırda üç tane hadise var. Üç hadise var, bir Maiz’le Gamidiyeli kadın, bir de gelip itiraf ediyor oğluyla, Efendimiz de Üneys’i gönderiyor, itiraf ederse recmedilecek.. itiraf ederse.. etmeyebilir. Ama gasp çok olmuş olabilir, devr-i risalet penahide de iki tane hadise var. Mülaane orada da.

Soru: Günümüzde bu şer’i recmin uygulama imkanının olmaması itibarıyla, bu tür günahı işleyen insanlardaki tevbe ve nedamette böyle bir talep mümkün değil, o zaman doğrudan Allah’a yönelip tevbe mi etmeleri gerekiyor?

M. F. Gülen: Evet, tevbe edecekler. O zaman da tevbe edebilirlerdi. Tevbe edebilirlerdi, fakat vicdanları rahat etmiyor. Maiz’in nedameti Müslim-i Şerif’te detaylı anlatılıyor: “Hadd-i şer’iyi uygulamak suretiyle beni temizle” diyor. Vicdanı öyle rahat edecek.. üç defa geri gönderilmesine rağmen o ısrar ediyor. Dört demesi meselesi ondan, dört şahit yerine dört tane itiraf gibi.

Mesela, 929 tarihli bir mahkeme ilamı Kanuni devrinde recmin tatbik edildiğini gösterdiği gibi, 1091 yılında da hem de Padişahın huzuruyla bir recm cezası uygulanmıştır.

Osmanlı hukuk tarihi boyunca, hadd-i sirkatin de uygulandığını, şer’iye sicillerindeki karar örneklerinden öğreniyoruz.

M. F. Gülen: Asrı-ı saadette iki tane hadise biliyorum.

Osmanlı Devleti’nde azınlıklara tanınan hakları kısaca özetler misiniz? Neden azınlıklara bazı elbiselerin giyilmesi ve evlerinin yüksek binası müsaadesi verilmiyordu?

Osmanlı Hukukunda, İslâm ülkesinde ikâmet eden insanlar, dinlerine ve tâbi oldukları devlete göre üç ana gruba ayrılırlar:

1) Müslümanlardır. 2) Zimmîlerdir. Yani Müslüman olmadığı halde, zimmet akdi ile İslâm ülkesinin hâkimiyeti altında yaşamayı kabul eden ve İslâm ülkesinde devamlı ikâmet hakkına sahip olan insanlardır. 3) Müste’menlerdir. Bu, kendilerine geçici olarak İslâm ülkesine girme ve ikâmet etme izni verilmiş olan yabancı gayr-ı müslimlere denir.

Hem Selçuklu ve hem de Osmanlı Devletinde,Müslümanlara tanınan hak ve hürriyetler, zimmî denilen gayr-i müslim vatandaşlara da, bazı istisnaların dışında tanınmıştır. Tanzîmât ve Islâhat fermanlarıyla, hak ve hürriyetlerin yeni yeni tanındığı şeklindeki iddia, Avrupalıların kuru bir iftirası ve bizdeki tarihi bilmeyenlerin de buna, bilerek veya bilmeyerek aldanmasından başka bir şey değildir. Zira Müslüman Türk Devletleri, kendilerine, “Bize tanınan haklar onlara da tanınır; bize yüklenen ö-devler onlara da yüklenir” şeklindeki hadisi, esas olarak kabul ve tatbik etmişlerdir.

Zimmîler, İslâm ülkesinin vatandaşı olduklarından kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptirler. Din ile bağlantısı bulunmayan alanlarda zimmîler de kamu görevlisi olabilmektedir. Bu kaidenin tek istisnası, zimmîlerin devlet başkanlığı, ordu komutanlığı, valilik, sancak beyliği, sadâret ve kadılık gibi, hâkimiyet hakkını kullanma manasını ifade eden görevlere getirilemeyişleridir. Osmanlı Devletinde durum böyledir. Tanzîmât’tan sonra bazı zimmîlere bakanlık görevi bile verilmiştir.

Zimmîler şahsî hak ve hürriyetlerden tıpkı Müslümanlar gibi yararlanmışlardır. Bunlar için de bazı cüz’î sınırlamalar dışında, seyahat hürriyeti, şahsın dokunulmazlığı ve mesken hürriyeti gibi hak ve hürriyetler vardır.

Zimmîlere din ve vicdan hürriyeti de meşru dairede tanınmış ve tatbik edilmiştir. Osmanlı hukukunda zimmîlerin dinleri ile baş başa bırakılmaları, İslâm’dan alınan temel bir prensiptir. Ancak İslâm hâkimiyeti ile bu hürriyetleri dengelemek için bazı kayıtlamaların getirildiği de inkâr olunamaz. Evvelâ, İslâm devletler hukukuna göre, sulh yolu ile fethedilen ülkelerde mevcut olan zimmîlerin ma’bedlerine dokunulmaz, ancak yenilerinin inşasına da izin verilmeyebilir. Savaş yoluyla fethedilen topraklarda ise, İslâm devletinin reisi, âmme maslahatına dayalı bir takdir hakkına sahiptir. İsterse, eskileri de yıktırabilir.

Bu şer’î hükümlere rağmen, Fâtih Sultân Mehmed’in savaş yoluyla fethettiği İstanbul’daki kiliselerin bir kısmını olduğu gibi bırakması, Müslüman Türklerin din ve vicdan hürriyetine verdiği önemi göstermektedir. Ebüssûud, bunu fetvasında belirtmiştir. Yine Fâtih Sırp Kralı Brankoviç’e Macar Kralı’nın “Sırbistan’ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim, Protestan kiliselerini yıkacağım” dediğini bile bile, eğer devletime itaat ederseniz, her camiinin yanında bir kilise inşâ edilecek; buralarda herkes kendi Halikına ibâdet edecek” cevâbını vermiştir. Saniyen, Zimmîler, haç ve çan gibi dini sembollerini, ma’bedleri içinde izhâr edebilecekleridir. Ancak Müslümanların sakin oldukları şehirlerde, ma’bedleri dışında izhar edemeyeceklerdir. Bu sembollerini reklam ve propaganda için asla kullanmayacaklardır. Kendilerine has mekteplerinde, çocuklarını eğitme ve dinlerini öğrenme hakkına sahiptirler. İstanbul’daki okulları bu hürriyetin canlı şahitleridirler.

Zimmîlere, devlet bütçesinden finanse edilen kamu hizmetlerinden yararlanma, bazı istisnalar dışında sosyal güvenlik kurumlarından istifade etme ve çalışma hakkı da tanınmıştır.

Aile ve miras hukukuna ait inanç farklılığından doğan bazı müesseseler dışında, zimmîler, tamamen Müslümanlar gibidirler. Yani akideye dayanmayan konularda, Müslümanlar gibidirler. Yani akideye dayanmayan konularda Müslümanların tabî olduğu hükümlere tâbi’dirler. Şer’iye sicillerini tetkik edip de, Yorgi yerine Ahmed’in ve İzak yerine Mehmed’in mahkûm edildiğini görenler, bu esasların satırlarda kalmadığını müşahede edeceklerdir.

Osmanlı Devleti’nde azınlıkların görev ve yükümlülükleri nelerdi?

Evvelâ, belli şartları taşıyan şahıslardan alınan cizye vergisi karşılığında, zimmîler, askerlikten mu’âfdırlar. Yani cizye vergisi aslında ek bir mükellefiyet sayılmaz. Saniyen, arazilerinden haraç denilen bir vergi vermekle mükelleftirler. Sâlisen, gümrük vergisinde zimmîlerden alınan nisbet Müslümanlarınkinden fazladır. Ancak kapitülasyonlarla bu nisbet çok düşürülmüştür. Bunlardan başka zimmîlerin bazı vecibeleri daha vardır. İslâm’a hakaret sayılabilecek ve Müslümanları gözden düşürecek hareketlerden kaçınacaklardır. Dinlerinin reklâm ve propagandasını yapamayacaklardır. Sadece gayrimüslimlerin yaşadığı şehirlerin dışında, içki ve domuz satamayacaklardır. Kılık kıyafet ve benzeri hususlarda Müslümanları taklid edemeyeceklerdir. Bu sebepledir ki, Osmanlı Devleti, zimmîlerin kıyafetleri açısından bazı sınırlamalar getirmiştir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: OSMANLI DEVLETİNDE MALİ HUKUK, İKTİSADİ VE TİCARİ HAYAT

Osmanlı Hukukunda vergi ne demektir? Çeşitleri nelerdir? Şerî’atın dışında vergi var mıdır?

Devlet ve milletin korunması, varlığını devam ettirmesi ve ilerlemesinin sağlanması, kısaca kamu hizmetlerinin ifası için bir kısım masraflar yapmak gerekmektedir. Bunları karşılamak, Müslümanların dini görevleri arasındadır (farz-ı kifâye). Her Müslümanın varlığı nisbetinde mükellef bulunduğu bu malî göreve “garâmet-i maliye” veya “teklif” yahut çoğulu olarak “tekâlif adı verilmektedir. Osmanlı hukukunun malî esasları, fıkıh kitaplarında ifadesini bulan şer’î hükümlere dayanmaktadır.

Osmanlı Hukukunda Tanzîmat öncesi dönemde mevcut olan vergileri (tekâlifi) iki ana kısma ayırabiliriz:

A) Şer’î Vergiler (Tekâlif-i Şer’iye); B) Örfî Vergiler (Tekâlif-i Örfiye). Bu ayırım vergiyi tesbit eden mevzuatın özelliğine göre yapılmıştır. Kur’ân ve sünnetten alınan şer’î hükümlerle miktarı ve nisbeti tayin edilen vergilere şer’î vergiler denir. Ülü’l-emrin yetkisiyle ve içtihadı hükümlerle tesbit edilenler ise örfî vergiler adını alır.

Şer’î vergiler deyince aklımıza zekât, öşür, cizye, haraç, gümrük vergisi demek olan âşirin aldığı vergiler ve zekât kapsamına dahil olan ağnam vergisi gelmektedir. Osmanlı Kanunnâmelerinde çokça geçen çift resmi, öşür ve benzeri vergiler, rüsûm-ı şer’iyye adı altında şer’î vergiler arasında kabul edilmektedir.

Haraç vergisi ne demektir? Kimlerden alınmıştır? Osmanlı Hukukunda Cizye ne demektir? Gayr-i müslimlere ilave bir yük değil midir?

İslâm devletinin hâkimiyetini kabul eden zimmîlerden haraç vergisi alınır. Haraç vergisi de iki kısımdır. Birincisi, harac-ı ruûs yani gayr-i müslimlerin şahıslarından alınan baş vergisidir. Cizye diye de adlandırılır.

Harâc-ı re’s de denen cizye, gayr-i müslim vatandaşlardan askeri hizmete karşılık alınan şer’i bir vergidir. İkincisi ise, harâc-ı arzdır. Osmanlı topraklarının çoğu miri arazidir. Miri arazi sahipelerine temlik olunmamış ve mülkiyeti devlete, yani Beytülmal’e bırakılmış arazidir.

M. F. Gülen: Mir demek emir demek, emirlere bırakılmış, nim eyalet sistemi var orada, adem-i merkeziyet var, ona göre onların başındaki insanlar var. Malum üç tane yerine dört tane beylerbeyi olmuş.

Tasarruf hakkı ise, müddetsiz kira akdi (icâre-i faside) veya ariyet yoluyla re’âyâya verilmiştir. Toprağı işletmek suretiyle geçimini sağlayan re’âyâ, karşılğında öşür ve çift akçesi adıyla anılan vergileri vermekle mükelleftir.

İltizam sistemi nedir?

Osmanlı mali sistemi içerisinde devlete ait gelir kaynaklarının işletilmesi ve gelirlerin sürekliliğinin sağlanması amacıyla muhtelif yöntemler geliştirilmiştir. Bu yöntemler kaynağın durumu ve umumi konjüktür dikkate alınarak uygulamaya konuluyordu.

Devlete ait gelir kaynaklarının işletilmesi ve buralardan devlete düşen payın tahsil yöntemlerinin en önemlilerinden biri iltizam yöntemidir. İltizam yöntemi vergi kaynaklarından sağlanan gelirlerin doğrudan merkezi hazinede topfanması ihtiyacından dolayı yaygınlık kazanmıştır. Zira devlet 17 ve 18. yüzyıllarda derinleşen mali bunalım karşısında el koyduğu gelirlerin daha büyük bir bölümünü merkezde toplamak ve ek gelir sağlamak durumunda kalacaktır.

İltizam, devlet gelirlerinin belli bir bedel mukabilinde ve belli bir süre için özel teşebbüs tarafından işletilmesidir. İşletmeye konu olan gelir kaynaklarına mukataa, bu işi üstlenen kişilere mültezim denilir. Mukataaları günümüz yaklaşımıyla özel teşebbüs tarafından işletilen kamu iktisadi teşebbüsleri olarak görmek mümkündür. Mukataalar doğrudan devlet işletmeleri, devlete ait bir gelir payının tahsili gibi özellikler taşıyordu. İltizam usulü başta bir kaç kalem gelire has olarak başlamış ise de kısa zamanda mukataaya konu olacak gelir kaynaklarının sınırları genişlemiş, devletin her türlü gelir kaynağı iltizam konusu olmuştur. Devlet uygun gördüğü her türlü zirai, ticari ve sınai işletmeleri mukataa haline getirerek özel teşebbüs tarafından işletmeye açardı. Burada devletin nakit ihtiyacının zaman içerisinde artışının önemli bir tesiri vardır. Mukataa gelirleri bütçe gelirleri içerisinde önemli bir yere sahipti.

İltizam sistemi tımar sistemi ile karşılaştırıldığında iltizam sisteminin zirai üreticiler üzerine daha yüksek vergi yükü tarheden baskıcı bir sistem olduğu söylenebilir. Zira tımar sisteminde gelirin devamlılığını muhafaza için re’âyânın kollanması ve ağır vergi yükü altında ezilmemesi gerekiyordu. İltizam sisteminde ise her hangi bir işletmeyi ya da vergi tahsil işini üç yıllığına alan kişi için bu zaman süresinde en fazla geliri tahsil etme endişesi bulunuyordu. Bu sebeple tımarlı sipahinin taşıdığı kaygılar mültezim için söz konusu değildi.

Osmanlı Devleti’ni dış borçlanmaya iten sebepler nelerdir? Dış borçlanmanın sonuçları nelerdir?

18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren artan savaş harcamalarının getirdiği bütçe açıklarını kapatmak için ek finansman imkanları aranmaya başlandı. İlk dış borçlanma niyetleri bu döneme rastlar. Fas, Felemenk (Hollanda ve Belçika civarının eski adı.), Fransa ve İspanya’dan ödünç alınabileceğinin düşünülmesine rağmen Aydın eyaletindeki bazı sadrazam haslarının malikane olarak verilmesiyle (tımar sistemindeki dirliklerin şahıslara satılmasıyla) bir tür iç borçlanma yolu tercih edildi.

Zamanla, Osmanlı Devleti’nin dış borç almaya karşı geleneksel menfi tavrı kırılacak, bütün tereddütlere rağmen Kırım Savaşı sırasında 1854 yılında ilk dış borç alımı gerçekleşecektir. Zaten dış borç alımı konusunda Avrupa sermaye çevrelerinin de baskısı var idi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin Avrupa para piyasalarında tahvil satarak borçlanması Avrupa sermaye gruplarının işine gelecekti. Tahvillerin satışını düzenleyecek bankerler büyük komisyonlar elde edecek, tahvilleri satın alan küçük tasarruf sahipleri faiz geliri sağlayacak, Osmanlı Devleti ise elde ettiği fonların bir kısmını özellikle askeri araç ve gereç ithalinde kullanacağı için Avrupa sanayiine ek talep oluşturacaktı.

1854-55 yılında alınan ilk dış borç savaş harcamalarına gidecektir. Bu ilk borçtan 1879 yılına kadar Osmanlı Devleti on yedi kez dışardan borç alacaktır. Alınan borç paraların pek azı yatırıma aktarılacak, geri kalanı cari harcamalara, saraylar yapımına, Avrupa’dan satın almak suretiyle donanma kurulmasına ve bürokrasinin maaşlarının ödenmesine gidecekti. Üstelik 1875-6 yılına kadar alınan borçlar çok ağır şartlar taşıyordu, faiz oranları yüksekti. Batılı ülkeler borç verme karşılığında çok ağır taleplerde bulunuyorlardı.

M. F. Gülen: Doğru mudur, değil midir bilemeyeceğim ama ben Dolmabahçe’ye gitmiştim -o Duyun-u Umumiye’nin zirvede olduğu dönemde yapılmıştır- orada bütününü gezemedim, Rahmetlik Hacı Kemal de vardı yanımda. Dediler ki, “Bunun tezyinatında on altı ton altın kullanılmış.” Böyle içim bulandı, hemen geriye döndüm. Bütün teveccühüm, hüsn-ü zannım kırıldı. Oradaki rehberler anlatıyorlardı. Hani saray yapımı diyor da.. Dolmabahçe yapılıyor.. Abdülhamid döneminde Yıldız Sarayı yapılıyor. Her defasında asker-i Humayun için yeni bir saray, bir kışla yapılıyor; bir taraftan dünyadaki gücü kaybetmenin yanı başında, bir taraftan da kendimizi rahata, rehavete, zevk u sefaya salmamız mevzuu.. toplumdaki çürüme de ona bağlı. O döneme bakmak isterseniz, Abdulhak Şinasi Hisar’ın “Boğaziçi Mehtapları” adlı kitabı gibi o dönemi resmeden eserlere bakacak olursanız, gırtlağa kadar zevk u sefa görürsünüz. Hiç orada böyle “büyük annem, babam namaz kılıyor” diye rastlamadım. Daha evvel de bahsetmiştim Mehmet Arif Bey’in “Başımıza Gelenler” isimli kitabında askeri hayattaki en küçük detaylara kadar her şey anlatılıyor; “kaşığı çanağa hızlı çaldı, ben ona dedim ki öyle yapma” falan.. fakat o geniş sergüzeşti içinde bir yerde toplanıp namaz kıldıklarına, abdest aldıklarına dair bir şeye rastlamadım. Üstelik bir de şunlar var: “Ayakkabıyı ayağımdan çıkarınca neredeyse deri de soyulacaktı, çünkü günlerden beri ayakkabılarımı çıkarmamıştım.” Yani toplumda iç çürüme, aynı zamanda idare edenlerle beraber, o koskocaman devlet-i aliyenin yerle bir edilmesine sebebiyet vermiş. Demek, elde etme, hakim olma meselesi.. bunlar bir şey ama esasen toplumu rehabilite ederek insanları önemli bir emanette emin emanetçiler haline getirme ayrı bir mesele. İşte bu ikinci şık yapılmamış, bu önemli. Bunu her zaman kıvamda tutmak mümkün olabilir mi, olmaz mı, tabi bu da psikososyologların bilebileceği bir konudur. İnsan ne kadar kıvamında kalabiliyor. Yoksa bu Termodinamikte, Karnot kanununda olduğu gibi iç hararet dışa vura vura zamanla bitiyor, tükeniyor mu? Çünkü aynı zamanda Asr-ı saadette de yaşanmış bu mesele. Hazreti Ali dönemine gelince keyfe mayeşa tasarruflar başlamış. Üzerinde durulabilir. Fakat yoğun bakımda insanı daha uzun zaman yaşatma gibi, ömrü uzatma gibi hususlar düşünülebilir. Yoksa yine sosyologların dediği üzere, tıpkı fertler gibi milletler de doğar, büyür, ölür ve gider bir çukura yuvarlanır. Osmanlı da öyle olmuş. En uzun ömürlü imparatorluk. Yani Roma uzun sürer de, orada taht bir sülaleye ait değil, on defa farklı hanedanlıklar kurulmuştur. Mısır da öyle, bazen firavunlar bazen dıştan gelen hakim güçler.. işte Seyyidina Hz. Yusuf’un orada olduğu dönemde Firavunlar değil melikler var. Hazreti Musa döneminde Firavun. Osmanlı da öyle bir akıbete maruz kalmış. Selçuklularınki de harb yorgunluğu mudur nedir bilemiyoruz. Haçlı seferlerini savuşturduktan sonra harb ve isyan yorgunluğu… Uzun süre göğüslemişler onları, onları göğüslemeyen bir Selçuklu devlet adamı yok. Fakat tam Keykubat, Keyhüsrev döneminde Babai isyanları olmuş. Rafızilik.. onların daha aşırısı Gulatilik.. Bugün Suriye’deki idarenin kabullendiği mezheb Nuseyrilik gibi bir şey.

Soru: Rehabiliteyi devletin bizzat yaptığı olmuş mu yoksa tekkeler mi o boşluğu doldurmuş?

M. F. Gülen: Devlet desteklemiş olabilir. Hatta Üstad Necip Fazıl -yanlış yazıyor olabilir- Orhan Gazi Hazretleri’nin Yeniçeri’yi Hacı Bektaş’la buluşturduğunu, askeri orada Bektaşiliğe bağladığını söyler. Ben daha başka müşahitlerden dinlemiştim, askerler şöyle-böyle hepsi bir tarikata bağlıymış. Hatta bir başkasından dinlemiştim, bayağı büyük paşaların hazm-ı nefs mülahazasıyla camilerin helalarını temizlediğinden bahsetmişlerdi, nefislerini kırmak için. Böyle dönemlerden geçilmiş. Şimdikilerin çoğuna cami değil de Kabe’nin tozunu bile aldıramazsınız.

Devlet kısa bir süre zarfında borçların faiz ve anapara ödemelerini karşılayabilmek için bütün ağır şartlara rağmen yeniden borç almak durumunda kalıyor, dış borçların ödenmesi her gün daha da zorlaşıyor ve borçlanma sürecinin devam etmesi Avrupalı bankalar ve tahvil satın alan tasarruf sahiplerinin işine geliyordu. Dahası 1870’lerin ortasında Osmanlı Devleti’nin yeni borç almadan anapara ve faiz ödemelerini karşılayabilmesi için tüm devlet gelirlerinin yarısından fazlasının bu alana ayrılması gerekiyordu..

1896 yılında Berlin Konferansında Osmanlı hükümetinin verdiği söz üzerine batılı sermaye çevrelerinin temsilcileri İstanbul’a gelerek beş ay süren müzakereler sonunda bir Kararname imzalanır. Batılı sermaye çevreleriyle Osmanlı yöneticileri arasında 1881 yılının Aralık, Hicri takvime göre Muharrem ayında imzalanan ve tarihe “Muharrem Kararnamesi” olarak geçecek olan bu anlaşma ile borçların tediyesini amaçlayan Düyûn-ı Umumiye kuruldu. Bu anlaşma ile Osmanlı borçlarında indirime gidildi ve ödeme şartları yeniden düzenlendi. Ancak Osmanlı borçlarının yönetim, ödeme ve vergilerin toplanması Düyun-ı Umumiye müessesine bırakıldı. Bu idare İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Avusturyalı ve Osmanlı alacaklıları ile kendilerine öncelik tanınan Galata bankerlerini temsilen 7 üyeden oluşmuştur.

Düyun-ı Umumiye İdaresi kendi denetimine bırakılan vergi kaynaklarını geliştirmek ve vergileri daha etkin bir şekilde tahsil etmek amacıyla beş binden fazla çalışanıyla yirmiden fazla şehirde geniş bir organizasyon kurmuş idi. Bu idarenin üst düzey yetkilileri Avrupalı diğer çalışanlar ise Osmanlı vatandaşlarıydı. İdarede görevli yabancıların oranı toplam memurların % yedi veya sekizini geçmiyordu. İdare kendisine bırakılan alanlarda mesela tütün ve ipek gibi zirai malların üretimine ve ihracatına yöneldi.

Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilişine kadar yürürlükte kalacak olan Düyun-ı Umumiye İdaresi Osmanlı mali kaynaklarının önemli bir bölümünü doğrudan denetleyecek ve sağladığı gelirleri Avrupa ülkelerine aktaracak ve merkezi hükümetin bağımsız kararlar almasının da önünü tıkayacaktır.

1914 yılında Osmanlı Devleti’nin dış borçları 160 milyon İngiliz sterlinine ulaşmıştı. Lozan Antlaşmasıyla Osmanlı borçlarından Anadolu’ya düşen payın ödeneceği kabul edildi ve kuruluşun yetkisi kaldırıldı. Düyun-ı Umumiye’ye olan borcun son taksidi ilk borç alındığından tam 100 yıl sonra 1954 yılında ödendi.

Tîmâr Nizâmı ne demektir?

İslâm ve Osmanlı hukukundaki arazi çeşitlerinden biri de, rakabesi (kuru mülkiyeti) ve tasarruf hakkı devlete ait olan mirî arazidir. Devletin icra organı, bu çeşit arazileri kamu yaran bulunmak şartıyla dilediği gibi işletebilir veya devlet hazinesinden hakkı olan gazilere, ilim adamlarına ve devlet adamlarına işletme hakkını veya tamamen mülkiyetini devredebilir. Nitekim, başta Hz. Peygamber olmak üzere, İslâm’ın ilk dönemindeki idareciler de devlete ait arazilerin ya tamamen mülkiyetini (temlîken ikta’) veya tasarruf hakkını ve gelirlerini (istiğlâken ikta’), gazilere, büyük devlet adamlarına veya benzeri yerlere ikta adıyla tahsis etmişlerdir. Bu usul ikta’ adıyla Selçuklularda ve ülüş adıyla da İlhanlılarda devam etmiştir.

İslâm hukukunun kendilerine tanıdığı bu yetkiyi, askerî güce dayalı güçlü bir devlet kurmak için kullanan Osmanlı Padişahları, Osman Gâzî’den başlayarak ve Fâtih Sultân Mehmed zamanında kemâlini bularak devlete ait gelirlerinin (tasarruf hakkının) belirli bir kısmını belli hizmetler karşılığında muayyen şahıslara tahsis ve tevcih etmişlerdir. İşte belli bir hizmet karşılığında devlete ait arazilerin gelirlerinin ve tasarruf hakkının muayyen şahıslara tahsisine dirlik ve tımar adı verilmiştir.

Feodalite sistemi ile tımâr sistemi arasındaki farklar nelerdir?

Bir kısım araştırmacılar, Osmanlı Devleti’nde arazinin timar, ze’âmet ve has diye şahıslara tevcih edilmesini, Avrupa’daki feodalite sisteminde var olan fieflere ve dirlik sahiplerini de feodal devrin senyörlerine benzeterek, timar sistemini feodal bir sistem gibi görmek istemişlerdir. Halbuki tımar sistemi feodal sistemden tamamen farklıdır. Zira;

1) Feodalite sisteminde halk köle veya yarı köle durumundadır (servaj usulü). Toprağın gerçek sahibi senyörler ise tam anlamıyla efendidir. Tımar sisteminde durum tamamen farklıdır. Timar sisteminde sipahi veya sahib-i arz denen şahıslar arazinin gerçek maliki değildir. Halk da bunların kölesi değildir. Halk hürdür, devletin kiracısıdır ve sipahiler de devletin vergi memurudur. Ancak topladıkları vergi gelirleri, belli hizmetler (genellikle askerî) karşılığında kendilerine aittir. Bu gelirleriyle münasip bazı askerî hizmetleri ifa edeceklerdir.

2) Avrupa feodalitesinde merkezî hâkimiyet ve devlet, zaafa uğramıştır. Ülke dahilinde devletin siyasi otoritesi yerine senyörlüklerin sayısı kadar küçük devletçikler ve ufak krallık numuneleri mevzubahistir. Halbuki Osmanlı Devleti’nde, tam aksine merkezî hükümet çok güçlüdür. Dirlik sahipleri denen sipahiler, merkez tarafından tayin edilen ve görevden alınan vergi memurudurlar. ve vergiler de şeriat ve kanun tarafından belirlenen vergilerdir.

3) Avrupa feodalitesinde fief’e sahip olan senyörler, arazi üzerinde yaşayan ahali üzerinde siyâsî hâkimiyet sahibidir; bu sebeple hem yasama, hem yürütme ve hem de yargı yetkilerine bizzat kendisi sahiptir. Yani senyör, fief denilen araziler üzerinde yaşayan ahalinin hem kanun koyucusu, hem bu kanunların uygulayıcısı ve hem de problem çıkınca onların hâkimidir. Halbuki timar sisteminde sipahilerin sadece askerî açıdan bazı yetkileri vardır. Bunun dışında ahali üzerinde teşrîî, kazâî veya icrâî bir yetkiye sahip değildir. Zira ahaliye tatbik edilen hukuk, İslâm hukukudur; bunları icra eden sancak ve kaza teşkilâtlarıdır; yargı ise şer’îye mahkemelerinin elindedir. Gerektiğinde sipahiler de yargılanmaktadır.

4) Feodal rejimde her senyörün müstakil bir askeri ve ordusu vardır. Bununla krala karşı bile savaşabilir. Orduyu senyör kurar ve askeri ise yine senyör toplardı. Halbuki timar sisteminde cebelü denilen askerler, Osmanlı ordusunun bir parçası olarak, sadece sipahi tarafından yetiştirilirdi.

5) Feodalite sisteminde ahali, asiller, hürler ve yarı köleler olmak üzere çeşitli sınıflara ayrılmıştır. Özellikle halk, mutlu azınlığın kölesi durumundadırlar. Halbuki Osmanlı toplumunda bu manada bir sınıflaşma mevzubahis değildir. Askerî olan ve olmayan şeklindeki ayırım ise, devlet memuru olan olmayan tarzındaki ayırıma benzemektedir. Zira bu tabakalaşma, malî sebeplerden kaynaklanmaktadır. Özellikle re’âyâ denilen halk kesiminin askerî kesim tabir edilen mülkî, askeri ve ilmiye tabakalarının kölesi olması ise, asla söz konusu değildir.

6) Feodalite nizâmında serfler, istedikleriyle evlenemezler. Başka senyörlerin serfleri veya hür kadınlar ile evlenmeleri yasaktır. Serflerin mirası mirasçılarına hür insanların mirası gibi intikal etmez. Serflerin istedikleri mesleği seçmekte ve yerlerini değiştirmekte, çalışıp çalışmamakta serbest oldukları söylenemez. Senyörlerine karşı angarya çalışmaya, hediyeler takdim etmeye ve belli hizmetleri yapmaya mecburdurlar. Serfler hakkında kovuşturma açmak, yargılama yapmak ve hatta cezalandırmak, senyörlerinin yetkisindedir. Serfler ruhban sınıfına ve manastırlara giremezler, mahkemelerde şahitlikleri hür adamlara karşı kabul edilmez. Kısaca serfler hukukî statü açısından eski köleleri andırmaktadırlar. Halbuki hiçbir zaman tımar sisteminde yer alan sipahiler, ahali üzerinde bu tarz bir yetkiye sahip değildirler.

Avrupa feodalitesinde görülen serfleri, Osmanlı devleti timar sisteminde görülen re’ayâ ile değil, belki havâss-ı hümâyûn adı verilen Padişah hâslarında çalışan ortakçı kullar ile kısmen kıyaslamak mümkündür. Zaten ortakçı kullar da köle veya cariyelerden ibarettir.

Soru: Osmanlı diye söz başlayınca sanki ırkçılık yapıyormuşuz gibi anlayanlar oluyor?!..

M. F. Gülen: Biz, “Osmanlı” derken ve Osmanlı’dan bahsederken, kesinlikle bunu bir ırkçılık düşüncesiyle yapmıyoruz. Elbette, böyle şanlı bir ecdadın evladı olmak ve böyle asil bir soy kütüğüne bağlı bulunmak bize onur verir; ancak bunun ırkçılıkla uzaktan yakından alâkası da yoktur. Dense dense buna müsbet milliyetçilik denir ki, bu da kitap ve sünnet çerçevesi içindedir.

Evet, soy kütüğümüzle kıvanç duyuyoruz. Çünkü onlar kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla eda ederek, İslâm’a omuz vermiş ve dinî duygu, dinî düşünceyi kıtadan kıtaya taşımışlardır.. taşımış ve dokuz asır İslâm’ın bayraktarlığını yapmışlardır.

Osmanlı, Selçuklu’nun bir devamıydı. “Devlet-i Ebed-Müddet” mefkuresi Selçuklu’yla başladı. Bu ideal, Nizamü’l-Mülk’le mektep ve medreselere girdi. Dolayısıyla da, o dönem itibariyle, mükemmel ve mücehhez bir nesil yetişti. Selçuklu’nun da Osmanlı’nın da mayasında böyle bir gaye-i hayâl vardır ki, onların metafizik gerilimleri bu kadar uzun sürebilmişti.

Hem biz niçin ecdadımızdan bahsetmeyeceğiz ki? Nesebini söylemenin suç olduğunu iddia eden de kim? Hem onlar aleyhine bu kadar kampanya varken ve durmadan ağız dolusu küfürlerle onlara sövülürken, bizim onları müdafaa etmemiz neden suç olsun? Osmanlı padişahlarını karalamak, bize bugüne kadar ne kazandırdı? Mazimizi inkâr hangi terakkiye vesile oldu? Köksüz bir nesil yetiştirmenin faturası önümüzde değil mi?

İnsafsızlığın da bir sınırı olur. Ancak; ecdadımız için insafsızlıkta sınır tanımak kadar dahi bir insaf gösterilmemiştir. Öyle ki, iftiranın en iğrençleri kullanılarak dokuz asırlık şanlı tarih karalanmıştır. Bilhassa son altı asırlık bir tarih bütünüyle karalanmaya ve bir günah destanı gibi gösterilmeye çalışılmıştır.

Sorarım size, Osman Gazi vefat ettiğinde geriye ne bıraktı? Evet, o bütün bir hayat boyu çadırda yaşadı ve bir çadırda öldü. Elindeki imkânlarla o da bir sarayda yaşayabilir ve gününü gün edebilirdi. Ama o ve onun nesli böyle yapmadı.. yapmadı ve pek çoğu itibariyle ömürlerini at sırtında geçirdiler. Savaş meydanlarında can veren Osmanlı padişahlarının sayısı hiç de az değildir. Zaten, bu ideal ve yüksek düşünce bittiğinde, Osmanlı da bitmiştir. Süleyman Şah, Yavuz, Murat Hüdavendigâr, Yıldırım, Fatih, Kanunî hepsi de “İ’lâ-yı Kelimetullah” yolunda ölmüştür. Yavuz, hanımlarıyla bir arada olmaya fırsat dahi bulamamış ve hep bir muharebeden diğerine koşup durmuştur. Allah aşkına bu saltanat sürmek midir?

Tarihimizi bilmek zorundayız. Hususiyle de Osmanlı’yı bilmek, anlamak zorundayız. En azından tarihten ders almak için ecdadımızı öğrenmek zorundayız. Bu gerçekleri dile getirmek bizler için sadece bir vazife ve mükellefiyettir. Bunun ırkçılıkla da hiçbir ilgisi ve alâkası yoktur.

Soru: Osmanlı’nın her davranışını İslâm’a mâledip savunmak doğru olur mu?

M. F. Gülen: Her davranışı İslâm’a mâledilmemeli, edilemez de. Fakat onlar dinimize çok hizmet etmişlerdir. Onları takdir etmek, hatıralarına sahip çıkmak, iyiliklerini hayırla yad etmek bir kadirşinaslıktır. Ayrıca onların İslâm adına yaptıkları hizmetin henüz onda birini dahi biz yapmadık. Onlardan sadece biri tam 46 sene zirvede bulunmuş ve onun devrinde Osmanlı Devleti süper bir güç olarak dünyaya hükmetmiştir.

Osmanlılar, dünyada muvazene unsuruydular; o dönem itibariyle herkes onların gözünün içine ve işâretine bakıyordu. Almanya’ya gittik, müzelerde boy boy Osmanlı padişahlarının resimleri mevcud. Saygılarının ifadesi mi? Elbette ki birşey söylemek çok zor ama bizde olmaması hem ayıp hem de garaz değil mi? Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, “Türk milleti kadar mazisine söven ikinci bir millet bilmiyorum” diyor. Başka devlet ve milletlerin mazisinde de bir hayli falsolar olmuştur, ama onlar daima, başkalarına karşı kendi cedlerini müdafaa etmişlerdir. Ayrıca Efendimiz (sav), “Ölmüş gitmişlerinizin, kötülüklerini sayıp dökmeyin, iyiliklerini zikredin” buyurmuyor mu? Onları karalarken arkadan gelenlerin de bir gün bizi de karalayacağını düşünüyor muyuz acaba? Kusurları vardır elbette; bu inkâr edilemez. Onların bu mini kusurlarına bakarak, dünyaya armağan ettiklerini bütün bütün inkâr mı edeceğiz?

Bütün dinsizlerin atalarımıza sövdüğü bir yerde onları savunmak bir kadirşinaslık ifadesi değil midir? Dinsizler bunu sözde “Objektif değerlendirme” (!) hesabına yapıyorlar, ya biz? Yoksa Keçecizâde’nin ifadesiyle, “Dıştan onlar içten de biz” mi?

Şunu da bilmek lâzım ki, Osmanlılar Hulefâ-yı Raşidin gibi ülkeyi idare etmediler. Kanuni’den sonra nefsanilik biraz daha ağır bastı. Ama onların hepsi de namaz kılıyordu ve hayatları büyük ölçüde Müslümancaydı ve bugün alkış tutulan bir kısım kimselerden daha dindar insanlardı. Aynı zamanda böyle düşünmek ırkçılık da değildir. Rica ederim, İslâm tarihinde bu millet kadar İslâm’a hizmet etmiş, hizmete gönül vermiş kaç tane millet vardır? Binaenaleyh Osmanlı “Herşey” değildir. Ama “hiçbir şey değildir,” demek de bir nankörlüktür ve böyle söyleyenlere “el-İnsaf!” demek hakkımızdır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s