AKLIN YENİ SINIRLARI -DANİEL H.PİNK

aklin-yeni-sinirlari20111003114947

h.altan ın   okuyarak çıkardığı özettir.teşekkür ediyoruz.faydalı olması dileğiyle.

GİRİŞ

Bu kitap, gelişmiş dünyanın büyük bölümünde ilerlemekte olan sismik-ancak henüz saptanmamış-bir hareketi tanımlıyor. Bilgi Çağı’na özgü mantıksal, lineer, bilgisayara benzer nitelikler üzerine kurulu bir toplum ve ekonomiden, yükselmekte olan Kavram Çağı’na özgü yaratıcı, empati içeren, büyük resme odaklı nitelikler üzerine kurulu bir toplum ve ekonomiye geçiyoruz. Aklın Yeni Sınırları ortaya çıkan bu yeni dünyada ayakta kalmak ve başarılı olmak isteyen herkes için: Kariyerlerinden rahatsızlık duyan ya da yaşamlarından hoşnut olmayan insanlar, bir sonraki dalganın başını çekmek isteyen girişimciler ve iş liderleri, çocuklarını geleceğe hazırlamak isteyen anne babalar ve Bilgi Çağı’na özgü yetenekleri çoğu kez gözden kaçan ve küçümsenen, duygusal zeka ve yaratıcılık sahibi çok sayıda insan.

Bu kitapta profesyonel başarı ve kişisel mutluluk açısından giderek önem kazanan altı temel yetenek konusunda bilgi sahibi olacaksınız; ben bunları  ‘altı duyu’ olarak adlandırıyorum. Tasarım. Öykü. Senfoni. Empati. Oyun. Anlam. Bunlar herkesin iyice öğrenip egemen olabileceği temel insan becerileri ve benim hedefim bunu başarmanıza yardımcı olmak.

Yaklaşık bir yüzyıldır, genel olarak Batı toplumuna, özel olarak da Amerikan toplumuna egemen olan düşünce biçimi ve yaşama yaklaşım, sınırlayıcı biçimde indirgeyici ve oldukça analitik olageldi. Bizim çağımız ‘ bilgi işçisi’nin, iyi eğitim almış bilgi manipülatörünün, uzmanlığını kullanan insanın çağıydı. Ancak bu durum değişiyor. Birtakım güçler- manevi özlemlerimizi derinleştiren aşırı maddiyat, beyaz yakalı işgücünü denizaşırı ülkelere taşıyan küreselleşme ve belli işlere bütünüyle ortadan kaldıran güçlü teknolojiler- sayesinde yeni bir çağa giriyoruz. Bu, farklı  bir düşünce biçimi ve yaşama yeni bir yaklaşımla canlılık kazanan bir çağ; ‘’ yüksek kavram’’ ve ‘’ yüksek  dokunuş’’ olarak adlandırdığım yetenekleri ödüllendiren bir çağ. ‘‘Yüksek kavram’’ ‘modelleri ve fırsatları saptama, sanatsal ve duygusal güzellikler yaratma, tatmin edici bir öykü yaratma ve görünürde birbiriyle ilişkili olmayan fikirleri yeni bir şey oluşturmak üzere bir araya getirme becerisi gerektiriyor. ‘‘Yüksek dokunuş’’ ise diğerleriyle empati kurmayı, insan etkileşiminin  inceliklerini anlamayı, kendi kendine mutlu olarak bunu diğerlerinde de ortaya çıkarmayı, amaç ve anlam arayışıyla gündelik olanın ötesine geçmeyi gerektiriyor.                                                            

Beyinlerimiz iki yarımküreye ayrılmıştır. Sol yarımküre sırasal, mantıksal ve analitiktir. Sağ yarımküre lineer olmaktan uzak, sezgisel ve bütünseldir.En basit işler için bile beynimizin her iki yarısından da yardım sağlarız. Bilgi Çağı’na güç veren ‘‘sol beyin’’ becerileri –bugün de gerekli, ancak artık tek başına yeterli değil. Ve bir zamanlar küçümsediğimiz ya da önemsiz olduğunu düşündüğümüz beceriler –‘’sağ beyin’’ nitelikleri olan yaratıcılık, empati, neşe ve anlam-kimin başarılı olacağı ve kimin bocalayacağı konusunda giderek daha belirleyici olacak .Profesyonel başarı ve kişisel  mutluluk bireyler, aileler ve kuruluşlar için artık yepyeni bir düşünce biçimi gerektiriyor.

BİRİNCİ  KISIM

Kavram  Çağı

SAĞ  BEYİN  YÜKSELİŞİ

Sağ (ve Sol) Yarımküre

Beyinlerimiz olağanüstü. Tipik bir beyin aşağı yukarı 100 milyar hücreden oluşur; bu hücrelerin her biri 10 bine yakın benzer  hücreyle bağlantı ve iletişim halindedir. Hep birlikte, konuşmamıza , beslenmemize, soluk almamıza ve hareket etmemize kılavuzluk etmek üzere bir katriyon ( 1.000.000.000.000.000) kadar bağlantıyı içeren ayrıntılı bir iletişim ağı oluştururlar. James Watson insan beynini ‘evrenimizde bugüne dek keşfetmiş olduğumuz en karmaşık şey’ olarak tanımlamıştır. Şaşırtıcı derecede yakın bir zamana dek, bilimin ileri gelenleri iki bölgenin ayrı olduğunu, ancak eşit olmadığını düşündü. Kurama göre, sol taraf, kritik olan, bizi insan yapan yarıydı. Sağ taraf ikincildi; kimilerine göre, gelişimin daha eski bir aşamasına ait bir kalıntıydı. Sol yarımküre rasyonel, analitik ve mantıksaldı; bir beyinden beklediğimiz her şeyi içeriyordu. Sağ yarımküre sessiz, lineer olmaktan uzak ve içgüdüseldi; doğanın belli bir amaçla tasarlamış olduğu ve insanın ötesine geçmeyi başardığı bir yapıt. Hekimler , kalbi de ağırlayan sol tarafın, yaşamsal yarı olduğuna inanıyordu.

Gerçekler

Beyinlerimizin iki yarımküresi, açma- kapama düğmelerine benzer biçimde çalışmıyor; biri açılır açılmaz diğeri kapanmıyor. Yaptığımız hemen her şeyde her iki yarı da rol oynuyor. ‘‘Beynin kimi bölgelerinin belli ,işlevlerde diğerlerinden daha etkin olduğunu söyleyebiliriz,’’ diye açıklıyor tıbba giriş kitaplarından biri, ‘‘ancak bu işlevlerin belli alanlarla sınırlı olduğunu söyleyemeyiz.’’ Yine de sinirbilimciler şunu kabul ediyor: Hareketlerimize, dünyayı anlamamıza ve olaylara tepki vermemize kılavuzluk etmek konusunda iki yarımküre oldukça farklı yaklaşımlara sahip. (Ve bu farklılıklar belli ki kişisel ve profesyonel yaşamlarımızın yönlendirilmesine önemli ölçüde kılavuzluk ediyor.) Beyin yarımküreleri üzerinde otuz yılı aşkın bir zamandır yapılan araştırmaların bulgularını, dört temel farklılık biçiminde özetlemek mümkün.

1.Sol yarımküre bedenin sağ tarafını kontrol ediyor; sağ yarımküre ise bedenin sol tarafını.

Beyinlerimiz  ‘’ çapraz ‘‘ işliyor. Kabaca  nüfusun yüzde 90’ı sağ elini kullandığına göre , kabaca  nüfusun yüzde 90’ında, yazı yazmak, yemek yemek ve bilgisayar faresini kullanmak gibi önemli hareketleri sol yarımküre kontrol ediyor.

2.Sol yarımküre sırasaldır; sağ yarımküre ise eş zamanlı.

Sol yarımküre, seri olayları –öğeleri birbirini izleyen olayları- algılamakta ve davranışların sırasını kontrol etmekte özellikle başarılıdır. Seri davranışları kontrol etmekte sol yarımküre de görev alır. Sol yarımküre tarafından yerine getirilen seri işlevler konuşmak , diğer insanların konuşmalarını  anlamak,  ve yazmak gibi sözel etkinlikleri de içerir.

Tam tersi, sağ yarımküre tek klasörlük  A-B-C-D-E formasyonunda ilerlemiyor. Onun özel yeteneği , olayları eş zamanlı olarak yorumlamak. Beynimizin bu tarafı ‘birçok şeyi aynı anda görmekte uzmanlaşmıştır: Geometrik bir şeklin her tarafını görerek onun formunu algılamakta  ya da bir duruma ilişkin tüm öğeleri görerek  bu durumun ne anlama geldiğini anlamakta uzmanlaşmıştır.’ Bu nitelik, sağ yarımküreyi, yüz ifadelerini  yorumlamakta özellikle  yararlı kılar. Ve insanlara bilgisayarlar karşısında üstünlük sağlar. Örneğin, bu tümceyi yazmakta olduğum iMac bilgisayar saniyede bir milyon hesaplama yapabilir; gezegenimizdeki en hızlı sol yarımküreden çok çok daha hızlı. Ancak dünyanın en güçlü bilgisayarları bile, bir yüzü, benim yeni yürümeye başlayan oğluma yakın bir hız ve doğrulukta tanıyamaz. Sırasal / eşzamanlı farkını şöyle düşünün: Sağ yarımküre bir resimle ilgili; sol yarım küre ise bin sözcükle.

3.Sol yarımküre metin konusunda uzmanlaşır; sağ yarımküre ise bağlam konusunda.

                Bir parça basite indirgersek , sol yarımküre  ne söylendiğiyle ilgilenir; sağ yarımküre ise bunun nasıl söylendiğine odaklanır: Bakış , yüz ifadesi ve tonlama yoluyla verilen sözel değil, çoğu kez duygusal ipuçları. Beynin hiçbir tarafı … işini diğer taraf olmadan yapamaz.

4.Sol yarımküre ayrıntıları analiz eder; sağ yarımküre büyük resmi sentezler.

Tilki pek çok şey bilir; kirpi ise büyük tek bir şeyi. Sol taraf bir tilki, sağ taraf ise bir kirpidir. Genelde sol  yarımküre , bilginin analizine katkıda  bulunur. Sağ yarımküre, tam tersi, sentez konusunda  uzmanlaşmıştır. Sol tek bir yanıtta birleşiyor; sağ Gestalt’a ayrılıyor. Sol, kategorilere odaklanıyor; sağ ise ilişkilere. Sol ayrıntılara egemen olabiliyor. Ancak  büyük resmi görebilen sadece sağ yarımküre.İki taraf birlikte çalışıyor, ancak farklı uzmanlıklara sahip durumdalar. Sol yarımküre mantık ,sıra, kelimenin bire bir gerçek anlamı ve analizle ilgileniyor. Sağ ise sentez, duygusal  ifade, bağlam ve büyük resimle.

Sağ  ve sol yarımküreden ayrı ayrı söz etme fikri  ne kadar çekici olursa olsun, onlar gerçekte sorunsuz, tek, bütünüyle entegre, komple bir beyin olarak birlikte çalışmak üzere tasarlanmış iki yarı- beyin. Sol yarımküre mantıkla nasıl başa çıkacağını biliyor; sağ yarımküre ise dünyayı tanıyor. İkisi bir araya getirildiğinde insan, düşünen güçlü bir makineye sahip oluyor. İkisinden birini tek başına kullandığınızda  sonuç garip ya da saçma olabilir. Diğer bir deyişle, sağlıklı, mutlu, başarılı bir yaşam sürmek  beyninizin her iki yarımküresine dayanıyor.

Ancak  beyin yarımkürelerimizin çalışma biçimlerindeki karşıtlık, bireylerin ve kuruluşların yaşamlarını nasıl yönlendirdiklerine  ilişkin güçlü bir metafor ortaya koyuyor. Kimi insanlar mantıksal, sırasal, bilgisayara benzer mantık yürütme biçiminde daha rahat görünüyorlar. Onlar  avukat, muhasebeci  ve  mühendis olmak eğiliminde. Diğerlerinin  mantık yürütme biçimi bütünsel, sezgisel ve doğrusal olmaktan uzak. Onlar buluş  yapan yaratıcı insanlar, eğlenceyi kendilerine meslek olarak  seçenler ve danışmanlar. Ve  bu bireysel  eğilimler aileleri, kurumları ve toplumları biçimlendirmeyi sürdürüyor.

Ben küçükken  ABD’nin orta sınıf anne  babaları çocuklarına hep aynı öğütleri verirdi: İyi notlar al, üniversiteye  git ve iyi bir yaşam standardı ve belki  bir parça da itibar sağlayacak bir mesken edin. Matematik ve fende iyiysen  doktor olmalısın. İngilizce ve tarihte daha iyiysen avukat ol. Eğer seni kan tutuyorsa  ve sözel becerilerin de çok çalışma gerektiriyorsa  muhasebeci ol. Bir zaman sonra masa üstlerinde bilgisayarlar ve dergi kapaklarında  CEO’ lar belirdiğinde , matematik ve fende gerçekten iyi olan delikanlılar yüksek teknolojiyi seçerken, diğer birçokları başarının  MBA  anlamına geldiğini düşünerek işletme okullarına akın ettiler.

Avukatlar, doktorlar, muhasebeciler, mühendisler ve üst düzey  yöneticiler. Müthiş Peter Drucker,  biraz zayıf olmakla birlikte varlığını sürdüren bir isim verdi: ‘‘Bilgi  işçileri.’’ Bilgi işçileri, Drucker’ın kaleme aldığı gibi, ‘fiziksel  güçleri  ya da el becerileri için değil, okulda öğrendiklerini  işlerinde kullandıkları için para ödenen insanlardır.’ ‘Bu grubu , geriye kalan işgücünden ayıran, ‘kurumsal ve analitik bilgileri edinme ve kullanma yetenekleriydi.’’ (Diğer bir deyişle , Sol Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi’nde uzmanlaşmışlardı.) Hiçbir zaman bir çoğunluk haline gelmeyebilirler, demişti  Drucker, ancak yine de ‘’ yükselmekte olan bilgi toplumuna karakterini, liderliğini ve sosyal profilini onlar verecektir.’’ Sol Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi ‘nin azalan rölatif önemi ve buna karşılık Sağ  Beynin  Yönettiği  Düşünce  Biçimi’nin artan önemi . Nedenler: Bolluk, Asya ve otomasyon. 

 

 

Bolluk

Benzer  bir  cömert tüketim bölgesini  ABD’ nin her yerinde – ve artan biçimde  Avrupa  ve  Asya’da da – bulabilirsiniz. Herkesin ziyaret etmek istediği bu alışveriş mekanları , modern  yaşamdaki olağanüstü bir değişimin görünürdeki  örnekleri. Tarihin büyük bölümünde , yaşamlarımızı belirleyen yoksunluktu. Bugün  dünyanın büyük bölümünde sosyal , ekonomik ve kültürel yaşamın  belirleyici özelliği bolluktur.

Sol  beyinlerimiz bizi zenginleştirdi. Drucker’ ın bilgi işçisi ordularından güç alan bilgi ekonomisi, gelişmiş dünyanın büyük bölümünde , büyük  büyükbabalarımızla büyük  büyükannelerimize ancak akıl almaz gelebilecek bir yaşam standardı yarattı.

Bolluk  çağımızdan birkaç örnek:

  • Yirminci yüzyılın büyük bölümünde, orta sınıf Amerikalıların büyük bölümünün özlemi bir ev ve bir araba sahibi olmaktı. Şimdi her üç  Amerikalı’dan en az ikisi kendi evinde oturuyor. Hatta bugün satın alınan evlerin  aşağı yukarı yüzde 13’ü insanların  ikinci evleri. Otomobillere gelince, bugün  ABD’de ehliyetli  sürücülerden  daha fazla sayıda araba bulunuyor; bu durum, ortalama olarak, araba kullanabilen hemen herkesin kendine ait bir arabasının bulunduğu anlamına
  • Depolama- insanlara fazla eşyalarını koyabilecekleri bir yer sağlama işi – ABD’de, yılda 17 milyar dolarla, sinema işinden daha büyük bir sektör oldu. Dahası , bu sektör diğer ülkelerde daha  da büyük bir hızla büyüyor.
  • Saklayamadığımız fazla şeyleri  olsa olsa atarız. İş konularında yazılar kaleme alan Polly LaBarre şuna dikkat çekiyor: ‘’ ABD, çöp torbalarına , diğer doksan ülkenin her şeye  harcadığından daha fazlasını harcıyor.’’ Diğer bir deyişle, içine bizim atıklarımızın girdiği şeyler, dünya ülkelerinin  neredeyse yarısının tükettiği ürünlerin tümünden  daha yüksek bir maliyet ortaya koyuyor.

Ancak bolluk ironik bir sonuca da yol açtı: Sol Beynin  Yönettiği Düşünce  Biçimi’nin büyük zaferi eski  önemini  yitirdi. Onun  yaratmış olduğu zenginlik, daha az rasyonel  olan ve daha çok sağ beyin tarafından yönlendirilen  duyarlılıklara –güzellik, maneviyat ve duyguya önem kazandırdı. Farklı işlerde, akla uygun biçimde fiyatlandırılmış ve gerektiği gibi işlevsel  bir ürün yaratmak artık yeterli değil. Ürün, aynı zamanda , yazar Virginia Postrel’ın ‘ ‘estetik zorunluluk’’ olarak  adlandırdığı şeye  uygun biçimde güzel, benzersiz ve anlamlı olmalı.

Böyle bir bolluk çağında  sadece rasyonel, mantıksal  ve işlevsel  gereksinimlere seslenmek , son derece hatta üzücü  derecede yetersiz kalıyor. Mühendisler  ürünlerin nasıl çalışacağını çözmek  zorunda. Ancak  eğer  bu  ürünler aynı zamanda göze ya da ruha da seslenmiyorsa, çok az kişi  onları satın alacaktır. Diğer seçeneklerin sayısı ise çok fazla. Artık bireylerin ve şirketlerin kalabalık bir pazarda ayakta kalabilmelerinin başlıca yolu tasarım, empati, oyunda ustalık ve görünürde ‘ ‘yumuşak’‘ olan diğer yetenekler.

Bolluk yaşamlarımıza güzel şeyler  getirdi, ancak bizi daha mutlu kılan ille de bu bir yığın maddi şey değildi. Zenginliğe ilişkin çelişki şu ki yaşam standartları on yıllık dönemlerde istikrarlı  olarak yükselirken bireylerin , ailelerin yaşamlarında hissettikleri  mutluluk  değişmedi. İşte bu nedenle, giderek daha fazla sayıda insan – zenginlik sayesinde başına buyruk, ancak  yeterince tatmin olmamış biçimde –söz konusu  çelişkiyi anlam arayışlarıyla çözmeye çalışıyor. Columbia  Üniversitesi ‘nden  Andrew  Delbanco’nun  açıkladığı gibi, ‘‘ Çağdaş  kültürün en çarpıcı özelliği, aşkınlığa duyulan giderilmemiş açlık.’’

Gelişmiş dünyada orta karar  refaha sahip herhangi bir ülkeyi  ziyaret edin; zengin alışveriş fırsatlarının yanı sıra davranışlarda da bu aşkınlık  arayışını görebilirsiniz. Yoga ve meditasyon gibi geçmişin egzotik uygulamalarının yaygın biçimde kucaklanmasından işyerlerinde maneviyatın, kitap ve filmlerde dinsel temaların yükselişine, amaç ve anlam arayışı yaşamlarımızın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Her yerde insanlar yaşamlarının günlük konularına odaklanmayı bırakıp daha geniş bir çerçeveye odaklanmaya başladılar. Hiç kuşkusuz, maddi zenginlik, bırakın az gelişmiş dünyanın  büyük nüfuslarını, gelişmiş  dünyada bile herkese ulaşmadı. Ancak, zenginlik, kelimenin tam anlamıyla yüz milyonlarca insanı ayakta kalmak için savaş vermekten kurtardı ve Nobel  Ödüllü ekonomist Robert William Fogel ‘ın kaleme aldığı gibi, ‘’kendini kanıtlama arayışının, nüfusun küçük bir bölümünden neredeyse  tümüne genişlemesini olası kıldı.’’

Uzak bir olasılık da olsa ikna olmadıysanız, size son bir –aydınlatıcı –istatistik sunayım. Elektrikle aydınlatma yüzyıl önce nadirdi, ancak bugün yaygın bir durum. Ampuller ucuz. Elektrik her an her yerde bulunuyor. Mumlar mı? Onlara gereksinim duyan kim mi? Belli ki birçok insan. ABD’ de mumlar aydınlatma gibi mantıklı bir gereksinimin ötesine, zengin bir ülkenin  güzellik ve aşkınlığına duyduğu daha yeni bir tutkuya uzanan nedenlerle –yılda 2,4 milyar dolarlık bir iş durumunda.

Mumbai ’ de tanıştığım programcılar, küresel bir tsunaminin iyi eğitim almış damlalarından sadece dördü. Hindistan’daki  yüksekokul ve üniversitelerden her yıl yaklaşık  350.000 mühendis mezun oluyor. Bu durum, Fortune  500 şirketlerinin yarısından fazlasının yazılım işini artık Hindistan’ a yaptırmasının nedenlerinden birini oluşturuyor. Hewlett  Packard Hindistan’ da birkaç bin yazılım mühendisi çalıştırıyor ve benzer nitelikte on beş bin işi de denizaşırı ülkelere kaydırıyor. Oracle ‘ın beş bin kişilik bir Hintli kadrosu var. Hindistan’ın  büyük IT danışmanlık şirketi  Wipro on yedi bin mühendis çalıştırıyor; bunlar  Home Depot, Nokia ve Sony için çalışıyor. Ve liste uzayıp gidiyor. GE Hindistan CEO’su Londra Financial Times’ a şöyle konuşmuştu: ABD, Birleşik Krallık  ve Avustralya gibi pazarlarda İngilizce’ye dayalı olan herhangi bir iş Hindistan ‘da da yapılabilir.

Tek sınır, hayal gücünüz. Hatta hayal gücü harekete geçmiş olanlar, Hindistan’ın profesyonel  gruplarını çoktan bilgisayar programcılarının çok ötesine taşıdı. Lehman  Brothers, Bear  Stearns, Morgan  Stanley ve JPMorgan  Chase gibi finansal hizmet veren şirketler  rakamlar ve finansal analiz için MBA’li  Hintlilerle sözleşme yaptı. Finans haberleri servisi Reuters daha alt düzeylerdeki editöryel  görevleri  yurtdışından alıyor. Ayrıca Hindistan ‘da Amerikalıların vergi iadelerini hazırlayan uzman muhasebecilerle , Amerika’ daki hukuk davaları için araştırma yapan avukatlarla ve Amerikan hastaneleri için CAT taramaları yapan radyologlarla karşılaşabilirsiniz.

Ancak bunu yapan sadece  Hindistan değil. Sol Beynin Yönettiği her tür beyaz yaka işi dünyanın başka bölgelerine göç ediyor. Temel neden para . ABD’de tipik bir çip tasarımcısı ayda yaklaşık  7000 dolar kazanır; Hindistan’ da ise yaklaşık 1000 dolar. ABD’de  bir uzay mühendisi  ayda yaklaşık 6000 dolar kazanır; Rusya’da ise 650 dolar kadar. Ve ABD’ de bir muhasebeci  ayda  5000 dolar kazanabiliyorken, Filipinlerdeki bir muhasebeci  yaklaşık 300 dolar alır; kişi başına yıllık gelirin 500 dolar olduğu bir ülkede küçük bir miktar değildir bu.

Bu uluslararası bilgi işçisi taburları için, yeni  dünya düzeni bir düştür. Ancak söz konusu etkiler  Avrupa ve Kuzey  Amerika’daki  beyaz yakalı sol beyin işçileri için daha çok kabusa benzer niteliktedir.

  • ABD’ nin bilgisayar , yazılım ve bilgi teknolojisi sektöründeki  her on işten biri önümüzdeki  önümüzdeki  iki yıl içinde yurtdışına kaymış olacak. 2010’ da her dört IT işinden biri yurtdışına yaptırılıyor olacak.
  • Forrester Research’ e göre, ‘’beyaz yaka işlerinin en az 3,3 milyonu ve ücretlerin 136 milyar doları, ‘’ 2015’te ‘’ ABD’den  Hindistan, Çin ve Rusya gibi düşük maliyetli  ülkelere kaymış olacak.’’
  • Japonya, Almanya ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde de benzer iş kayıpları görülecek. Gelecek birkaç yıl içinde, sadece Birleşik Krallık aşağı yukarı 25.000 IT işini ve 30.000’ e varan finans pozisyonunu  Hindistan ‘a  ve diğer gelişmekte olan ülkelere kaptırmış olacak. Avrupa  2015 ‘ e kadar  1,2 milyon işi denizaşırı  ülkelerde yaşayanlara  kaptırmış olacak.

Bu  soruna ilişkin kaygıların büyük bölümü  gerçeğin ötesine geçiyor. Yarın işlerimizi kaybetmeyeceğiz. İşlerin  yurtdışına yaptırılması  kısa dönemde büyütülüyor. Uzun  dönemde ise göz ardı ediliyor. Dünyanın  diğer ucuyla iletişimin maliyeti zorunlu olarak sıfırlandıkça ve gelişmekte olan ülkeler son derece yetenekli milyonlarca bilgi işçisi yaratmayı sürdürdükçe, Kuzey Amerikalıların, Avrupalıların ve Japonların iş yaşamları çarpıcı biçimde değişecek. Standart hale getirilirse, finansal analiz, radyoloji ve bilgisayar programcılığı gibi Sol Beynin Yönettiği pek çok türde rutin iş denizaşırı ülkelerde çok daha ucuza yapılabiliyor ve  fiber optik hatlarla anında işin ulaşması  gereken yer olan müşteriye gönderiliyor. Bu karışıklık birçokları için zor olacak, ancak sonuçta bu daha önce atlatmış olduğumuz geçiş dönemlerinden çok farklı değil. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında okyanusları aşan rutin seri üretim işlerde gerçekleşmiş olan da tam olarak budur. Ve nasıl bu fabrika işçileri bir dizi yeni beceride ustalık kazanmak zorunda kaldıysa, bugünün birçok  bilgi işçisi de aynı biçimde bir dizi yeni yeteneğe egemen olmak zorunda kalacaktır. Diğer ülkelerdeki  çalışanların çok daha az paraya eşdeğer kalitede yapamadıkları işi – ticari işlemleri yürütmekten çok ilişkileri  biçimlendirerek, rutin sorunları  çözmek yerine yeni zorlukları gidermeye çalışarak ve tek bir bileşeni analiz etmekten  çok büyük resmi sentezleyerek  Sağ Beynin  Yönettiği  yetenekleri  kullanmak yoluyla- yapmaları gerekecektir.                                                                                 

Satranç birçok açıdan en mükemmel sol beyin etkinliği. Duyguya oldukça az yer bırakıyor ve büyük oranda belleğe, rasyonel düşünceye  ve sıkı hesaba dayanıyor; bilgisayarların üstünlük gösterdiği iki özellik bunlar. Kasparov, satranç tahtasına baktığında  saniyede bir ila üç hamleyi değerlendirebildiğini söylüyor. Eh, Deep  Junior ondan biraz daha etkileyici. Saniyede iki ila üç milyon olası hamleyi analiz ediyor. Ancak Kasparov insanların altmış dört kareden oluşan oyun alanını eşitleyecek başka  avantajlara sahip olduğuna  inanıyordu.                                                   

‘’Karşısındaki bir insan olsa, saldırgan biçimde hamle yapar ve kazanırdı. Ancak bir insanın karşısında oynamıyordu.’’ Kararsızlık içinde, küçük bir hata yaptı ve bu onu duygusuz bir makinenin asla yaşamayacağı bir yenilgi içinde bıraktı.

İnsanların, kendilerini  beğendirebilecekleri  çok şeyleri var, ancak sıra satranca –ve gitgide, kurala dayalı mantığı, hesaplamayı  ve sırasal düşünce biçimini temel alan diğer çabalara –geldiğinde  bilgisayarlar çok daha iyi , hızlı ve güçlü. Dahası, bilgisayarlar yorgun düşmüyor. Başları  ağrımıyor. İzleyici kitlesinin ne düşüneceği  konusunda kaygıya kapılmıyorlar ya da basının neler söyleyeceğine aldırış etmiyorlar. Sersemlemiyorlar, Yanılgıya düşmüyorlar.  V söz konusu makine, adı egomanyak’a çıkmış büyük ustaya gününü gösterdi. O zamanlar Kasparov  1987’de ‘’Hiçbir bilgisayar beni  yenemez ‘’ diyordu. Artık modern John Henry’ miz olan Kasparov bugün ise şunları söylüyor: ‘’ Bizlere sadece birkaç yıl daha tanıyorum. Sonra  bütün karşılaşmaları onlar kazanacak ve bizler tek bir oyunu almak için bile büyük savaş vermek zorunda kalabileceğiz’’

Geçtiğimiz  yüzyılda  makineler insanların yerini alabileceklerini kanıtladılar. Bu yüzyılda ise yeni teknolojiler insandaki  sol beynin yerini alabileceklerini kanıtlıyorlar. Yöneticiliğin meta-gurusu Tom  Peters, beyaz yakalılar açısından ‘’yazılımın zihin için bir forklift olduğunu’’ söyleyerek bunu hoş bir  biçimde açıklıyor. Yazılım, sol-beyin işlerinin tümünü ortadan kaldırmayacak. Ancak birçoğuna zarar verecek ve geri kalanını da yeniden biçimlendirecek. Rutine dayalı-bir dizi kurala indirgenebilen ya da bir dizi yinelenebilir aşamaya bölünebilen- bütün işler riske girmiş durumda. Eğer ayda 500 dolarlık Hintli bir uzman muhasebeci sizin rahat muhasebe işinizi kapmazsa, Turbo Tax yazılımı kapacak.

Büyük oranda Sol Beynin Yönettiği üç meslek düşünün: Bilgisayar programcılığı, hekimlik ve avukatlık. ‘’Eskiden ,’’ diyor bilgisayar uzmanı Vernor Vinge, ‘’rutin becerilere sahip biri bile programcı olarak iş bulabilirdi. Bu artık geçerli değil. Rutin işlevler giderek artan biçimde makinelere yönlendiriliyor. ‘’ Hatta Appligenics adlı küçük bir İngiliz şirketi , yazılım yazabilen bir yazılım yarattı. Hintliler de olsa onların  ABD’de daha yüksek maaş alan  emsalleri  de olsa tipik bir insan günde yaklaşık  dört yüz satır bilgisayar kodu yazabiliyorken, Appligenics  uygulamaları aynı işi bir saniyeden  daha kısa bir sürede yapabiliyor. Sonuç: Yorucu rutin işten kurtuldukça , mühendisler  ve programcılar, uzmanlıktan  çok yaratıcılığa , teknik yönergelerden çok dolaylı bilgilere ve ayrıntılar üzerinde çalışmaktan çok büyük resmi biçimlendirmeye dayalı  farklı yeteneklerde ustalık kazanmak zorunda  kalacaklar.

Otomasyon birçok doktorun da işini değiştiriyor. Tıbbı tanı, büyük oranda bir dizi yanıtın- Kuru bir öksürük mü, yoksa balgam mı var? T hücreleri belirli bir düzeyin altında mı, üstünde mi?- izini sürerek sonuca ulaşmak anlamına geliyor. Bilgisayarlar, yanıt zincirlerinin ikili mantığını , insanların yaklaşmaya başlayamadığı bir hız ve doğrulukta işleyebilirler. Bu nedenle, hastaların bir dizi soruyu  kendi  bilgisayar ekranlarında  yanıtlamalarına ve bir hekimin yardımı olmaksızın bir ön tanıya ulaşabilmelerine olanak tanıyan çeşitli yazılımlar ve internet üzerinden çalışan programlar ortaya çıktı.’’ Hem kalp yetersizliği, koroner damar hastalığı  ve en sık görülen kanser türleri gibi hastalıklara ilişkin risklerini  öğrenmek hem de tanının ardından ölüm kalım sorunu olan tedavi kararlarını almak için bu araçları kullanmaya başladı’’ diyor  Wall  Street  Journal. Aynı zamanda , tıp ve sağlık bilgilerine ilişkin elektronik  veritabanlarında bir patlama yaşandı. Tipik olarak bir yıl içinde dünyada  yaklaşık 100 milyon insan sağlık ve tıp bilgileri için internete  giriyor ve 23.000’i aşkın tıbbi internet sitesini  ziyaret ediyor. Hastalar kendi kendilerine tanı koydukça ve hekimlerle aynı bilgi dağarcığına erişebildikçe, bu araçlar doktoru mutlak çözüm  sağlayıcıdan, seçenekler üzerinden öneride  bulunan, empati sahibi  bir danışmana dönüştürüyor.

Hukuk işinde de benzer bir model ortaya çıkıyor. Çok sayıda ucuz bilgi ve danışmanlık hizmeti, hukuk uygulamalarını yeniden biçimlendiriyor. Örneğin, kendini ‘’ internet üzerinden çalışan birinci sınıf, rakipsiz boşanma  hizmetleri  merkezi’’ olarak tanımlayan CompleteCase.com, sadece 249 dolar karşılığında boşanma davanızla ilgilenecektir. Ayrıca internet, uzun zamandır birçok avukatın sahip olduğu yüksek gelirlerin ve profesyonel  sırların kaynağı  olan bilgi tekelini de kırıyor. Avukatlar danışmanlık için saatte ortalama 180 dolar alıyor. Oysa birçok İnternet  sitesi- örneğin, Lawvantage.com ve  MyCounsel.com-artık temel  yasal formları  ve diğer belgeleri  14.95 dolar gibi ucuz fiyatlara sunuyor. The New York Times tarafından aktarıldığı gibi, ‘’ Kontratlarını avukatlara  birkaç bin dolar karşılığında hazırlatmak yerine,’’ müşteriler artık ilgili formları İnternet üzerinde buluyorlar ve jenerik belgeleri , parça başına birkaç yüz dolar karşılığında , gerektiği gibi biçimlendiren avukatlara götürüyorlar.’’ Gazeteye  göre sonuç şu ki hukuk sektörü’’ geleneksel hizmetlere yönelik talebi azaltan  ve avukatları daha düşük ücretler uygulamaya zorlayan. . .köklü değişimlerin eşiğinde olabilir.’’ Ayakta kalan avukatlar, daha karmaşık sorunlarla başa çıkabilenler ve veritabanı ile yazılımların sağlayamadığını- danışmanlık, uzlaştırıcılık , mahkemede olayları  ustalıkla aktarma ve Sağ Beynin Y önettiği Düşünce Biçimi’ne dayalı diğer hizmetleri –sağlayanlar olacak.

ÖZET  OLARAK , üç gücün etkisiyle, terazinin Sağ Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi kefesi ağır basıyor. Bolluk, milyonların maddi gereksinimlerini  karşılayarak, hatta fazlasıyla karşılayarak , güzellik ve duygunun önemini artırdı ve bireylerin anlam arayışını hızlandırdı. Bu gün Asya, Sol Beynin Yönettiği rutin , beyaz yaka  işlerini  büyük miktarda  ve çok daha düşük maliyetlerle  karşılayabiliyor ve böylelikle  gelişmiş dünyadaki bilgi işçilerini denizaşırı ülkelerden sağlanamayan becerilerde ustalık kazanmaya zorluyor. Ve otomasyon , bu kuşağın beyaz yakalı çalışanlarını , önceki kuşağın mavi yakalı çalışanlarına çok benzer biçimde etkilemeye başladı ve Sol Beynin Yönettiği profesyonelleri, bilgisayarlarla daha iyi, daha hızlı ya da daha ucuza sağlanamayacak yetenekler geliştirmeye itiyor.

O halde bundan sonra neler olur? Yaşamlarımız Asya ve otomasyon tarafından kırpıldıkça- ve bollukla yeniden biçimlendirildikçe- bize neler olur? Bunları bir sonraki bölümde inceleyeceğim.

Geçtiğimiz 150 yılı üç perdelik bir tiyatro oyunu olarak düşünün. I. Perde’ de, Endüstri Çağı’ nda, ekonomiyi besleyen çok büyük fabrikalar ve verimli  montaj hatları oldu. Bu perdedeki  ana seçtiğimiz 150 yılı üç perdelik bir tiyatro oyunu olarak düşünün. Bu perdedeki ana karakter, en önemli özellikleri  fiziksel güç ve bedensel dayanıklılık  olan seri  üretim işçisiydi.

Perde’ de, Bilgi  Çağı’nda, ABD ve diğer ülkeler evrim geçirmeye başladı. Bilgi, gelişmiş dünyadaki  ekonomileri  beslerken seri üretim de geri plana çekildi. Bu perdedeki temel kişilik, tanımlayıcı özelliği Sol Beynin Yönettiği  Düşünce Biçimi’nde ustalık olan bilgi işçisiydi.

Bugün, Bolluk, Asya ve Otomasyon güçleri, derinlik ve yoğunluk kazanırken, III. Perde başlıyor. Bu perdeyi  Kavram  Çağı olarak adlandırın. Şimdi  başlıca karakterler , ayırt edici yeteneği Sağ Beynin  Yönettiği Düşünce  Biçimi’nde ustalık olan yaratıcılar ve empati kurabilenler.

Öyküyü Endüstri  Çağı öncesindeki  Tarım Çağı’nı da içerecek biçimde genişleterek , bu  gelişmeyi  Şekil 3.1’de ortaya koydum. Yatay eksen zamanı gösteriyor. Dikey eksen (ZTK olarak kısalttığım) zenginlik, teknolojik  ilerleme ve küreselleşmeyi içeren bir kombinasyonu gösteriyor. Bireyler zenginleştikçe, teknolojiler güçlendikçe ve dünya daha bağlantılı hale geldikçe, bu üç güç en sonunda bizi yeni bir çağa itmeye yetecek kolektif hareketi  bir araya getirecektir. Zaman içinde Tarım Çağı’ndan Endüstri Çağı’na oradan da Bilgi Çağı’na böyle geçtik. Bu modelin en son örneği, bugün Bilgi Çağı’ndan Kavram Çağı’na, bir kez daha zenginlikle ( Batılı yaşamın özelliği olan bolluk ), teknolojik ilerlemeyle ( çeşitli beyaz yaka işlerinin otomasyonu ) ve küreselleşmeyle (belli türde bilgi işlerinin Asya’ya yönelmesi) beslenerek  gerçekleşen geçiştir.

fdgagfr

Kısaca, çiftçiler toplumundan fabrika işçileri toplumuna, oradan da bilgi işçileri toplumuna ilerledik. Ve şimdi bir kez daha ilerliyoruz; yaratıcıların ve empati kurabilenlerin, modelleri  saptayanların ve anlam üretenlerin toplumuna .

Şekil 3.2 aynı evrimi, ancak beyninizin  sağ tarafına daha fazla seslenecek biçimde ortaya  koyuyor.

zdfgzdv

Ve eğer bir resim bin sözcük değerindeyse, bir  metafor da bin resim değerinde. İnsanların sırtları üzerine kurulu bir ekonomiden, insanların sol beyinleri üzerine kurulu bir ekonomiye, oradan da bugün yükselmekte olan topluma geçiş yaptık: İnsanların sağ beyinlerine gitgide daha çok dayanan bir ekonomi ve toplum bu.

Ekonomiler ve toplumlar fabrikalara ve seri üretime dayandığında, Sağ Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi çoğunlukla amaca uygun değildi. Sonraları bizler bilgi işine yöneldikçe, Sağ Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi, öncelikle tercih edilen Sol Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi’ne göre ikincil olmakla birlikte, geçerli kabul edildi. Bugün Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Avustralya ve Japonya bir kez daha evrim geçirirken, Sağ Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi sosyal ve ekonomik eşitlik –ve birçok durumda öncelik –kazanmaya başlıyor. Yirmi birinci yüzyılda ise eşitleri arasında birinci hale geldi ve profesyonel  başarı ve kişisel mutluluğun anahtarı oldu.

Ancak daha açık olayım: Sol Beynin Yönettiği Düşünce  Biçimi vazgeçilmez olmayı sürdürüyor. Sadece artık tek başına yeterli değil. Kavram Çağı’nda  gereksinim duyduğumuz yepyeni bir akıl.

Yüksek  Kavram  ve Yüksek  Dokunuş

Bu çağda ayakta kalmak açısından, bireyler ve kuruluşlar, hayatlarını kazanmak için ne yaptıklarını değerlendirmeli ve kendilerine üç soru sormalı:

1.Denizaşırı ülkelerden  biri bu işi benden daha ucuza yapabilir mi?

2.Bir bilgisayar bu işi benden daha hızlı yapabilir mi?

3.Bu bolluk çağında benim arz etmek üzere olduğum şeye talep var mı?

Eğer  1. ve 2. Sorulara yanıtınız evetse  ya da 3. Soruya  yanıtınız hayırsa, başınız büyük belada demektir. Bugün ayakta kalmak, denizaşırı  bilgi işçilerinin daha ucuza, güçlü bilgisayarların ise daha hızlı yapamadığı  ve bu bolluk çağının manevi, aşkın tutkularından birine karşılık veren bir şeyi yapabilmeye dayanıyor.

                İşte bu  nedenle, yüksek  teknoloji artık tek başına yeterli değil. İyi geliştirilmiş ileri teknoloji  yeteneklerimizi  ileri teknoloji  yeteneklerimizi  yüksek kavram  ve  yüksek dokunuş içeren  yeteneklerle tamamlamak zorundayız. Yüksek kavram sanatsal ve duygusal güzellikler yaratma, modelleri ve fırsatları saptama, tatmin edici bir anlatı yaratma ve görünürde birbiriyle ilişkili olmayan fikirleri yeni bir buluş biçiminde bir araya getirme becerisi  gerektiriyor. ‘’Yüksek  dokunuş ‘’ise diğerleriyle empati  kurmayı, insan etkileşiminin inceliklerini anlamayı, kendi kendine mutlu olarak bunu diğerlerinde de ortaya çıkarmayı, amaç ve anlam arayışıyla gündelik olanın ötesine geçmeyi  gerektiriyor.)

Bugün Amerika’daki tıp fakültelerinde öğretim programı  bir kuşakta gerçekleşebilecek en büyük değişimi  yaşıyor . Colombia Üniversitesi  Tıp Fakültesi’ nde ve diğer tıp fakültelerinde öğrenciler ‘’ anlatımsal tıp ‘’eğitimi alıyor, çünkü araştırmalar bilgisayar tanılarının gücüne karşın, tanının bir hastanın anlatısındaki önemli bir parçasını ortaya çıkardı. Yale Tıp Fakültesi’nde öğrenciler gözlem yeteneklerini Yale Britanya Sanatları Merkezi’ nde keskinleştiriyor, çünkü resim eğitimi alan öğrenciler bir hastanın sağlık durumuyla ilgili ince ayrıntıları saptamakta ustalık kazanıyor. Bu arada ABD’ de elliyi aşkın tıp fakültesi ders programlarına maneviyatı kattı.

Sol Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi’ne büyük önem vermesi  sayesinde II. Dünya  Savaşı’ nın küllerinden yükselen  Japonya, şimdi ulusal gücünün kaynağını  yeniden gözden geçiriyor. Japon  öğrenciler matematik ve fendeki  başarılarıyla dünyada  birinci olsa da birçok Japon, ülkede sürekli ders kitabı akademisyenlerine  odaklanmanın, modası geçmiş bir yaklaşım olduğu kuşkusunu taşıyor. Bu nedenle, ülkede yaratıcılığı, sanatı ve oyunu teşvik etmek için , bugüne dek göklere çıkarılan mevcut eğitim sistemi  yeniden yapılandırılıyor. Kuşkusuz, bugünlerde Japonya ‘nın en kazançlı  ihracat alanı otomotiv ya da elektronik değil. Popüler kültür. Bu arada, Japon gençliği üzerindeki beyin sulandıran akademik baskılara tepki olarak Eğitim Bakanlığı, öğrencileri yaşamlarının anlamı ve misyonu  üzerinde uzun uzun düşünmeye teşvik ediyor, ‘’yüreğin eğitimi’’ olarak tanımladığı şeye yüreklendiriyor.

Bu durumda, Japonya’ dan  döndüğünüzde alışılmadık üçüncü bir tabloyu araştırın; çokuluslu dev General  Motors. GM birkaç  yıl önce şirkette üst düzey bir görev için Robert Lutz adlı bir kişiyi işe aldı. Bob Lutz kesinlikle dokunsal – duygusal , iddialı bir adam değil. Yetmişlerinde, haşin, beyaz saçlı beyaz bir adam. Kariyeri sırasında en büyük üç Amerikalı otomobil üreticisinin üçünde de üst düzey yöneticilik yaptı. Görünüşü ve davranışları  bir denizci gibidir ki bir zamanlar denizciydi. Puro içer. Kendi uçağını kullanır. Küresel ısınmanın çevre hareketi  tarafından yayılan bir mit olduğuna inanır. Ancak  Lutz GM’ deki  görevine başladığında  ve The New York Times ona yaklaşımının kendinden öncekilerden nasıl farklılık göstereceğini sorduğunda  işte şöyle yanıt verdi: ‘’ Daha sağ beyine odaklı. . .Sanat işinde olduğumuzu düşünüyorum. Sanat, eğlence ve hareketli  heykel de tesadüf  eseri  ulaşım sağlamış oluyor.’’

Ve  GM’i sağ beyin dünyasına yönlendiren kişi başında  beresi olan bir sanatçı değil, yetmişlerinde eski bir denizci  Yüksek kavram  ve yüksek dokunuş  yetenekleri, yaşamlarımızın çevresinden  merkeze doğru hareket ediyor. Harvard  İşletme Okulu ‘na kabul edilmek çocuk oyuncağıdır. En azından her yıl birkaç yüz kişi UCLA Güzel  Sanatlar Bölümü’nün yüksek lisans programına başvurup da kabul edilmemelerinin ardından böyle düşünüyor olsa gerek . Harvard’ın MBA programı, başvuranların yaklaşık yüzde 10’ unu kabul ederken UCLA’ nın güzel sanatlar yüksek lisans programı programı, başvuranların sadece yüzde 3’ ünü kabul ediyor. Neden mi? Bir MFA derecesi , General  Motors’ın bile sanat işinde olduğu bir dünyada şimdi en gözde ustalık belgelerinden biri. Kurumsal insan kaynakları  uzmanları, yetenek arayışıyla, artık –Rhode Island Tasarım Okulu ,Chicago Sanat Enstitüsü Okulu , Michigan Cranbrook Sanat Akademisi gibi –sanat alanında en iyi yüksek lisans programlarını sunan okulları ziyaret etmeye başladı. Ve bu yaygınlık kazanan yaklaşım, daha geleneksel bir seçenek olarak iş yönetiminde yüksek lisansa sahip olmuş kişilerin çoğu kez  zararına bir durum.

Günümüzde Bolluk nedeniyle aşırı yığılma yaşanan pazar ortamında, işletmeler  ürün ve hizmetlerini  farklılaştırmanın tek yolunun bunları fiziksel açıdan daha güzel ve duygusal  açıdan daha çekici  kılmak olduğunu fark ediyor. Böylelikle çoğu kez bir sanatçının yüksek –kavram yetenekleri, profesyonelliğe giriş düzeyindeki bir işletme mezununun kolayca yinelenen Sol Beyin becerilerinden daha değerli oluyor.

ABD’de grafik tasarımcıların sayısı on yıl içinde ona katlandı; grafik tasarımcıların sayısı kimya mühendislerinin sayısının dört katına ulaştı. 1970’ten bu yana , ABD’’de hayatını yazar olarak kazananların sayısı yüzde 30 ve beste yaparak  ve müzik yorumlayarak kazananların sayısı ise yüzde 50 arttı. ABD’de aşağı yukarı 240 üniversite MFA yaratıcı yazarlık programları başlattı; yirmi yıl önce bu rakam yirminin altındaydı. Bugün sanat , eğlence ve tasarım alanlarında çalışan Amerikalıların sayısı  avukat, muhasebeci ve denetçi  Amerikalıların sayısından daha fazla .Hukuk mezunlarının çalıştığı bu tasarım şirketi , en iyi dava vekillerinin jüriyi ikna etmesine yardımcı olmak üzere sergiler, videolar ve görsel  destek sağlıyor.

Yüksek –kavram işlerine yönelik  benzer bir eğilim dünyanın her yerinde hareket halinde. Tasarımdan performans sanatlarına , araştırma ve geliştirmeden  video oyunlarına dek, on beş sektörü  kapsayacak biçimde daha duyarlı bir ‘’yaratıcı’’ tanımı kullanan İngiliz analist John Howkins, Birleşik Krallık’ taki yaratıcı sektörün her yıl yaklaşık 200 milyar dolar değerinde ürün ve hizmet ortaya koyduğunu tahmin ediyor. Ayrıca Howkins  bu sektörün on beş yıl içinde uluslararası çapta 6,1 trilyon dolarlık bir değere ulaşarak , Yüksek Kavram Ulusu’nu dünyanın en büyük ekonomilerinden biri kılacağını tahmin ediyor. Bu arada, Londra İşletme Okulu ve Yorkshire Water Company gibi kuruluşlar da ‘sanatçılar aramızda’ programı başlattılar. Unilver UK, ekibinin geri kalanına esin sağlamak için ressamları, şairleri ve çizgi roman yaratıcılarını işe alıyor. Kuzey Londra’daki bir futbol  kulübünün  kendi şairi bile bulunuyor.

Sonuçta  Hintli programcılar üretecek , bakımını yapacak , test edecek ya da güncelleyecek yeni bir şeye sahip olmadan önce , bu şeyin hayal ya da icat edilmesi gerekiyor. Ve ardından bu buluşlar müşterilere tanıtılarak ve onlar için uyarlanarak ticaret girdabına katılmalı; bütün bunlar kağıt üzerinde bir dizi kurala indirgenemeyecek yetenekler gerektiriyor: Yaratıcılık , kişisel uyum ve sezgisel içgüdü.

IQ  VE  EQ

Emotional   Intelligence adlı çığır açan kitabın yazarı Daniel  Goleman , (SAT gibi, sadece  Sol Beynin Yönettiği  Düşünce  Biçimi’nin gücünü ölçen ) IQ’ nun iş başarısıyla ne kadar ilişkili olduğunu ölçmeyi  denemiş olan bir dizi akademik çalışmayı incelemiştir. Bu çalışmalarda neler bulundu dersiniz? Elinize 2 Numara bir kurşun kalem alın ve tahmin etmeye çalışın .

Yanıt: Yüzde 4 ile 10 arasında. ( Kişinin kendisini sadece sunulan yanıt seçenekleriyle sınırlandırması , Sol Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi’nin aşırılığına ilişkin bir veri .) Goleman’a göre, IQ  kişinin mesleğini etkileyebiliyor. Örneğin, benim  IQ’ um astrofizikte kariyer yapmak için çok       düşük. Ancak  Sol  Beynin  Yönettiği Düşünce Biçimi’ndeki ustalık , bir meslekte oldukça az önem taşıyor. Rakamlara dökülmesi daha zor olan nitelikler ise daha önemli ; bunlar değinmiş olduğum yüksek kavram ve yüksek dokunuş türünde yetenekler; hayal gücü, neşe ve sosyal beceri . Örneğin, Goleman ve Hay Group tarafından yapılan araştırmalar kuruluşlar içinde en etkili liderlerin komik insanlar olduklarını gösteriyor( garip oldukları için komik değil, güldürdükleri için komik). Bu liderler birlikte çalıştıkları insanları yönetimdeki emsallerine göre üç kat daha fazla güldürüyordu.

‘’Eğer  { SAT’ta} başarılı olamazsanız,’’ diyor Sternberg, ‘’nereye yönelirseniz yönelin, toplumumuzda başarıya giden yollar kapanacaktır.’’ Ancak giderek daha fazla sayıda eğitimcinin farkına vardığı gibi, başarıya giden yolları kapatan bu engeller, SAT’ın ölçmediği yeteneklere sahip insanları dışlayabilir.

Bu durum, Kavram Çağı’nda birçok görevin temel bileşenlerinden biri haline gelen yüksek dokunuş yetenekleri- sevecenlik, koruyuculuk ve yüreklendiricilik kapasiteleri –için özellikle geçerli. ‘’Koruyucu mesleklerdeki ‘’ –danışmanlık, hemşirelik ve uygulamalı sağlık desteği- işlerin sayısı dalga dalga yükseliyor. Örneğin, gelişmiş ülkeler yüksek teknolojili  bilgisayar programlama işlerini ihraç ederken , Filipinlerden ve diğer Asya ülkelerinden hemşire ithal ediyorlar. Bu hemşire sıkıntısının bir sonucu olarak hemşire maaşları tırmanıyor; 1980’lerin ortalarından bu yana , kayıtlı erkek hemşirelerin sayısı ikiye katlandı.

İşler yüksek kavram ve yüksek dokunuş olarak ilerlerken, Kavram Çağı’nın en önemli değişimi ofis dışında gerçekleşiyor olabilir; yüreklerimizde ve ruhlarımızda. ABD’de nüfus patlaması kuşağının yaşlanması da bu değişimi hızlandırıyor; Japonya ve Avrupa Birliği nüfuslarındaki yaşlanma ise daha da dikkat çekici. ‘’ İnsanlar yaşlandıkça,’’ diyor psikolog David Wolfe, ‘’ bilişsel kalıplar daha az soyut  (sol beyin oryantasyonu ) ve daha fazla somut( sağ beyin oryantasyonu) hale geliyor; bu da daha keskin bir gerçeklik duygusuyla, artan duygu kapasitesiyle ve birleşme duygusunun güçlenmesiyle sonuçlanıyor’’ (alıntıdaki parantezler özgün metne aittir.) Diğer bir deyişle, bireyler  kariyer yapmak ve aile sahibi olmak için koşuştururken yaşamlarında ihmal etmiş oldukları niteliklere yaşlandıkça daha çok önem veriyorlar; amaç, gerçek doyum ve anlam.

Nüfus patlaması kuşağı üyeleri Kavram Çağı’na girerken kendi kronolojik yaşlarını da unutmuyorlar. Biliyorlar ki yaşamlarının önlerinde uzanan bölümü geride bıraktıkları bölümünden daha uzun değil. Ve bu tartışılmaz aritmetik ,zihni bir noktada yoğunlaştırabilir. Maddiyat peşinde geçen on yılların ardından , zenginlik eskisi kadar çekici gelmiyor. Onlar için, ve bu dönemde yaşayan birçok insan için, şimdi anlam tedavülde.

BÜTÜN  BUNLAR  sizin için ve benim için ne anlama geliyor? Kendimizi Kavram Çağı’na nasıl hazırlayabiliriz? Bir açıdan, yanıt basit. Bolluk, Asya ve Otomasyon’un döndürdüğü, Sol Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi’nin gerekli olmakla birlikte yetersiz kaldığı bir dünyada, bizler Sağ Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi ‘nde ustalık kazanmalı ve yüksek kavram ve yüksek dokunuş yeteneklerine hakim olmalıyız. Denizaşırı bilgi işçilerinin daha ucuza, bilgisayarların ise daha hızlı yapamadığı, bu zenginlik döneminin estetik , duygusal ve manevi taleplerini karşılayan işlerde performans göstermeliyiz. Ancak diğer bir açıdan, bu yanıt yeterli değil. Tam olarak ne yapmamız bekleniyor?

Ve yanıtı bu yeni dönemde zorunlu hale gelen altı özel yüksek –kavram ve yüksek –dokunuş yeteneğine indirgedim. Bu yetenekleri ‘’ altı duyu ‘’ olarak adlandırıyorum. Tasarım. Öykü. Senfoni. Empati. Oyun. Anlam. Ve bu kitabın ikinci kısmını bu altı yeteneği anlamanıza ve onlarda ustalık kazanmanıza yardımcı olmaya adadım.

Altı   Duyu

                ALTI   DUYUYLA   TANIŞMA

1.Sadece işlev değil, aynı zamanda TASARIM. Salt işlevselliğe sahip bir ürün, hizmet, deneyim  ya da yaşam biçimini, sadece yaratmak, artık yeterli değil. Yaratılan şeyin aynı zamanda güzel, eğlendirici ya da duygusal açıdan çekici olması, günümüzde, ekonomik yönden kritik ve kişisel olarak ödüllendiricidir.

2.Sadece sav değil, aynı zamanda ÖYKÜ.

3.Sadece odaklanma değil, aynı zamanda SENFONİ.

4.Sadece mantık değil, aynı zamanda EMPATİ.

5.Sadece ciddiyet değil, aynı zamanda OYUN.

6.Sadece birikim  değil,aynı zamanda ANLAM.

1-TASARIM

Ülkelerin refahı ve bireylerin mutluluğu artık sınıfta sanatçıların olmasına bağlı. Bollukla zenginleşmiş, ancak otomasyonla ve beyaz yaka işlerin diğer ülkelerden sağlanmasıyla karmakarışık olmuş bir dünyada mesleğinden bağımsız olarak herkes sanatsal bir duyarlılık geliştirmek zorunda . Hepimiz Dali ya da Degas olmayabiliriz. Ancak bugün  hepimiz tasarımcı olmak zorundayız.

Tasarımı ciddiye almamak –onu süse indirgemek , yerlerin  ve nesnelerin sıradanlığını gidermek için onların güzelleştirilmesine yarayan bir şeye indirgemek- kolay . Ancak bu yaklaşım, tasarımın ne olduğuna ve neden önem taşıdığına ilişkin ciddi bir yanılgı; özellikle de günümüzde. Konunun üstatlarından olan John Heskett bunu çok güzel açıklıyor: ‘’Tasarım, özüne inildiğinde ,gereksinimlerimizi karşılamak ve yaşamlarımıza anlam katmak için, çevremizi doğada görülmeyen yollarla biçimlendiren ve oluşturan insan doğası olarak tanımlanabilir.’’

                Elinizde tuttuğunuz kitap. Üzerinizdeki giysiler. Üzerinde oturmakta olduğunuz mobilya parçası. Sizi kuşatan bina. Bütün bunlar yaşamınızın bir parçasıdır, çünkü birileri onları hayal etmiş ve yaratmıştır.Tasarım, klasik bir tam beyin yeteneğidir. Heskett’ın tanımıyla, yarar ve anlamın bir kombinasyonudur. Bir grafik tasarımcı okunması kolay bir broşür hazırlayabilmelidir. Bu yarardır. Ancak bu broşür, en etkili biçimiyle, sözcüklerin kendi başlarına taşımakta yetersiz kaldığı fikir ve duyguları da iletmelidir. Bu da anlamdır. Bir mobilya tasarımcısı sağlam biçimde ayakta duran ve ağırlığını taşıyan bir masa yaratmalıdır(yarar) Ancak bu masa aynı zamanda işlevselliğini aşan, estetik bir çekiciliğe de sahip olmalıdır(anlam). Yarar, Sol Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi’ne yakındır; anlam ise Sağ Beynin Yönettiği  Düşünce Biçimi’ne . Ve bugün , bu iki düşünce biçiminde olduğu gibi ,yarar yaygın, ucuz ve erişilmesi oldukça kolay hale gelmiş, anlamın değerini artırmış durumdadır.

Tasarım- diğer bir deyişle, anlamın güç kattığı yarar- en az üç nedenle, kişisel mutluluk ve profesyonel başarı için gerekli temel bir yetenek haline geldi. Birincisi, artan zenginlik ve ilerleyen teknolojı  sayesinde, iyi tasarım artık hiçbir zaman olmadığı kadar kolay erişebilir oldu ki bu da daha fazla sayıda insanın ondan zevk almasına  ve bir zamanlar sadece uzmanlık bilgisi sayılan bir konuda fikir sahibi olmasına olanak tanıdı. İkincisi, bu bolluk çağında , modern iş alanlarının büyük bölümü için tasarım – bir farklılaşma aracı ve yeni pazar yaratma yolu olarak – kritik hale geldi.  Üçüncüsü, tasarım duyarlılığına sahip insanların sayısı arttıkça , onu giderek gerçek amacına daha uygun biçimde kullanabilir hale geleceğiz; bu amaç, dünyayı değiştirmek.

‘’İyi tasarım, dünyada daha önce eksikliği fark edilmemiş yeni bir şey üretmek için teknolojiyi, bilişsel psikolojiyi , insan gereksinimini ve güzelliği bir araya getiren bir Rönesans tavrıdır.’’

                                                                                                                                             PAOLA ANTONELLI

                Birleşik  Krallık’ta tasarım öğrencilerinin sayısı 1995 ile 2002 arasında yüzde 35 arttı. Asya’da Japonya , Güney Kore ve Singapur’da tasarım okullarının toplam sayısı. . . sıfırdı. Bu gün, bu üç ülkede yirmi beşi aşkın tasarım okulu var.

‘’Estetik önemlidir. Çekici olan şeyler daha çok işe yarar.

                                                                                                              DON NORMAN

                Tasarımın yaygınlık kazanması ticari dünyanın ötesine süzüldü. Sony’nin kendi bünyesinde çalışan dört yüz tasarımcının olması hiç de şaşırtıcı değil. İyi de buna ne dersiniz? Ahir zaman  Azizlerinin İsa’sı ( Jesus  Christ of Latter-day Saints) Kilisesi’nin kadrosunda altmış tasarımcı bulunuyor. Ve Tanrı sınıfa sanatçıları getirirken , Sam Amca da sınıfın kendisini yeniden yapıyor.

Tasarım  Demek  İş  Demek

Tasarımın demokratikleşmesi işte de rekabet mantığını değiştirdi. Şirketler geleneksel olarak fiyat ya da kalitede ya da bir biçimde bu ikisinin kombinasyonunda rekabet ederdi. Oysa bugün uygun kalite ve makul fiyat , iş oyununun sadece masa üzerindeki pazarlığını –pazara giriş biletini – oluşturuyor. Şirketler bu koşulları yerine getirdikten sonra , işlevsel ya da finansal niteliklerde daha az ; eğlendiricilik, güzellik ve anlam gibi anlatılması güç niteliklerde ise daha fazla rekabete giriyor.Tasarım sevgi ile nefret arasındaki temel farktır.

Üreticiler Uzakdoğu’nun fiyatlandırma yapısı ve işçilik maliyetiyle rekabet edemeyeceğimizi anlamaya başladı. Öyleyse nasıl rekabet edebiliriz? Tasarımla rekabet etmek zorundayız.Bizler Sony’de rakiplerimizin tüm ürünlerinin temelde aynı teknoloji, fiyat performans ve özelliklere sahip olduğunu varsayarız. Pazarda bir ürünü diğerinden farklılaştıran tek şey tasarımdır.’’ Farklılaşmazsanız ayakta kalamazsınız’’ Bence, tasarımcılar bu işi diğer profesyonellerden daha iyi başarmalarını sağlayan altıncı bir duyuya,bir duyargaya sahip. BMW’den Chris Bangle  ‘’Biz ‘ otomobil’ üretmiyoruz’’diyor. BMW ‘’ sürücünün kalite tutkusunu dışavuran hareketli sanat yapıtları ‘’ üretiyor. Ford’dan bir başkan yardımcısı ‘’ geçmişte bütün mesele büyük bir V-8’di. Şimdi ise uyum ve denge ‘’diyor.

‘’Tasarım doğru kullanıldığında yaşamı güzelleştirir, istihdam yaratır ve insanları mutlu kılar; yani hiç de kötü bir şey değildir.’’                    PAUL  SMITH

Amerika ya da Avrupa ‘daki herhangi bir evde çekmeceyi açın; büyük olasılıkla, gülümseyen bir kedi görünümüne sahip bir kapak açacağı, size ve makarnaya sırıtan bir spagetti kaşığı ya da şaşı gözlü ve sıska bacaklı bir sebze fırçası bulacaksınız. Ya da sadece ekmek kızartma makinesi almak için alışverişe çıkın. Eski, sade bir model bulmakta çok zorlanacaksınız, çünkü bugünkü modellerin büyük bölümü stilize, süslü, tuhaf, şık ya da küçük ev eşyalarıyla ilişkilendirmeye alışık olmadığımız diğer sıfatlara uygun nitelikte.

Japon  Toshiro  Iizuka’nın  tanımladığı gibi , (hıza ve özel fonksiyonlara odaklanan) ‘’ mantıksal cihazlar’’ olma konumundan, (etkileyici, kişiselleştirebilir ve hayal gücünü yansıtan ) ‘’duygusal cihazlar’’ olma konumuna geçtiler. Artık tüketiciler mobil telefonlarının dekoratif ( ya da işlevsellik dışındaki ) dış aksamına , telefonun kendisine harcadıkları kadar para harcıyorlar. Sadece geçen yıl 4 milyar dolar değerinde zil sesi tonları satın alındı.

Gerçekten de tasarımın en güçlü ekonomik etkilerinden biri, sözünü ettiğimiz bu yeni pazar yaratma kapasitesi; zil sesi tonları, mutfak eşyaları, ışık pilleri ya da tıbbi cihazlar, ne olduğunun önemi yok . Bolluk , Asya ve Otomasyon güçleri ürün ve hizmetleri öylesine hızlı biçimde ticari mala dönüştürüyor ki ayakta kalmanın tek yolu sürekli yenilikler geliştirmek , yeni kategoriler yaratmak ve (Paola  Antonelli’nin hoş sözleriyle ) dünyaya daha önce eksikliği fark edilmemiş yeni bir şey sunmak.

‘’Yararlı olanın güzel olduğu doğru değil. İşin gerçeği , güzel olan yararlı. Güzellik insanların yaşam ve düşünce biçimlerini geliştirebilir.’’

                                                                                                                             ANNA  CASTELLI  FERRIERI

                                                                                                                             mobilya tasarımcısı

                Tıbbi mekanların tasarımını güzelleştirmenin hastaların daha hızlı iyileşmesine katkıda bulunduğuna ilişkin kanıtların sayısı giderek artıyor. Örneğin , Pittsburgh’ daki Montefiore  Hastanesi’nde yapılan bir çalışma, bol doğal ışık alan odalardaki ameliyatlı hastaların daha az ağrı kesici ilaca gereksinim duyduğunu ve bu hastaların ilaç maliyetinin geleneksel odalarda kalan ameliyatlı hastalara göre yüzde 21 daha düşük olduğunu gösterdi.

TASARIM diğer ülkelerden ya da otomasyon yoluyla sağlanması zor- ve iş dünyasında giderek daha fazla rekabet avantajı  sağlayan – bir yüksek – kavram yeteneği . Bugün her zamankinden daha erişilebilir ve ucuz olan iyi tasarım, yaşamlarımıza zevk , anlam ve güzellik şansı da sunuyor. Ancak en önemlisi , tasarım duyarlılığını geliştirmenin , küçük gezegenimizi hepimiz  için daha iyi bir yer haline getirebileceğidir. ‘’Tasarımcı olmak, değişimin temsilcisi olmaktır, ‘’ diyor CHAD’dan  Barbara Chandler  Allen.

PORTFOLYO

Tasarım  Dergilerini  Okuyun.

Profesyonel tasarımcılar tasarım dergilerini okur ( ve onlara kafalarını takar). Bunu siz de yapmalısınız ( kafaya takma dışında ).

Dwell                www.dwellmag.com

HOW                www.howdesign.com

İD                      www.idonline.com

Metropolis      www.metropolismag.com

Nest                 www.nestmagazine.com

O Magazine    www.oprah.com/omagazine

Print                www.printmag.com

Real Simple    www.realsimple.com

Karim Rashid bana yanıt olarak  tasarım ve yaşama ilişkin elli maddeden oluşan ‘’Karimanifesto ‘’sunu gönderdi. İşte kimi alıntılar:

1.Uzmanlaşmayın.

5.Fiziksel bir şeye yaşam vermeden önce, özgün bir fikir, özgün bir bağlam yaratmış olup olmadığınızı, ortaya koyacağınız şeyin gerçekten değer taşıyıp taşımadığını kendinize sorun.

6.Mesleğinizin geçmişine ilişkin her şeyi öğrenin ve sonra yeni bir şey tasarlarken hepsini unutun.

24.Nesneleri değil, deneyimleri tüketin.

33.Normal olan iyi değildir.

38.Üç tür varlık bulunuyor: Kültürü yaratanlar, kültürü satın alanlar ve kültüre kesinlikle aldırmayanlar. Hareket alanınız ilk ikisini içersin.

40.Dar ölçekli değil, geniş ölçekli düşünün.

43.Deneyim yaşamın en önemli parçasıdır ve yaşamın gerçek anlamı fikir alışverişi ve insan ilişkisidir. Uzay ve nesneler bizi  deneyimlerimizi artırmaya yüreklendirebilir ya da deneyimlerimizden uzaklaşmaya itebilir.

50.Bütün sahip olduğumuz, şimdi  ve burasıdır.

Yukarıdakiler dünyanın en çok yönlü, üretken ve ünlü tasarımcılarından Karim Rashid’ten alındı.

( Daha ayrıntılı bilgi için: www.karimrashid.com )

 

 

Onu  Masanın  Üzerine  Koyun.

Kalbinizde özel bir nesne seçin ; üniversite günlerinizden eski bir gömlek , pantolonunuzun arka cebine mükemmel uyum sağlamış bir cüzdan, en sevdiğiniz servis kaşığı , havalı yeni bir saat. Onu önümüzdeki masanın üzerine koyun ya da elinizde tutun. Ardından , aşağıdaki sorular doğrultusunda inceleyin:

1.Bu nesneye baktığınızda ya da onu kullandığınızda,aklınıza neler geliyor? Geçmişte yaşananlar mı? Onu kullanabilmenizi sağlayan beceri mi? Onu üreten insan mı? Açığa çıkarmayı başarabileceğiniz tatmin edici bir deneyim ya da duygu mutlaka olacaktır.

2.Bu nesne beş duyunuzun her birini nasıl etkiliyor? Tasarımda duyularınızı tetikleyecek bir dizi ayrıntı yada özellik mutlaka vardır.

3.Nesneden aldığınız duyusal ipuçlarını, onunla ilgili duygu ve düşüncelerinizle nasıl ilişkilendirdiğinizi düşünün. Bu bağları görebiliyor musunuz?

Duygusal bağlara sahip olduğumuz tasarımları bilinçli olarak seçme becerimizi geliştirmek , yaşamlarımızı fazladan bir şeylerle değil , anlamlı, tatmin edici nesnelerle doldurmamıza yardımcı olacaktır.

Seçici   Olun

Yaşamınızda kalıcı olacak, kullanılması zevkli şeyler seçin. Klasiklerin hiçbir zaman modası geçmez. Mobilyalar zamanla değer kazanır. Başkalarını etkileyen değil, size çekici gelen şeyleri seçin. Ve hiçbir şeyin ailenizden , arkadaşlarınızdan ve kendi ruhunuzdan daha önemli olmasına izin vermeyin.

                2-ÖYKÜ

Şu izole veriyi  geri aklımıza getirmekte yaşadığımız güçlük ve Garry Kasparov’un üzücü öyküsünü kolayca anımsamamız, zayıf belleğin ya da yaklaşan Alzheimer hastalığının belirtileri değil . Sadece çoğu beyinin işleyiş biçimini gösteriyor. Öykülerin anımsanması daha kolay, çünkü birçok açıdan öyküler bizim nasıl anımsadığımızla ilişkili. Bilişsel psikolojide uzman olan Mark Turner The Literary Mind adlı kitabında ‘’ Anlatı hayal etmek- öykü- temel düşünce aracıdır’’ diyor. ‘’Rasyonel kapasite öyküye dayanır. Geleceği araştırmanın, öngörmenin, planlamanın ve açıklamanın başlıca yoludur. . . .Deneyimimizin, bilgimizin ve düşünce biçimimizin büyük bölümü öyküler olarak düzenlenir.’’Öykü de insan deneyimi için tasarım kadar bütünleyicidir.

Öyküler eğlendirir; gerçekler aydınlatır. Öyküler sapar; gerçekler ise açığa çıkarır. Öyküler üzerini örtmek içindir; gerçekler gerçekte olup biteni ortaya koymak için. Bu görüş iki türlü sorun yaratıyor. Birincisi, şu şipşak testin bize küçük bir işaret vermiş olduğu gibi, bu görüş beyinlerimizin gerçek işleyiş biçimine karşı duruyor . İkincisi, Kavram Çağı’nda öykünün önemini en aza indirmek, sizi profesyonel ve kişisel anlamda tehlikeye atıyor.

‘’İnsanlar mantığı anlayacak ideal donanıma sahip değil; öyküleri anlayacak ideal donanıma sahip.’’

                Google’a birkaç sözcük yazıp geri dönüş alabilir ve birkaç saniye sonra ekranda belirenlere bakabilirsiniz. Bugün hiç de şaşırtıcı olmayan şeyler, daha on beş yıl önce akıl almaz görünebilirdi: İngilizce bilen on üç yaşındaki bir Zaireli internet’e bağlanarak Brüksel’de o an hava sıcaklığının kaç derece olduğunu, IBM hisse senetlerinin kapanış fiyatını ya da Winston Churchill’in maliye bakanı yardımcısının adını Cambridge Üniversitesi’nin kütüphane müdürü kadar hızlı ve kolay biçimde öğrenebilir. Bu olağanüstü bir şey. Ancak yaşama ve çalışma biçimimiz üzerinde çok büyük etkilere sahip. Veriler bu denli yaygın ve hızlı biçimde erişilebilir hale geldikçe, her birinin değeri de azalıyor. Bu noktada, bu verileri belli bir bağlama yerleştirme ve onları duygusal etki yaratarak sunma becerisi önem kazanmaya başlıyor.

Öykü yüksek dokunuş  niteliğindedir , çünkü öyküler hemen her zaman duygusal bir etki taşıyor. John Henry göçüp gidiyor. Garry Kasparov küçük düşüyor. E. M. Forster’ın ünlü gözlemini aktarırsak, gerçek ‘’Kral ve kraliçe öldü’’ biçiminde. Öykü ise ‘’Kraliçe öldü ve kral da üzüntüden öldü’’ biçiminde. Öyküler, resmi karar yöntemlerinin dışarıda bıraktığı öğeleri gerçek anlamda yakalama kapasitesine sahiptir. Mantık genelleme yapmaya, karar alma sürecini spesifik bağlamdan ayırmaya, onu öznel duygulardan uzaklaştırmaya çalışır. Öyküler genel çerçeveyi yakalar, duyguları yakalar. . . Öyküler önemli bilişsel olaylardır, çünkü tek bir bütün yapı içinde bilgiyi, genel çerçeveyi ve duyguyu özetlerler. İşletmeler , öykünün büyük para anlamına geldiğini anlamaya başladı.

En belirgin örnek, kuruluşların kendi duvarları arasında var olan öyküleri fark etmelerini- ve ardından bu öyküleri kurumsal hedefler doğrultusunda kullanmalarını –amaçlayan ‘’kurumsal öykü anlatımı’’ adlı hareketin büyümeye başlamış olması. 3M tepedeki yöneticilerine öykü anlatımı dersleri sunuyor. NASA, bilgi yönetimi girişimlerinde öykü anlatımını kullanmaya başladı. Ve-teknik personelin makineleri onarmayı elkitaplarını okumaktan çok birbirlerine yaşadıkları onarım öykülerini anlatmak yoluyla öğrendiklerini anlayan –Xerox, bu öyküleri Euraka adını verdiği bir veri tabanında topladı ki Fortune bunun, şirket için taşıdığı değerin 100 milyon dolar olduğunu tahmin ediyor.

‘’ Mantıksal ve analitik beceriler artık tek başına başarıyı garanti etmiyor’’ diyor Oliver. Başarılı iş insanları muhasebe ve finans ilmiyle Öykü sanatını bir araya getirebilmeli.

ÖYKÜNÜN iş üzerinde önemli bir etkisi daha var. O da tasarım gibi, bireyler ve girişimciler için , ürün ve hizmetleri kalabalık bir pazarda farklı kılmanın temel yöntemlerinden birini oluşturuyor. Bu fenomeni açıklamanın en iyi yolu, size kendi tüketim yaşamımdan birkaç öykü anlatmak.

‘’Öyküler: İnsanlar hastalandıklarında kendilerine ne olduğuna bu yolla anlam veriyorlar. Kendileriyle ilgili öyküler anlatıyorlar. Doktorlar olarak bizim iyileştirme ve tedavi etme yeteneğimiz bir hastanın öyküsünü tam olarak algılayabilme yeteneğimize bağlı. Eğer bunu yapamazsanız, tek eliniz sırtınıza bağlanmış halde çalışıyorsunuz demektir.’’

‘’Eğer size öyküler anlatılıyorsa, onlara özen gösterin. Ve gerektiğinde siz de onları başkalarına sunmayı öğrenin. Bazen bir insan hayatta kalmak için gıdadan çok, bir öyküye gereksinim duyar.’’              BARRY LOPEZ.

 

ÖYKÜLERİMİZ NEYSE BİZ DE OYUZ. Yılların deneyim, düşünce ve duygusunu diğerlerine aktardığımız ve kendimize anlattığımız birkaç özlü anlatıya sığdırırız. Bu her zaman geçerli olmuştur. Ancak, birçoğumuzun kendimizi ve amacımızı daha derin biçimde anlamaya çalışmakta daha özgür kılındığımız bu bolluk çağında, kişisel anlatılar daha yaygın, belki de daha önemli hale geldi.

Bütün bu çabalar, öykülerin bize sağladıklarına duyduğumuz açlığı ortaya koyuyor; duygunun genel çerçeveyi zenginleştirmesine ve bizim bu çerçeveye nasıl yerleştiğimizi ve bunun neden önemli olduğunu daha derin biçimde anlamamıza yönelik bir açlık bu. Kavram Çağı bugüne dek her zaman doğru olan, ancak nadiren uygulanan bir şeyi bizlere anımsatabilir: Birbirimizin öykülerini dinlemeliyiz; her birimizin kendi yaşamımızın yazarıyız.

                3-SENFONİ

                Senfonik düşünce biçimi, meslekleri çeşitli notaları, enstrümanları ve yorumcuları yönetmek ve uyumlu, kulağa hoş gelen ortak bir ses yaratmak olan besteci ve orkestra şeflerinin ayırt edici özelliğidir. Girişimciler ve buluşlara imza atanlar da her zaman bu beceriden güç almıştır. Ancak günümüzde Senfoni nüfusun çok daha geniş bölümü için temel bir yetenek haline geliyor. Bunun nedenleri, bizi Bilgi Çağı’ndan çıkaran o üç güce uzanıyor. Bir zamanlar bilgi işçilerinin yerine getirdiği rutin analitik görevlerin birçoğunu otomasyon üstlendi. Yine bu görevlerin birçoğu, aynı başarıyla çok daha ucuza Asya’da da yerine getirilebiliyor. Bu durum, profesyonelleri, bilgisayarlar ve düşük ücretli yabancı teknisyenler için çok daha zor olan işleri yapmaya yöneltiyor( bazı durumlarda da zorluyor): Modelleri saptamak (Kalıpların farkına varmak), gizli bağlantıları ortaya çıkarmak üzere sınırları aşmak ve hayal gücünü cesaretle kullanmak. Bu arada, bilgiyle, bireysel seçimlerle ve sadece sıradan şeylerle kaynayan bir dünya, bu yeteneğe kendi kişisel yaşamlarımızda da değer kazandırıyor. Modern yaşamın tıka basa seçenek ve uyarımları öyle karşı konulmaz olabiliyor ki büyük resmi görme – neyin önemli olduğunu ayırt etme –becerisine sahip olanlar, kişisel mutluluğun izini sürmek konusunda kesin bir avantaj elde etmiş durumda.

İlişkileri  Görmek

Resim yapmak gibi, Senfoni de büyük oranda ilişkilerle ilgili.  Kavram Çağı’nda başarılı olmayı umut eden insanların çeşitli – ve görünürde ayrı olan – disiplinler arasındaki bağları anlamaları gerekiyor.  Görünürde birbiriyle bağlantılı olmayan ögeleri, yeni bir şey yaratmak üzere nasıl ilişkilendireceklerini bilmeleri gerekiyor. Ve analojide –bir şeyi diğer bir şey olarak görmekte – ustalaşmaları gerekiyor. Diğer bir deyişle, üç tip insan için, büyük fırsatlar söz konusu: Sınırları aşan, buluşçu ve metafor üreten.

SINIRLARI  AŞAN

Mesleklerimiz birden fazla görevi yerine getirmeyi gerektiriyor. Toplumlarımız çokkültürlü. Eğlencemiz olan medya birçok mecrayı içeriyor. Bir zamanlar tek bir alanda ayrıntılı bilgi sahibi olmak başarıyı garanti ediyorken, bugün en büyük ödüller, birbirinden kesinlikle farklı alanlarda aynı özgüvenle çalışabilenlerin oluyor. Ben bu insanlara  ‘’sınırları aşanlar ‘’diyorum. Birden fazla alanda uzmanlık geliştiriyor, farklı diller biliyor ve geniş bir etkinlik yelpazesinden keyif alıyorlar. Birden fazla yaşamları var, çünkü böylesi daha ilginç ve bugünlerde daha etkili.

Sınırları aşanlar hem felsefe profesörü hem de piyanist olan Andy Tuck gibi insanlar; bu alanlarda keskinleştirmiş olduğu  becerileri, yönetim danışmanlığı şirketinde uyguluyor. Boston’da papaz ve pediatr olan Gloria Wnite-Hammond, operalar besteleyen ve yüksek teknolojili müzik ekipmanları üreten Todd Machover ve matematikteki uzmanlığını karmaşık giysi tasarımlarına aktaran Jhane Barnes sınırları aşan insanlar arasında. ‘’Tasarımcı  Clement Mok şöyle diyor:Gelecek  10 yıl, kendi uzmanlık alanlarının sınırlarını aşarak bütünüyle farklı yeni alanlarda düşünüp çalışabilen insanların olacak. Onlar sadece bu sınırları aşmak zorunda kalmayacak, aynı zamanda, fırsatların farkına varıp bu fırsatlar arasında bağlantı kurmak durumunda da olacaklar.’’

Örneğin bilgisayar işlerinin Hindistan ‘tan sağlanması, Doğu’daki programcılarla Batı’daki müşteriler arasındaki ilişkiyi yönetebilen insanlara yönelik yeni bir talep yaratacaktır. Beyinlerinin her iki tarafını da ustalıkla kullanan bu profesyoneller her iki kültürü de tanıyor olmalı, hem bilgisayar hem de satış ve pazarlamada kendilerini rahat hissetmeli ve farklı, bazen de rakip gruplar arasında , bir diplomat gibi kolay davranabilmeli. Uzmanların aklını karıştıran sorunları çoğu kez bu çok yönlü insanlar çözebilir. ‘’Mühendislikte girilen birçok çıkmaz, mühendislikle hiç ilgisi olmayan insanlar tarafından çözülmüştür.’’ Diyor MIT’ den Nicholas Negroponte. ‘’ Bunun nedeni bakış açısının IQ’ dan daha önemli olması. Büyük düşünce sıçrayışları yapabilme becerisi, çığır açan fikir yaratıcıları arasında ortak bir paydadır. Bu beceri, çoğunlukla, çok kapsamlı bir altyapıya, birden fazla disiplini barındıran bir zihne ve geniş bir deneyim yelpazesine sahip insanlarda bulunur.

 

BULUŞÇU

‘’Başarının anahtarı, geleneksel olmayanı düşünme riskine girmektir.Geleneksel ilerlemenin düşmanıdır. Algınız ortalama bir beyinden bir parça daha fazlaysa, siz de buluş yapabilirsiniz.’’

                                                                                                                                                             TREVOR BAYLIS

                                                                                                                                                             buluşçu

                Bazen en güçlü fikirler sadece daha önce hiç kimsenin birleştirmeyi düşünmediği iki mevcut fikri bir araya getirerek ortaya çıkar. Yaratıcı ilişkileri biçimlendirme becerisi beyinlerimizin sağ tarafına özgü bir işlevdir. Kimileri tersine inansa da neyse ki hepimiz bu buluş kapasitesine sahibiz. Pilsiz ve elektriksiz kullanılabilen kurmalı radyoyu yaratan, eski dublör, İngiliz buluş adamı Trevor Baylis’e kulak verin: ‘’ Buluş anlaşılmaz bir büyü branşı filan değildir;herkes deneyebilir.’’ Yenilik ve buluşların büyük bölümü, mevcut fikirlerin yeni biçimlerde  yeniden bir araya getirilmesiyle ortaya çıkar. Kavram Çağı’nda bu senfonik beceriyi geliştirmeye istekli olanların yıldızı parlayacak. 

METAFOR  ÜRETEN

                Metafor-  bir şeyi bir diğer anlamda almak- Senfoni’nin önemli öğelerinden biridir. Ancak Sağ Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi’nin pek çok yönü gibi, o da hak edilmemiş bir üne karşı savaş verir. ‘’Batı geleneği. . . metaforu mantık alanının dışında tutmuştur ‘’ diyor ünlü dilbilimci  George Lakoff. Metafor çoğunlukla süsleme olarak – şairlerin ve diğer gösterişli tiplerin malzemesi, sıradan ya da tatsız olanın üzerine örtmek için tasarlanmış ağdalı sözcükler olarak – kabul edilir.Gerçekte metafor mantığa yakındır; çünkü Lakoff’un kaleme aldığı gibi, ‘’ İnsan düşüncesine ilişkin süreçler büyük oranda metaforiktir.’’

Metaforik düşünce biçimi, diğerlerini anlamamıza yardımcı olduğu için de önemli. Pazarlamacıların nicel araştırmalarını müşterilerinin metaforik zihinlerine yönelik nitel incelemelerle desteklemelerinin bir nedeni de bu.

Büyük  Resmi  Görmek

Bir senfonide bestecinin ve orkestra şefinin çeşitli sorumlulukları vardır. Pirinç nefesli çalgılarla tahta nefesli çalgıların uyum sağlamasını ve vurmalı çalgıların yaylıları bastırmamasını garanti etmeniz gerekir. Ancak bu ilişkileri mükemmel hale getirmek- önemli olmakla birlikte- bu çabaların gerçek amacı değildir. Orkestra şefleriyle bestecilerin gerçek amacı – hemen unutulanla her zaman akıllarda kalanı birbirinden ayıran –bu ilişkileri düzenleyerek, ayrı ayrı parçaların toplamından daha görkemli bir bütünlüğe ulaşma becerisini yakalamaktır. Senfoni’ye ilişkin yüksek –kavram yeteneği için de aynı durum geçerlidir. Hem sınırları aşanlar hem buluşçular hem de metafor üretenler ilişkilerin önemini biliyor. Ancak Kavram Çağı ilişkiler arasındaki ilişkilere egemen olma becerisini de gerektiriyor. Bu meta-beceri birçok adla tanınıyor; sistematik düşünce biçimi , gestalt tarzı düşünce biçimi , bütünsel düşünce biçimi. Bense bunu sadece ‘’ büyük resmi görmek’’ biçiminde adlandırmayı yeğliyorum.

Büyük resmi görmek, iş dünyasında hızla öldürücü bir nitelik haline geliyor. Geçmişin bilgi işçileri ödevlerini tipik olarak azar azar yerine getiriyor ve günlerini daha geniş bir bahçede kendi ekinlerine göz kulak olarak geçiriyordu; bugün ise bu işler denizaşırı ülkelere gidiyor ya da güçlü yazılım komutlarına indirgeniyor. Bunun bir sonucu olarak, hızlı bilgisayarların ve denizaşırı ülkelerden  düşük ücretli uzmanların yapamadığını yapmak daha değerli hale geliyor. Parçaların birbirleriyle nasıl uyum sağlayacağını hayal etmek ve onları bütünleştirmek. Bu özellik, girişimciler ve diğer başarılı iş insanları arasında giderek belirginlik kazanıyor

Örneğin, dikkate değer yeni bir çalışma, kendi çabasıyla milyoner olanlarda öğrenme güçlüğü görülme sıklığının nüfusun geri kalanına göre dört kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Neden mi? Öğrenme güçlüğü Sol Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi’yle temelde doğrusal, sırasal, alfabetik mantık yürütme biçimiyle savaş verir. Ancak, tıpkı kör bir insanın daha keskin bir işitme duyusu geliştirmesi gibi, öğrenme güçlüğüne sahip bir kişinin bir alanda yaşadığı zorluklar diğer alanlarda daha fazla beceri geliştirmesine yol açar. Yale’de bilişsel psikoloji ve öğrenme güçlüğü uzmanı olan Sally Shaywitz’in dile getirdiği gibi, ‘’Öğrenme güçlüğü olanlar farklı düşünür. Onlar sezgiseldir ve problem çözme, büyük resmi görme ve basitleştirmede başarılı olurlar. . . .Ezberleri zayıftır, ancak esinlenmiş, vizyon sahibi insanlardır.’’ İndirimli komisyonculuğu  ( discount brokerage)* yaratan Charles Schwab ve perakende müzik ve havayolu sektörlerini yerinden oynatan Richard  Branson gibi oyunu değiştiren insanlar başarılarının sırrı olarak öğrenme güçlüğünden söz ediyor. Bu durum onları büyük resmi görmeye zorladı. Ayrıntıları analiz etmekte zorlandıkları için kalıpların farkına varmakta ustalık kazandılar. Her tür girişimciyi inceleyen Michael Gerber de benzer sonuçlara vardı: ‘’Bütün büyük girişimciler, sistematik düşünürdür. Büyük bir girişimci olmak isteyen herkes, sistematik düşünür olmayı. . .bir şeyi bir bütün olarak görmek konusunda içinde doğuştan var olan tutkuyu geliştirmeyi öğrenmelidir.’’

‘’Tekerleği bulan adam aptaldı. Diğer üç tekerleği bulan adam ise dahiydi.’’

Büyük resmi görme kapasitesinin belki de en önemli yanı, günümüzün dikkat çekici bolluk ve zenginliğiyle ortaya çıkan çeşitli psişik sıkıntılara panzehir olması. Birçoğumuz zamana sıkışıyor, bilgiye boğuluyor ve çok fazla seçeneğin ağırlığıyla felce uğruyoruz. Bu modern hastalıklar için en iyi reçete insanın kendi yaşamına genel çerçeve, büyük resim perspektifiyle yaklaşması, gerçekten önemli olanla, sadece rahatsızlık yaratanı ayırt etmesi. Son bölümde irdeleyeceğim gibi, insanın kendi yaşamını, tüm olasılıkları kapsayacak şekilde algılama becerisi, anlam arayışı için gerekli.

Büyük  Senfonileri  Dinleyin.

Şaşırtıcı değil, senfoni dinlemek, senfoni  güçlerinizi geliştirmek için mükemmel bir yol. İşte uzmanların önerdiği beş klasik.

Beethoven’ın 9’uncu Senfonisi –Her dinleyişte yeni bir şeyin su yüzüne çıktığını fark ettim; bunun nedeni biraz da senfoniyi hangi bağlamda dinlersem, anlamın ona göre değişip biçimleniyor olması.

Mozart Senfoni No.35, ‘’Haffner Senfonisi’’-Tüm bölümleri çarpıcı biçimde geride bırakan bir bütünlük yaratmak için tahta nefesli çalgıları nasıl kullandığına dikkat edin.

Mahler’in G Majör 4’üncü Senfonisi-Mahler’in amacının esin vermek olduğunu sanmıyorum, ancak onun 4’üncü Senfonisi bana her zaman çok esin verici gelmiştir.

Tchaikovsky ‘nin 1812 Üvertürü-Otantik kilise çanlarını ve top seslerini kullanan bir kaydı bulun ve bileşenlerin nasıl uyum sağladığına dikkat edin.

Haydn Senfoni No. 94 G Majör, ‘’Sürpriz’’ –Senfoni yeteneğinde ustalık kazanmak için, sürprizlere açık olmalısınız. Bu senfoniyi dinlediğinizde Haydn’ın müziği genişletmek ve derinleştirmek için sürprizden nasıl yararlandığına hayran olacaksınız.

Gazeteci  Standına  Gidin.

Eğer bir sorunu nasıl çözeceğiniz konusunda sıkıştıysanız ya da sadece kafanızı tazelemek istiyorsanız, bulabildiğiniz en büyük gazeteci standını ziyaret edin. Yirmi dakikanızı seçenekleri karıştırıp gözden geçirmeye ayırın; daha önce hiç okumamış olduğunuz ve büyük olasılıkla asla satın almayacağınız üç yatın seçin. Kilit nokta bu: Daha önce hiç farkına varmamış olduğunuz dergileri satın almak.Örneğin, ben bu alıştırmayı yaparken Cake Decorating dergisinde gördüğüm bir şey sayesinde kartvizitlerimin tasarımı için daha iyi bir yol buldum ve Hair For                You dergisindeki bir makaleden, haber bülteni için yeni bir fikir yakaladım.

Resim  Çizin.

Senfoni kapasitenizi artırmanın müthiş bir yolu da resim yapmayı öğrenmektir. Benim de öğrenmiş olduğum gibi, resim yapmak ilişkileri görmekle  ve ardından bu ilişkileri bir bütün oluşturacak biçimde birbirine entegre etmekle ilgilidir. Yapacağınız şey kendi portrenizi sadece beş çizgi kullanarak çizmek. Bu müthiş bir büyük resim alıştırması ve çok eğlenceli.

Bir  Metafor  Günlüğü Tutun.

Karşılaştığınız ilgi çekici ve şaşırtıcı metaforları yazarak MQ’nuzu (metaphor quotient) geliştirin.Yanınızda küçük bir not defteri taşıyın ve gazetede bir köşe yazarının  anketçilerin liderlerimizin zihnini ‘’esir aldığını’’ yazdığını gördüğünüzde-ya da arkadaşlarınız ‘’Kendimi kök salmış hissetmiyorum ‘’dediğinde –bunu not alın.

Bir  Esin  Panosu  Yaratın.

Bir proje üzerinde çalışırken, notlarınızı iliştirdiğiniz panoyu boşaltın ve onu bir esin panosuna dönüştürün. İlgi çekici olduğunu düşündüğünüz herhangi bir şeyle karşılaştığınızda –bir fotoğraf, bir kumaş parçası, bir dergi sayfası –onu panoya iliştirin. Çok geçmeden, imajlar arasında projenizi canlandıracak ve geliştirecek bağlantıları görmeye başlayacaksınız.

Amatörlüğünüzün  Tadını  Çıkarın.

Eğer yaratıcı bir yaşam istiyorsanız, yapamadığınız bir şeyi yapın ve yaptığınız hataların güzelliğini deneyimleyin.

Negatif  Alanlar  Arayın.

Negatif alanın farkında olmak çevrenize bakışınızı değiştirecek ve pozitif alanın tam olarak netleşmesini sağlayacak. Bu aynı zamanda şaşkınlık yaşamanın da bir yolu.

                4-EMPATİ

                Empati, kendinizi bir başkasının yerine koyabilme ve o kişinin ne hissettiğini sezebilme becerisidir. Başkalarının giysilerini kuşanabilmek, başkalarının gözleriyle görebilmek ve başkalarının yürekleriyle hissedebilmektir. Oldukça ani biçimde yaptığımız bir şey; düşünüp taşınmanın bir ürünü olmaktan çok ,içgüdüsel bir davranış. Ancak empati, birisi için kötü hissetmek yani sempati demek değildir. Onunla birlikte hissetmektir, onun yerinde olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamaktır. Empati hayal gücü içeren çok şaşırtıcı bir gözü peklik davranışı, en büyük sanal gerçekliktir; dünyayı başka bir kişinin bakış açısından deneyimlemek üzere onun zihnini kuşanıvermektir.

‘’Liderlik empati demektir. İnsanların yaşamlarına esin ve güç katmak  amacıyla onlarla ilişki ve iletişim kurma becerisine sahip olmak demektir.’’

                Gerçekçi, katı bir tavır talep eden bir dünyada, empati çoğu kez yufka yürekli, hoş bir ayrıntı olarak kabul ediliyordu. Daniel  Goleman’ın Emotional  Intelligence adlı kitabı da  Clinton’ın o empatik sözleri dile getirmiş olduğu dönem yayınlanmıştı ve bu değişime işaret ediyordu. Goleman, duygusal becerilerin geleneksel entelektüel becerilerden çok daha önemli olduğunu ileri sürdü ve dünya onun mesajından hoşlandı. Ve Empati bilgisayarlar tarafından üretilemeyeceği kanıtlanmış, uzaklardan elektronlarla bağlanan yabancı çalışanların ise karşılamakta çok zorlanacağı bir yetenek.

Geleceği  Karşılamak

Empati, büyük oranda, duyguyla –diğerinin hissettiğini hissetmekle- ilgili. Ancak duygular kendilerini genellikle Sol Beynin Yönettiği yollarla dışavurmuyorlar. ‘’İnsanların duyguları nadiren sözcüklere dökülür; çok daha sıklıkla başka ipuçlarıyla dışavurulurlar’’ diyor Goleman. ‘’Rasyonel zihnin modu nasıl sözcüklerse, duyguların modu da aynı biçimde sözsüzdür.’’ Ve bu duyguların sergilendiği ana tuval yüzdür. Ağzımızı, gözlerimizi, yanaklarımızı, kaşlarımızı ve alnımızı geren, gevşeten ve kaldıran kırk üç küçük kasla, yüzümüz bütün insan duygularını aktarır. Empati duyguya dayandığına ve duygu da sözsüz olarak aktarıldığına göre, bir başkasının yüreğine ulaşmak için, yolculuğa onun yüzüne bakarak başlamalısınız.

‘’Hem kendi duygularımızı dışavurmamız hem de diğerlerinin duygularını okumamız özellikle sağ yarımküre aracılığıyla gerçekleşiyor.’’ Kadınların büyük çoğunluğu –solak olup olmadıklarından bağımsız biçimde  -bebekleri sol taraflarında kucaklıyorlar. Bebekler konuşamadığına göre, onların gereksinimlerini anlamamızın tek yolu da yüz ifadelerini okumak ve duygularını sezmek. Bu durumda sola dönerek göreve çağırdığımız sağ yarımküreye bağlı olarak hareket ediyoruz. (1. Bölüm’den anımsayın; beyinlerimiz çapraz işler.) Sağ yarımküresi hasar görmüş insanlar, diğerlerinin yüz ifadelerini algılamakta büyük güçlük yaşar. (Bu durum çoğu kez otistikler için de geçerlidir; kimi otizm olguları sağ yarımkürenin işleyişindeki aksaklıklara işaret eder.) Beyinlerinin – çoğu insanda dille ilişkili olan –sol tarafı hasar görmüş insanlar ise, tam tersi, ifadeleri okumakta diğerlerinden gerçekten daha iyidir. Örneğin, hem Ekman hem de Boston Massachusetts General Hospital psikologlarından Nancy Etcoff, çoğumuzun birinin ne zaman yalan söylediğini anlamakta utanılacak derecede kötü olduğunu ortaya koymuştur. Birinin küçük yalanlar söyleyip söylemediğini yüz ifadelerine bakarak anlamaya çalışmamızla , bu konuda rasgele tahminlerde bulunmamız arasında hiçbir fark yok. Oysa söz yitimine uğramış –beyninin konuşma ve dili anlama yeteneğini içeren sol yarımküresi hasar görmüş –kişiler,yalanları saptamakta sıra dışı bir başarıya sahip. Bunun nedeni, iletişim kanallarından biri kapalı olduğu için, daha fazla dışavurum özelliğine sahip diğer kanalı kullanmakta daha başarılı olmaları.

Bilgisayarları duygusal zekayla donatmak on yıllardır var olan bir hayal, ancak ‘’duygusal bilgisayarcılık’’ alanındaki en iyi bilim adamları bile bu konuda fazla gelişme gösteremedi. Yüzdeki ince ifadeleri ayırt etmek şöyle dursun, bilgisayarlar, bir yüzü diğerinden ayırmak konusunda bile hala kötü iş çıkarıyorlar. MIT’den Rosalind Picard, bilgisayarların  ‘’çok büyük matematiksel becerileri olduğunu, ancak sıra insanlarla etkileşime geldiğinde, otistik olduklarını ‘’ söylüyor. Ses tanıma yazılımları artık sözlerimizi deşifre edebiliyor; dizüstü bilgisayarımıza ‘’ Kaydet’’ ya da ‘’Sil ‘’diyebiliyor ya da rezervasyon için otomatik havayolu görevlisine ‘’Koridor’’ ya da ‘’Pencere’’ ricamızı iletebiliyoruz. Ancak, dünyanın en güçlü bilgisayarlarında işlemekte olan gezegenin en gelişmiş yazılımları bile duygularımızı kestiremiyor.

‘’ Mantığa, felsefeye ve rasyonel ifadeye güvenen insanlar, beynin en iyi parçasından yoksun kalmakla karşı karşıya kalır.’’

                Örneğin, çağrı merkezlerinde kullanılan ses tanıma yazılımlarının kimi türleri ses perdesi, zamanlama ve ses yüksekliğindeki büyük değişimleri saptayabiliyorlar ki bunların tümü de artan duygulara işaret ediyor. İyi de yazılım bu sinyalleri tanıdığında neler oluyor? Telefon konuşmasını gerçek insan sesine transfer ediyor. Kurallar ister birkaç satırlık yazılım koduna sığdırılsın ister düşük ücretli bir yabancı çalışana aktarılsın, kurallara indirgenebilen işler fazla Empati gerektirmiyor. ABD, Kanada ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde büyük oranda ortadan kalkacak. Ancak, geri kalan işler, insan etkileşiminin inceliklerini her zamankinden çok daha derin biçimde anlamayı gerektirecek. O halde, Stanford İşletme Okulu’ndaki öğrencilerin, resmen ‘’Kişiler Arası Dinamik ‘’ olarak adlandırılan, ancak kampüste ‘’Aşırı duyarlı-aşırı duygusal’’ olarak bilinen bir derse akın etmeleri hiç de şaşırtıcı değil. Ya da tipik olarak duygusal becerilerle ilişkilendirilmeyen bir alanı –hukuku –ele alın. Temel hukuk araştırmalarının büyük bölümü artık dünyanın diğer ülkelerindeki İngilizce bilen avukatlar tarafından yapılabiliyor. Aynı biçimde, 3. Bölüm’de açıkladığım gibi, bugün yazılım ve internet siteleri, bir zamanlar belli özel bilgi alanlarında tekel oluşturmuş avukatları elemiş oldu. O halde geriye hangi avukatlar kalıyor? Müşterileriyle empati kurarak onların gerçek gereksinimlerini anlayabilenler. Görüşmeye oturduklarında, tartışmadaki açık sözlerin altındaki alt metni çıkarabilenler. Ve jüriye bakıp onların ifadelerini okuyabilen ve ikna edici kanıtlar ortaya koyup koymadıklarını anında anlayabilenler. Bu empatik beceriler avukatlar için her zaman önemli olmuştu, ancak bu meslekte ve diğer mesleklerde artık farklılaşmanın kilit noktası  haline geldiler.

Ancak  Empati yirmi birinci yüzyılın emek piyasalarında ayakta kalmak için gerekli mesleki bir beceri olmanın çok ötesinde. Empati diğer insanları anlamak demek; Darwin ve Ekman’ın ortaya koymuş olduğu gibi, bizleri ülke ya da kültürün ötesinde bağlarla bir araya getiren evrensel bir dil demek. Empati bizi insan yapan şeydir. Empati neşe getiriyor. Empati anlamlı bir yaşam sürmenin temel bir parçası oluyor.

Sağlıkta  Yepyeni  Bir  Yaklaşım

Empati Tasarım’ın önemli bir parçası, çünkü iyi tasarımcılar kendilerini tasarladıkları ürün ya da hizmetten yararlanacak kişinin yerine koyuyor. Empati Senfoni’yle de ilgili, çünkü empatik insanlar bağlamın önemini biliyor. Senfonik düşünenler nasıl resmin bütününü görüyorsa, empatik kişiler de aynı biçimde insanı bir bütün olarak görüyorlar. Son olarak, Öykü yeteneği de empati gerektiriyor. Anlatıma dayalı tıp konusunu işlerken görmüş olduğumuz gibi, öyküler Empati’ye giden yolu oluşturabilir; özellikle de hekimler için. Unutmayın, insan ilişkileri söz konusu olduğunda bilgisayarlar ‘’otistik’’tir. Empati tıpta büyük bir güç olabilir.

‘’Hekimler sadece bir hastanın duygularını doğru yorumlayarak değil, hastanın  duygusal tarzına zamanlama, ses tonu, dinleme ve genel uyumla karşılık verirken de empati sergilemiş oluyorlar.’’Empati doğru tanı için gerekli nesnel bilgiye, teknolojinin ve diğer araçların kullanımına kapı aralar.’’

Bu yeni tedavi görüşü benimsendikçe, Empati yeteneği de tıp mesleğinde ön plana yerleşiyor. Yukarıda sözünü ettiğimiz, acildeki hekim gibi, yeni bir sağlık profesyonelleri kuşağı –kurallara dayalı tarafsızlığı duyguya dayalı empatiyle yepyeni bir tıpta buluşturan insanlar –ortaya çıkıyor. Diğer bir deyişle, diğer her şey eşit olmak koşuluyla, empati sahibi bir doktorun bir hastayı iyileştirme olasılığı, mesafeli bir doktordan daha yüksekti. Hemşireliğin Kavram Çağı’nın işgücü içinde neden kilit mesleklerden biri olacağını açıklayan nedenlerden biri, empatinin tedavideki rolünün giderek tanınılırlık kazanması. Hiç kuşkusuz, hemşireler empati kurmaktan çok daha fazlasını yapıyor. Gelişmiş dünyada nüfusu yaşlanması nedeniyle, hemşirelere çok büyük talep var. ABD’de gelecek on yılda hemşirelik diğer bütün mesleklerden daha büyük istihdam artışı ortaya koyacak. ABD ‘deki sağlık kuruluşları fazladan bir milyonun üzerinde hemşireye gereksinim duyacak. Hemşireler fazla çalışmaktan ve çok fazla hastayla ilgilenmek zorunda kalmaktan yakınıyor. Ancak, empatik doğaları saygı görmelerini sağlıyor ve onlara giderek daha yüksek maaşlar getiriyor.

Erkekler, Kadınlar ve Empati

Kim daha empatik? Erkekler mi, kadınlar mı? Örneğin, düzinelerce araştırma, yüz ifadelerini okumakta ve yalanları yakalamakta kadınların genellikle daha başarılı olduğunu gösterdi. Kızlar, daha üç yaşındayken bile, başkalarının ne düşündüğünü anlamakta ve birinin yüzündeki ifadeden ne hissettiğini tahmin etmekte daha başarılılar.

Empatideki cinsiyet farkı, daha düşük düzeyde de olsa, gözlemlenmiş davranışlara uzanıyor. Kadınların, şöyle ya da böyle, ağlaması ya da bir başkasının üzüntüsüne üzüldüğünü dile getirmesi daha çok beklenen bir durum. Empati farkı, hem erkeklerin hem de kadınların neden kadınlarla olan arkadaşlıklarını erkeklerle olan arkadaşlıklarından daha yakın, daha zevkli ve daha doyurucu bulduklarını açıklamaya da yardımcı oluyor. Hem erkekler hem de kadınlar empati ve anlayış aradıklarında kadınlara yöneliyor.

‘’Dişi beyni çoğunlukla empatiye programlı. Erkek beyni ise çoğunlukla sistemleri anlamaya ve kurmaya programlı.’’ Erkek beyni biraz Sol Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi’ne benziyor. Ve dişi beyni Sağ Beynin Yönettiği Düşünce Biçimi’ne özgü yüksek –kavram, yüksek –dokunuş yaklaşımına çok benziyor. (İki düşünce tarzı, daha önce değindiğim, şarbon hastalığına yakalanan hastaları tedavi eden  iki doktorun farklı yaklaşımlarına benziyor; doktorlardan biri kadın, diğeri ise erkekti.) Ancak beyinlerimizin sistematize eden tarafını reddetmemiz anlamına gelmiyor. Empati ne akıldan sapmaktır ne de akla giden tek yoldur. Bazen tarafsızlığa, mesafeye gereksinim duyarız; birçok kez de uyuma, yakınlığa. Ve başarıya ulaşanlar, bu ikisi arasında geçiş yapabilen insanlar olacak. Tekrar tekrar gördüğümüz gibi, Kavram Çağı androjen zihinler gerektiriyor.

5-OYUN

1930’ların ve 40’ların Ford Motor Company’siyle karşıtlık ortaya koyuyor. Ford’un River Rogue fabrikasında kahkaha bir disiplin suçuydu; mırıldanmak, ıslık çalmak ve gülümsemek ise itaatsizlik göstergesiydi. İngiliz yönetim üstadı David Collinson’ın aktardığı gibi: 1940’TA John Golla, daha önce ‘’ arkadaşlarıyla birlikte gülme’’ ve ‘’hattı belki de yarım dakika için yavaşlatma’’ suçunu işlemişken , bir de ‘’gülümserken yakalandığı ‘’ için işten atılmıştı. Bu sıkıyönetim disiplini, ‘’ İşteyken sadece çalışmalıyız. Oyundayken sadece eğlenmeliyiz. İkisini karıştırmaya çalışmanın hiçbir yararı yok’’ diyen Henry Ford’un bütün felsefesini yansıtıyordu.

Ford, iş ve oyunun toksik bir karışım olmasından korkuyordu. Karantinaya alınmamaları durumunda, birbirlerini zehirlemeleri söz konusuydu. Oysa Kavram Çağı’nda, bolluğun, kuruluşları River Rouge fabrikasını esir alan Büyük Bunalım sonrası acımasızlıktan kurtarmasıyla, iş ve oyunu bir araya getirmek hem daha yaygın hem de daha gerekli hale geldi. Hatta zaman zaman düpedüz kurumsal bir strateji durumunda. Havayollarını ele alın. Rakipleri iflasın eşiğinde yalpalarken sürekli kar eden Southwest Airlines, günümüzün en başarılı taşıyıcılarından biri. Şirketin misyon tanımı yıldız performansının ipuçlarını taşıyor. ‘’Yaptıkları iş onları eğlendirmiyorsa, insanlar o işte nadiren başarılı olur.’’Ford’un zorunlu asık suratlılığından 180 derecelik bir dönüş. Ve iş etiğini Oyun\Eğlence etiğiyle destekleyen, sadece komik bir Amerikan şirketi değil.

‘’Oyunun karşıtı, iş değildir. Depresyondur. Oynamak insanın içindekileri dışına çıkarması ve sanki başarısı garantiymiş gibi bildiğini okuması, sevinçten bayram etmesi ve kendini adamasıdır.’’

Beş duyu kardeşi gibi, Oyun da uçarılığın gölgelerinden ortaya çıkıyor ve spot ışık altında bir yer hayal ediyor. Homo luden( Oyuncu İnsan) belli işi bitirmekte Homo sapien(Bilen İnsan) kadar etkili. Eğlence önemini üç yolla –oyunlar, mizah ve neşeyle –sergilerken, iş dünyasının, çalışmanın ve kişisel mutluluğun önemli bir parçası haline geliyor.Oyunlar, özellikle bilgisayar ve video oyunları, müşterilerine çok yönlü dersler veren ve çok yönlü yeni bir kuşak çalişanlaiş yapan büyük ve etkili bir sektör haline geldi. Mizah etkili yöneticiliğin, duygusal zekanın ve beynin sağ yarımküresine özgü düşünce tarzının hassas bir göstergesi olarak kendini gösteriyor. Ve neşe, koşulsuz kahkahada görüldüğü gibi, bizleri daha üretken ve mutlu kılmak için gücünü ortaya koyuyor.

‘’Oyunlar en neşeli araştırma biçimidir.’’                 ALBERT EINSTEIN

  • Altı yaş üzeri tüm Amerikalıların yarısı bilgisayar ve video oyunları oynuyor. Her yıl Amerikalılar 220 milyonu aşkın oyun satın alıyor ki bu aile başına yaklaşık iki oyun demek. Ve bu oyunların Y kromozomu gerektiren bir eğlence olduğuna ilişkin yaygın inanca karşın, bugün oyuncuların yüzde 40’ından fazlası kadın.
  • ABD’de video oyunları işi, sinema sektöründen daha büyük.

Bir oyun şirketi olan Electronic Arts, bugün Standard &                 Poor’s 500 Endeksi’nin bir parçası. 2003’te EA 2.5 milyar dolar kazandı; bu miktar yılın en yüksek hasılat yapan on filminin toplam gelirinden daha fazla. Nintendo’nun Mario serisi video oyunları, en başından bu yana 7 milyar doların üzerinde kazanç getirdi; tüm Yıldız Savaşları filmlerinin getirdiği kazançtan daha yüksek bir miktar bu.

Yine de yetişkinler, parmaklarını çok hızlı hareket ettiren gençlerin bulunduğu bir evde yaşamadıkları sürece, bu oyunların önemini tam olarak anlamıyorlar. Oyunlar bütün bir kuşak için kendini ifade etme ve kendini keşfetme aracı olduğu kadar problem çözme aracı da oldu.Televizyonun bir önceki kuşağın yaşamına karıştığı oranda video oyunları da bu kuşağın yaşamına karıştı. John Paul Gee, oyunların gerçek öğrenme makinesi olabileceğini ileri sürüyor. ‘’Video oyunları öğrenmeye hizmet eden iyi ilkelerle işliyor; diğer bir deyişle, bu ilkeler tasarımlarının değişmez bir parçası ve oyunlar bu ilkeleri teşvik ediyor; bizim şu ‘beceri ve alıştırma’,  ‘temele dönüş’, ‘ öğrenciyi canı çıkana dek sınav yap’ tarzı okullarımızda uygulananlardan daha iyi ilkeler.’’ İşte bu nedenle , bu denli çok sayıda insan video oyunları satın alıyor ve kabaca bir yüksekokul dönemi süresince bir zamanı, elli ila yüz saati bu oyunlarda ustalaşmak için harcıyor. Gee’nin dile getirdiği gibi, ‘’Gerçek şu ki çocuklar video oyunları oynadıklarında sınıftakinden çok daha güçlü bir öğrenme biçimini deneyimleyebiliyorlar. Öğrenmek, birbirinden bağımsız verileri ezberlemek demek değildir. Öğrenmek, verileri birleştirmek ve onları kendi amacına uygun biçimde kullanmaktır.’’

Gerçekte, giderek artan sayıda araştırma, video oyunları oynamanın Kavram Çağı’nda yaşamsal olan becerilerin birçoğunu keskinleştirdiğini gösteriyor. Örneğin, 2003’te Nature dergisinin gerçekleştirdiği önemli bir araştırma video oyunları oynamanın bir dizi yararını ortaya koydu. Görsel algı testlerinde, bu oyunları oynayanlar oynamayanlardan yüzde 30 daha yüksek puan aldı. Video oyunları oynamak, kişinin ortamdaki değişimleri fark etme becerisini ve bilgileri anında değerlendirme kapasitesini geliştiriyor. Doktorlar bile GameCube’a kısa bir zaman ayırmaktan yarar sağlayabilir. Bir çalışmada, ‘’haftada en az üç saat video oyunları oynayan hekimlerin laparoskopik cerrahide yaklaşık yüzde 37 daha az hata yaptıkları ve performanslarının hiç video oyunu oynamayan meslektaşlarına göre yüzde 27 daha hızlı olduğu ‘’saptandı. Hatta diğer bir çalışmada, işte video oyunları oynamanın verimliliği ve çalışan memnunuyetini artırdığı saptandı.

Video oyunları oynamanın, sağ beynin modelleri tanımayı gerektiren sorun çözme yeteneğini geliştirdiğine ilişkin kanıtlar da bulunuyor. Video oyunları oynamak birçok yönden Senfoni yeteneğine benziyor; trendlerin farkına varmak, bağlantı kurmak ve büyük resmi görmek.

‘’Endüstri toplumunun son 300 yılında iş ne anlama geldiyse, 21. yüzyılda da oyun o anlama gelecek: öğrenmenin, çalışmanın ve değer yaratmanın baskın yolu.’’                  PAT KANE

The Play Ethic yazarı

Sanal Gerçeklik Tıp Merkez’inde terapistler  araba kullanma, uçma, yükseklik, kapalı alan ve korkularla ilişkili diğer durumlar için simülasyon tarzı video oyunlarıyla fobileri ve diğer anksiyete bozukluklarını tedavi ediyorlar.

İşin doğrusu, bu oyunlar mükemmel değil. Kimi kanıtlar bu oyunlarla saldırgan davranış biçimi arasında  -nedensel bir bağın varlığı belirsiz olmakla birlikte –karşılıklı bir ilişki olduğuna işaret ediyor. Ve belli oyunlar kesinlikle zaman kaybı demek. Yine de video oyunları ellerini ovuşturan anne babaların ya da aile değerlerini savunan ahlakçıların sizi inandırmak istediklerinden daha fazladeğer taşıyor.

Oyun oynamak milyonlar için  bir hobi niteliğindeyken, yüz binler için bir görev –bu durumda özellikle beynin her iki tarafını da kapsamına alan bir görev –haline geliyor. Oyun endüstrisinden bir işveren göreve getirilecek ideal elemanın ‘’ şu sol–beyin sağ–beyin ayrımını aşabilen’’ bir kişi olduğunu söylüyor. Şirketler sanat, programcılık, matematiksel ve bilişsel psikoloji disiplinleri arasında ayrımcılığa karşı koyuyor ve birçok disiplinden aldığı parçaları daha büyük bir doku olarak bir araya getiren insanları arıyor. Hem oyunların olgunlaşması hem de rutin programlama işlerinin Asya ‘daki uzmanlara yaptırılması oyun işine verilen önemi değiştiriyor.

Mizah

Mizah sağ yarımkürenin en güçlü özelliklerinden birçoğunu içerir; durumları genel çerçeveye yerleştirme, büyük resmi görme ve farklı bakış açılarını yeni bir doğrultuda bir araya getirme becerisi. Ve bu durum Eğlence’nin bu yönünü iş dünyasında giderek daha değerli kılıyor. ‘’Çeşitli araştırmacılar tarafından kırk yılı aşkın bir zamandır yapılan çalışmalar, ustaca kullanılan mizahın yönetim çarklarını yağladığına ilişkin genel görüşü onaylıyor’’ diyor,  Fabio Sala Harvard Business Review ‘da. ‘’Düşmanlığı azaltıyor, eleştirinin yönünü değiştiriyor, gerilimi azaltıyor, moralleri düzeltiyor ve zor mesajların iletilmesine yardımcı oluyor.’’ Araştırmaya göre, en etkili üst düzey yöneticiler mizahı sıradan yöneticilere göre iki kat daha fazla kullanıyor. ‘’Doğal mizah eğilimi çok daha kapsamlı bir yönetici özelliğiyle iç içe ve onun bir göstergesi olarak ortaya çıkıyor: Yüksek duygusal zeka.

Olumsuz mizah, özellikle yıkıcı olabilir. Aralarında köprü kurulması güç olan ayrımlar yaratarak kuruluşta parçalanmaya yol açabilir. ‘’Her zaman sosyal birleşme kaynağı olmanın ötesinde, mizah işyerindeki ayrımları, gerilimleri, güç asimetrilerini ve eşitsizlikleri yansıtıp güçlendirebilir ve vurgulayıp öne çıkarabilir’’ diyor Collinson.

Ancak, daha duyarlı biçimde kullanıldığında, mizah, kurumsal bir aydınlanma iksiri olabilir. ‘’İnsanların işyerinde yaptıkları şakalar şirket, şirket yönetimi, şirket kültürü ve yaşanan sürtüşmeler konusunda, dikkatle uygulanan anketlere verilen yanıtlar kadar, belki de onlardan daha fazla bilgilendirici olabilir.’’ Mizah bilgisayarlar tarafından taklit edilemeyen ve yüksek-kavram, yüksek- dokunuş dünyasında giderek değer kazanan gelişmiş, insana özgü bir zeka göstergesi.

‘’Eğlenceli, yumuşak bir tavrın yaratıcı bireylerin tipik bir özelliği olduğu kuşku götürmez.’’

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         MIHALYI CSIKSZENTMIHALYI    

Neşe

Kataria ‘’ Kahkaha,En iyi İlaç…’’düşüncesiyle Hindistan’da kahkaha kulüpleri kurmuş.Kulübe isteyen üye olabiliyor.Kataria için mizah,gülmenin ön koşullarından değil. Kulüplerinin amacı ‘’düşünceden bağımsız ‘’ kahkaha. ‘’Eğer gülüyorsanız düşünemezsiniz. Meditasyonda ulaştığımız hedef bu.’’ Meditasyondaki zihin neşeye giden yol. Neşe mutluluktan farklıdır, diyor Kataria. Mutluluk koşulludur; neşe ise koşulsuzdur. ‘’Gülmeniz bir başka şeye bağlı olduğunda, o kahkaha size ait değildir. Koşullu bir kahkahadır. Oysa kahkaha kulüplerinde gülmenin kaynağı bedenin dışında değildir; içimizdedir.’’

Dr.Lee Berk tarafından yapılan araştırmalar, gülmenin stres hormonunu azaltabildiğini ve bağışıklık sistemini güçlendirebildiğini gösteriyor.’’ Bilimsel verilerin mizahın ve gülmenin analjezik özellikleri konusunda mütevazı, ancak giderek artan bir destek sağladığına’’ dikkat çekiyor. Dahası, mizahın aerobik yararları söz konusu. Kardiyovasküler sisteme hareket kazandırıyor, kalp atışlarını hızlandırıyor ve iç organlara daha fazla kan pompalıyor. Provine, gülme konusunda araştırmalar yapan William Fry’ın ‘’bir dakikalık içten bir kahkahanın sağladığı kalp atış hızına erişmek için evdeki egzersiz cihazında 10 dakika kürek çekmek gerektiğini saptadığından’’ söz ediyor. Belki de önemlisi, gülmek sosyal bir etkinlik; diğerleriyle düzenli, tatmin edici ilişkiler kuran insanların daha mutlu ve sağlıklı olduğuna ilişkin pek çok kanıt bulunuyor. Gülmek, diyor Provine,’’ şakalardan çok, ilişkilerle ilgili bir şey.’’ Nadiren tek başımıza güleriz. Oysa birileri kıkırdamaya başladığında çoğu kez kendimizi gülmekten alıkoyamayız. Gülmek, empati içeren sözsüz bir iletişim biçimidir ve esnemeden çok daha bulaşıcıdır. Kahkahanın kendisi gibi, her zaman ücretsiz olan kahkaha kulüpleri, dört güzel şeyi(yoga, meditasyon, aerobik ve sosyal ilişki) beşinci bir güzel şeyle bir araya getiriyor.

Gülen insanlar daha yaratıcıdır. Daha üretken insanlardır. Birlikte gülen insanlar birlikte çalışabilir demektir.’’ Glaxo ve Volvo gibi şirketler bu mesajı aldı ve gülme kulüpleri kurdular.’’ Her şirkette bir gülme odası olmalı. Eğer şirkette bir sigara içme odası olabiliyorsa, neden bir de gülme odası olmasın? Sadece gülmek için gülmek bile gerçek neşeyi getirebilir ki o da daha fazla yaratıcılık, verimlilik ve işbirliği getirecektir.

                               6-ANLAM

‘’Dünyada hiçbir şeyi kalmamış bir adamın bile, sevdiğini derin derin düşünerek, tek bir an için bile olsa, cennetteymişcesine, nasıl hala mutluluk bulabildiğini anladım.’’ Anlam arayışı hepimizin içinde var olan bir dürtü; iç istek ve iradeyle dış koşullar bir araya gelerek onu su yüzüne çıkarabilir.’’ Manevi eşitsizlik artık maddi eşitsizlik kadar büyük, hatta belki de daha büyük bir sorun.’’İnsanların yaşamaya yetecek her şeyleri var, ancak uğruna yaşayacak hiçbir şeyleri yok; rahat rahat yaşayacak zenginlik var, ancak anlam yok. Dünya Değerler Anketi’ni her uygulayışında, katılımcıların ruhsal ve manevi konulara daha fazla ilgi gösterdiğini saptadı.

Maddi istekten anlama doğru, tarihte daha önce hiç görülmemiş-yüz milyonlarca insanı ilgilendiren-boyutta bir geçiş yaşanıyor; bu geçiş sonunda çağımızın en temel kültürel gelişimi olarak kabul edilebilir. Anlam işimizin ve yaşamımızın temel bir özelliği haline geldi. Anlamın peşinden gitmek belli ki hiç de kolay bir iş değil. Ancak anlam arayışına girmek için bireylerin, ailelerin ve işletmelerin yararlanabileceği çok yönlü iki pratik yol var: Maneviyatı ciddiye almaya başlamak ve mutluluğu ciddiye almaya başlamak.

Maneviyatı Ciddiye Almak

‘’Yaşamımızın bütün amacının mutluluğu aramak olduğuna inanıyorum. Bu açık. İnsan dine inansın ya da inanmasın, insan ister şu dine ister bu dine inansın, hepimiz yaşamda daha iyi bir şeyin peşindeyiz. Bu nedenle, yaşamımızın bütün hareketinin mutluluk yönünde olduğunu düşünüyorum.’’                                DALAI LAMA

MIT bile maneviyatı ciddiye alıyor. Ünlü moleküller biyolog Eric Lander kalabalığa bilimin dünyayı anlamanın yollarından sadece biri olduğunu anlattı. Maneviyatın insanlık durumunun temel bir parçası olduğu görüşü birçok farklı alanda giderek daha fazla kabul görüyor; bu her zaman din değil; yaşamın anlamına ve amacına ilişkin daha genel bir ilgi. Gerçekte inanç kapasitemiz beynimizle ilişkili olabilir; burada da yine sadece din değil, bizlerden daha büyük bir şeye olan inanç söz konusu.  Bu ilişkinin beynin sağ yarımküresiyle sağlanması belki de hiç şaşırtıcı değil.

En azından yaşamlarımızı iyileştirme kapasitesi nedeniyle maneviyatı ciddiye almamız gerekiyor; çoğumuz maddi gereksinimlerimizi karşılamışken (hatta fazlasıyla karşılamışken) bu, daha da değerli olabilecek bir şey. Örneğin, modern yaşamın kimi sorunları-stres, kalp hastalığı, vb.-ruha başvurarak hafifletilebilir. Duke Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, düzenli olarak dua eden insanlar etmeyenlere göre ortalama olarak daha düşük kan basıncına sahip. Johns Hopkins’den araştırmacılar, dinsel ibadetlere katılmanın, insanların kalp hastalığından, intihardan ve kimi kanser türlerinden ölme riskini azalttığını saptadılar. Kimi araştırmacılar, yaşamın anlam ve amacına önem veren kadınlarda virüslere ve kimi kanser türlerine karşı koruyucu işlev gören bazı hücre türlerinin daha yüksek düzeylerde bulunduğunu da ortaya koydu. Newsweek’e göre ‘’Amerikalıların yüzde 72’si hekimleriyle inanç üzerine konuşmayı hoş karşılayacaklarını söylüyor.’’ Bu nedenle, kimi doktorlar hastalarının’’ manevi öykü’’lerini de almaya başladı; onlara dinde avuntu arayıp aramadıklarını, belli bir inanç topluluğunun bir parçası olup olmadıklarını ve yaşamlarında daha derin bir anlam bulup bulmadıklarını soruyorlar.

Maneviyatı ciddiye almaya başlayan diğer bir alan da iş dünyası. Eğer Kavram Çağı postmateryalist  değerler geliştiriyor ve ‘’anlam isteğimizi’’ derinleştiriyorsa, bu olayın birçoğumuzun uyanık saatlerinin büyük bölümünü geçirdiği yerde kök salması anlamlı. Manevi değerlere söz hakkı tanıyan ve bunları kurumsal hedeflerle paralel hale getiren şirketlerin performans olarak diğerlerini geride bıraktığını da saptadılar. Diğer bir deyişle, maneviyatın işyerine girmesine izin vermek, kuruluşları hedeflerinden saptırmıyordu. Çoğunlukla da bu hedeflere ulaşmalarına yardımcı oluyordu.

 

 

Mutluluğu Ciddiye Almak

Akademik psikoloji, geçmişinin büyük bölümünde, mutluluk dışında her şeye odaklandı. Hastalıkları, düzensizlikleri, işlevsel bozuklukları araştırırken insanları tatmin eden, mutlu eden şeyleri çoğu kez hesaba katmadı. Ancak, Seligman 1998’de Amerikan Psikoloji Derneği’nin başına geçince, ruh gemisini yavaş yavaş yeni bir doğrultuda yönlendirmeye başladı. Seligman’a göre, tatmin edici bir işle uğraşmak, olumsuz olayları ve duyguları engellemek, evlenmek ve zengin bir sosyal çevreye sahip olmak mutluluğa katkıda bulunan şeyler arasında. Değerbilirlik, bağışlayıcılık ve iyimserlik de  önemli.( Araştırmaya göre, daha fazla para kazanmak, fazla eğitim almak ya da güzel bir iklimde yaşamak hiç de önemli değil.)Yaşamınızın belli başlı alanlarında mutluluğa ulaşmak için kendi ‘’güçlü yönlerinizi’’ (yapmakta başarılı olduğunuz şeyleri) kullanırsınız.

‘’İnsanların kaçınılmaz olarak peşinden gittiği üçüncü bir mutluluk biçimi daha var; anlam arayışı. . .en güçlü yönlerinizin neler olduğunu bilmek ve onları kendinizden daha büyük bir şeyin hizmetinde kullanmak’’. Bu yolla benliğinin ötesine geçmek, şu meditasyon yapmış olan rahip ve rahibelerin durumundan fazla farklı değil. Who Moved My Cheese? Tüm dünyada milyonlarca satmış bir iş dünyası masalı. Öykünün ana fikri şu ki değişim kaçınılmaz ve değişim gerçekleştiğinde en akıllıca tepki ağlamak ya da sızlanmak değil, onu kabullenmek ve onunla başa çıkmak. Kavram Çağı’nda Asya ve otomasyon, sürekli olarak, deyim yerindeyse, peynirimizin yerini değiştiriyor olabilir. Ancak, bu bolluk çağında, artık bir ‘dehliz’ içinde değiliz. ‘Dehliz’ler çözülmesi gereken analitik bulmacalardır; labirentler bir tür hareketli meditasyondur. ‘Dehliz’ler yolunuzu şaşırtabilir; labirentler ise yönlendirici olabilir. Bir ‘dehliz’ içinde yolunuzu kaybedebilirsiniz; bir labirent içinde ise kendinizi.’Dehliz’ler sol beyni meşgul eder; labirentler sağ beyni özgür bırakır.

                                                              

                                                               SONSÖZ

Geleceğimiz üç soruya verdiğiniz yanıtlara dayanacak. Bu yeni çağda her birimiz ne yaptığımıza dikkatle bakmalı ve kendimize şunları sormalıyız:

1.Denizaşırı ülkelerden biri bu işi benden daha ucuza yapabilir mi?

2.Bir bilgisayar bu işi benden daha hızlı yapabilir mi?

3.Bu bolluk çağının manevi, aşkın tutkularını tatmin eden bir şey sunuyor muyum?

Bu üç soru başarıya ulaşanlarla ulaşamayanlar arasındaki fay hattını belirleyecek. Çabalarını yabancı bilgi işçilerinin daha ucuza, bilgisayarların ise daha hızlı yapamadığı şeyleri yapmaya ve bu zengin dönemin estetik, duygusal ve manevi taleplerini karşılamaya odaklayan bireyler ve kuruluşlar, başarılı olacak. Bu üç soruyu yadsıyanlar ise zorlanacak.

O halde Kavram Çağı’nın başladığı ve bu çağda ayakta kalmak isteyenlerin tanımlamış olduğum yüksek- kavram, yüksek- dokunuş becerilerinde ustalık kazanması gerektiği açık görünüyor. Bu durum hem umut hem de tehlike vaat ediyor. Umut Kavram Çağı’na özgü işlerin son derece demokratik olması. Bir sonraki mobil telefonu tasarlamanız ya da yeni bir yenilebilir enerji keşfetmeniz gerekmiyor. Sadece buluşçular, sanatçılar ve girişimciler için değil, danışmanlardan masaj terapistlerine, öğretmenlerden stilistlere ve yetenekli satış temsilcilerine dek, pek çok yaratıcı, duygusal zeka sahibi, sağ- beyin profesyoneller için de fazlasıyla iş var. Dahası, açıklık kazandırmaya çalıştığım gibi, gereksinim duyacağınız beceriler-Tasarım, Öykü, Senfoni, Empati, Oyun ve Anlam-temel insan özellikleri. Hepimizin içinde var ve sadece ortaya çıkarılmaları gerekiyor.

Çin ve Hindistan ekonomik devlere dönüşüyor. Gelişmiş dünyada maddi bolluk artmayı sürdürüyor. Bu da en büyük ödüllerin elini çabuk tutanlara gideceğini gösteriyor. Yepyeni bir beyin geliştiren, yüksek-kavram, yüksek-dokunuş becerilerinde ustalık kazanan ilk grup son derece başarılı olacak. Geri kalanlar- adımını yavaş atanlar ya da bütünüyle hareketsiz kalanlar-fırsatı kaçırabilir ya da daha kötüsü sıkıntı çekebilir.

                                                                                                                             Daniel H.PINK.

Reklamlar

AKLIN YENİ SINIRLARI -DANİEL H.PİNK” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s