Meczup

0000000621380-1

Kitabın Adı : Meczup

Yazar : Halil Cibran

Sayfa : 51

Okuyanın Notu : 9

Özet : 

35 kısa keyifli hikayede hayatı anlatıyor Halil Cibran. Kitabın tamamı okunmalı, eğer zamanınız olmazsa tamamı için altını çizdiğim notlar ve sevdiğim bir kaç hikayeyi paylaşıyorum.

Ne söylediğime inanmanı ne de yaptığıma güvenmeni isteyeceğim senden; çünkü sözlerim senin öz düşüncelerinin yankısından başka bir şey olmadığı gibi, eylemlerim de senin eylem arzunun yankısından başka bir şey değildir. (5)

Dostum, sen benim dostumsun, ama nasıl sağlayabilirim ki anlamanı? Benim yolum senin yolun olmasa da, birlikte yürürüz, el ele. (6)

Uyurgezerler

Doğduğum şehirde, bir kadın ve kızı yaşıyordu; ikisi de uyurgezerdi.

Bir gece, dünya sessizliğe gömülmüşken, anne ve kızı, uykuda olsalar da, yürürlerken sisler altındaki bir bahçede karşılaştılar.

Anne konuştu ve şöyle dedi: “ İşte! İştebenimdüşmanım! Gençliğimi mahveden, hayatını benim hayatımın yıkıntıları üzerine kuran sensing! Seni bir öldürebilsem”

Kız da konuştu ve şöyle dedi: “Hey gidi iğrenç, bencil ve yaşlı kadın, özgür benliğimle ben arasına giren, hayatımı kendi solgun hayatının yankısı haline getirmek isteyen sen değil misin! Öldüğünü bir görebilsem!”

O anda bir horoz öttü, iki kadın da uyandılar. Anne, tatlı tatlı, “Sen misin canım!” dedi kızına. Kızı da cevap Verdi incelikle “Evet, sevgili anneciğim!” (8)

Savaş

Bir gece, sarayda bir şenlik yapıldı. Bir adam geldi, hükümdarın önünde yerlere kapandı. Bütün davetliler ona baktılar; gözlerinden birinin yuvasından çıkmış olduğunu, göz çukurunun kanadığını gördüler. Hükümdar meraklandı: “Ne oldu size?” Adam cevap verdi “Ey hükümdar, ben meslekten hırsızım, o gece, mehtap olmadığından, sarrafın kasasını çalmak istedim. Pencereden sıçrayıp girdiğimde, yanılmışım, bir dokumacının dükkanında buldum kendimi; karanlıkta, şiddetle dokuma tezgahına çarptım ve böylece gözümü kaybettim. İşte buradayım, EyHükümdar, adalet istiyorum.”

Hükümdar dokumacıyı çağırttı ve gözlerinin birinin çıkarılması gerektiğine karar Verdi.

“Ey Hükümdar” dedi dokumacı, “buyruğunu adalete uygundur. Gözümün çıkarılması normal…

Ama, ne yazık ki, dokuduğum kumalın iki yanını da görebilmem için iki göz gerekli bana! Fakat benim bir komşum var, kundura tamircisi, iki gözü var, ama işini yapması için tek göz yeter ona.”

Hükümdar kunduracıyı arattırdı. Adam geldi. Bir gözü çıkarıldı.

Adalet yerini bulmuş oldu. (15)

Bilge Kral

Vaktiyle, uzaklardaki Virani kentinde hem güçlü hem de bilge bir kral yaşardı. İnsanlar gücünden dolayı ondan korkarlar, ama bilgeliğinden dolayı da onu severlerdi.

Kentin ortasında, suyu serin ve dupduru olan bir kuyu vardı. Bütün halk, hatta kral ve maiyeti de o sudan içerlerdi; zaten başka kuyuları da yoktu.

Herkesin uykuya daldığı bir gece, büyücü bir kadın bu kente girdi, kuyuya hafif bir sıvıdan yedi damla damlatarak şöyle dedi: “Bundan sonra bu kuyudan kim içerse meczup olacak!”

Ertesi gün, kral ve mabeyncisinin dışında, kentin bütün sakinleri bu kuyudan su içtiler ve meczup oldular. Büyücünün söylediği gibi, çıldırdı herkes.

Gün boyunca, insanlar daracık sokaklarda ve Pazar yerlerinde söyleşip duruyorlardı: “Kral meczup, kralımız ve mabeyinci akıllarını kaçırdılar. Herhalde meczup bir kral tarafından yönetilemeyiz. Onu tahtından indirmemiz gerek.”

Aynı akşam, kral altın bir kaseye kuyudan su doldurmalarını buyurdu. Kendilerine sundukları suyu doyasıya içti, sonra da mabeyincisine içirdi.

Kral ve mabeyincisi tekrar akıllarına kavuştuklarında, o Virani kentinde büyük şenlikler vardı. (17-18)

Emel

Üç adam bir meyhane masasının etrafında buluştu. Biri dokumacı, öbürü doğramacı, üçüncüsü de mezarcıydı.

Dokumacı dedi ki: “Bugün iki altına bir kefenlik ince bez sattım. Doyasıya içelim”

“Ben de” dedi doğramacı, “en iyi tabutumu sattım. Şarabıma iyi bir ızgara eti katabiliriz”

“Tek bir mezar kazdım” dedi mezarcı “ama patronum bana iki katını ödedi bana. Ballo pastadan da alalım”

Bütün gece boyunca, meyhanede onlara şarap, et ve ballı pasta taşıma telaşı vardı. Ve neşeliydiler.

Meyhaneci ellerini ovuşturdu ve karısına gülümsedi: Müşteriler bol para harcıyorlardı. Meyhaneden çıktıklarında mehtap yükselmişti, yol boyunca yürüdüler şarkılar söyleyerek, birlikte itişip kakışarak.

Meyhaneciyle karısı kapıda durup onları izlediler.

“Ah!” dedi kadın. “Bu beyler! O kadar cömert ve neşeliydiler ki! Her akşam gelebilseler keşke! O zaman oğlumuzun meyhaneci olup, bu ağır işte çalışmasına gerek kalmazdı; onu eğitip yetiştirebilirdik ve rahip olabilirdi.” (19)

Üç Karınca

Üç karınca, güneş altında yayılmış uyuyan bir adamın burnunda karşılaştılar. Her biri kabilesinin geleneklerine göre birbirleriyle selamlaştıktan sonra, biraz çene çalmak için orada durdular.

Birinci karınca söze başladı? “Bu tepeler, bu vadiler bugüne kadar gördüğüm en boş yerler; bütün gün tek bir tohum aradım, ama boşuna.”

İkinci karınca şöyle dedi: “Ben de, her köşeyi, her aralığı yokladımsa da, bir şey bulamadım. Sanıyorum, halkımın ‘hiçbir şeyin bitmediği kımıldayan kumlar’ dediği şey budur!”

Bunun üzerine, üçüncü karınca başını kaldırdı ve şöyle dedi: “Dostlarım, biz şimdilik ulu karıncanın burnunda duruyoruz. Güçlü ve sonsuz bir karınca, gövdesi tümünü göremeyeceğimiz kadar büyük, gölgesi bizim sınır çekemeyeceğimiz kadar geniş, sesi de bizim duyamayacağımız kadar kuvvetli; her yerde var olan güçtür o.”

Üçüncü karınca bunlar söylerken, öbür ikisi de birbirine bakıp gülüştüler.

O anda, adam kımıldadı ve uykusunda elini kaldırıp burnunu kaşıdı. Üç karınca da ezildiler. (26)

Yenilgi

Yenilgi, Yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim;

Binlerce zaferden değerlisin benim için,

Ve dünyanın şanından şöhretinden

daha tatlısın yüreğime.

Yenilgi, Yenilgim, kendime dair bilgim ve başkaldırım,

Senin sayende bilirim hala genç

ve çevik olduğumu

Ve solmuş defnelerin tuzağına düşmek

zorunda olmadığımı

Sende, buldum kimsesizliği

Ve kaçak ve hoorlanmış olmanın sevincini.

Yenilgi, Yenilgim, kıvılcın saçan kılıcım

ve kalkanım,

Gözlerinde, okudum

Taç giymenin kölelik olduğunu,

Ve anlaşılmanın alçaklık olduğunu,

Sahip olmanın, bütünlüğe ulaşmak

Ve olgun bir meyve gibi, düşmek ve tüketilmek

olduğunu, okudum gözlerinde.

Yenilgi, Yenilgim, benim yürekli eşim,

Duymalısın şarkılarımı, çığlığımı, sessizliğimi,

Senden başka kimse söz edemeyecek

kanat vuruşlarımdan,

Ve denizlerin gürlemesinden

Geceleri yanıp tutuşan dağlardan,

Sarp ve kayalık ruhuma

yalnız sen tırmanacaksın.

Yenilgi, Yenilgim, benim ölmez cesaretim,

Sen ve ben, birlikte güleceğiz kasırgayla,

Ve ikimiz, mezarlar kazacağız içimizde ölenler için,

Şevkle tutunacağız güneşe,

Tehlikeli olacağız! (33)

Hüznüm Doğduğunda

Hüznüm doğduğunda, onu özenle besledim, sevgim ve şefkatimle üzerine titredim.

Ve hüznüm büyüdü, bütün canlı varlıklar gibi güçlü, güzel ve derin hazlarla doldu.

Ve Hüznüm’le ben, sevdik birbirimizi; bizi kuşatan dünyayı da sevdik, çünkü Hüznüm’ün müthiş bir kalbi vardı ve benim kalbim de Hüzün sayesinde müşfikti.

Hüznüm’le ben, karşılıklı konuştuğumuzda, günlerimiz kanatlanır, gecelerimiz düşlerle dolardı, çünkü Hüznüm güzel konuşurdu ve en de Hüzün sayesinde güzel konuşurdum.

Ve Hüznüm’le en, birlikte şarkı söylediğimizde, komşularımız pencerelere koşuşur, bizi dinlerlerdi. Şarkılarımız deniz kadar derin, ezgilerimiz garip anılarla dolu olurdu.

Hüznüm’le ben, birlikte yürüdüğümüzde, insanlar bizi sevecen bakışlarla izler, gönül alıcı bir tatlılıkla mırıldanırdı.

Ama bize kıskançlıkla bakanlar da vardı, çünkü hüzün asildi, ben de Hüzün’le gurur duyuyordum.

Ancak, her varlık gibi Hüznüm de öldü; ben de, tek başıma, derin düşüncelere daldım.

Ve şimdi, konuştuğumda, sözcüklerim ağır geliyor kulaklarıma.

Ve şarkı söylediğimde, komşularım eni dinlemeye gelmiyorlar artık.

Ve sokaklarda yürüdüğümde, kimse bana bakmıyor.

Ancak uykumda, merhametle konuşan sesler duyuyorum:  “ Bakın! Orada Hüznü’nü yitiren adam uyuyoor.” (47-48)

Neş’em Doğduğunda

Ve Neş’em doğduğunda, onu kollarıma aldım; çatıya çıkıp haykırdım:  “Gelin komşularım, gelin görün, bugün içimde Neş’e doğdu. Gelin ve güneşe gülümseyen şu mutlu şeye bakın!”

Ama komşularımdan hiçbiri Neş’eyi görmeye gelmedi, çok şaşırdım.

Ve yedi ay boyunca her gün, çatıdan Neş’emi haykırdım, ancak hiç kimsenin umrunda değildik. Neş’e ve ben, kimse bizi merak etmeden, ziyaretimize gelmeden, yalnız kalakaldık.

Derken Neş’e sararıp soldu ve yoruldu; çünkü benim kalbimden başka hiçir kalp onun güzelliğini görmedi, benim dudaklarımdan başka hiçbir dudak onun dudaklarını öpmedi.

Sonunda Neş’e yalnızlıktan öldü.

Şimdi de, Neş’emi, sadece ölü Hüznümün hatırlarken hatırlıyorum. Ne var ki, hatıra, rüzgarda bir an fısıldaşan ve sonra sesi hiç duyulmayan bir güz yaprağından başka nedir ki! (49)

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s